|
SKY TÜRK “AYKIRI SORULAR” PROGRAMI
ENVER AYSEVER – GÜLDAL MUMCU
ENVER AYSEVER
– İyi geceler sayın seyirciler. Türkiye’nin sıcak
gündemini serinkanlı tartışmaya alıştığımız Aykırı
Sorular’da bugün çok özel bir akşam yaşayacağız. Çünkü
konuğumu hafta içi tanıtımlarda görmüşünüzdür. Özellikle
siyaset hayatına atıldıktan sonra hiçbir canlı yayın
programına katılmayan, daha öncesinde ise neredeyse
medyaya belki de konumundan dolayı mesafe koyan bir isim
bu akşam bizimle birlikte olacak. Biz Aykırı Sorular’da
Türkiye’nin çok farklı meselelerini irdeleyeceğiz.
Konuğum, TBMM Başkan Vekili ve CHP İzmir Milletvekili
sayın Güldal Mumcu. Hoş geldiniz.
GÜLDAL MUMCU
– Hoş bulduk efendim.
ENVER AYSEVER
– Sayın Mumcu, hemen şuradan başlayalım. Uzun bir şey
size takip sonucunda yayına çıkartmaya ikna ettim.
Bundan son derece memnunum elbette. Ancak şu belki çok
ilginç. Siz hakikaten konuşmadan ve müthiş bir sabırla
uzun yıllar beklediniz. Bazen bardağın taştığı anlar
oluyor mu? Bağırıp çağırasınız, yüksek sesle konuşma
isteği doğuyor mu? Yoksa halen o soğukkanlılığınızı
koruyor musunuz?
GÜLDAL MUMCU
– Herhalde halen soğukkanlılığımı koruyorum. Ben genelde
yüksek sesle konuşan tiplerden değilim. Bağırıp
çağırmaktan da çok haz etmem. Önemli olan insanın ne
söylemek istediği ve ne yapmak istediğini kararlı
biçimde aktarabilmesidir. Bunu çeşitli yerlerde ve
çeşitli zamanlarda yapabildiğim için bu konuda rahatım
diye düşünüyorum. Gerekeni gerektiği yerde söylediğimi
düşünüyorum.
ENVER AYSEVER
– Sayın Mumcu az sonra bir bant hazırladık. Onu
izleyeceğiz. Onun üzerinden de konuşacağız ama hemen
onun öncesinde şunu da sormak istiyorum seyircilerimize
bir girizgah olsun diye. Sizin siyasete girmeniz
toplumda müthiş bir şey doğurdu, sempati doğurdu.
Özellikle toplumun belli bölümlerinde bir taraftan da
biraz sürprizli de oldu doğrusu. Zorlu dönemeçleri
yaşadı ülke. Siyaseti bir ödev gibi mi kabul ettiniz.
Nasıl oldu o süreç? Nasıl karar verdiniz?
GÜLDAL MUMCU
– Toplumda kadınların özellikle siyasete yakın durması
pek doğru olarak kabul edilmiyor. Kadınlar siyasetten
olabildiğince uzak durmasını teşvik ediliyor ülkede. Bir
ölçüde böyle. Siyasetin yapılması gereken bir şey
olduğunu düşündüm. Özellikle de kadınların siyasete
katılması gerekliliğini düşününce siyasete adımımı
attım.
ENVER AYSEVER
– Pişmanlık duydunuz mu hiç?
GÜLDAL MUMCU
– Pişman da olmadım doğrusunu isterseniz. Çünkü
siyasette farklı kesimlerdeki insanların siyasete olan
uzaklığının artık bitmesi gerektiğini düşünüyorum.
Aslında kadın olarak altını çizdim ama kadın ya da erkek
siyasete çok uzak durulmaması gerektiğini düşünüyorum.
ENVER AYSEVER
– Görüntülere geçmeden zor bir görevi de yapıyorsunuz.
Özellikle TBMM’nin bazen çok gerilimli toplantıları
oluyor. Sizin döneminizden önceki dönemlerde de müthiş
gerilimler yaşandığına tanık olduk. Siyasete başlar
başlamaz çok zor bir göreve de geldiğiniz. İlginç olan
bir şey daha. MHP’de sizinle birlikte hanım
siyasetçimizi, sayın Meral Akşener’i o noktada
görevlendirdi. O tepeden bakınca Parlamento nasıl
görünüyor?
GÜLDAL MUMCU
– Şimdi MHP’nin de bir kadın siyasetçiyi Meclis Başkan
Vekili yapması kadınlar adına sevindirici bir şey onu da
belirtmek isterim. Tepeden bakınca nasıl bir şey?
Yukardan bütün siyasi parti temsilcilerini,
milletvekillerini görüyorsunuz. Yani tartışma ortamları
yoğun ve siz daha çok stresik ortamları söylediğiniz
için söylüyorum. Öyle olunca şunu düşündüm bazen.
İzlerken biz dedim, toplumsal olarak galiba öfke eşiği
düşük bir toplumuz. Yani çabuk öfkeleniyoruz.
Karşımızdakini sabırla dinleme anlayışımız pek
gelişmemiş. Dinleyebilme.. Demokrasiye tam manasıyla
ulaşmadığımızı düşündüm bir ara. Çünkü demokrasi demek
herkesi dinlemek demek. Neyi istiyor, ne söylüyor? Ve
bunun karşılığında ben ne cevap verebilirim ama tabi
hakaret etmeden, bağırmadan. Sesini çok fazla
yükseltmeden, ne söyleyecekse onu tam manasıyla
söylemeli ve layıkıyla da tartışmayı yapmamız gerekir.
Ama bazı durumlarda bunu bazen yapıyoruz, ama bazı
konular geldiği zaman birden bire öfkemiz
patlayabiliyor. Zaman içinde herhalde giderek bunları da
aşacağımızı düşünüyorum. En zor en kritik konular bile
birbirimize tabak, çanak, bardak fırlatmadan birbirimize
yumruk atmadan tartışılabilirse eğer biz uygar ve çağdaş
bir toplum ve gerçek bir demokrasiye kavuşmuşuz diye
düşünüyorum.
ENVER AYSEVER
- Meclis’le ilgili aklıma takılan iki soru daha var.
Onları da sorayım. Bir tanesi şu. Bizim toplumumuz genel
anlamda Parlamenter yapısı hep erkek egemen yapı oldu.
Bunun çok hayırlı bir şey olduğunu düşünmeyenlerdenim
ben. Çünkü toplumun sadece bir yanını yansıtıyor.
Toplumdaki kadın nüfusunu yok sayan bir yapı bu. Ama öte
taraftan bugün iki tane Meclis Başkan Vekili de hanım.
Erkek egemen bir yapıda kadınlara pek de boyun
eğemediğini, evde eğse bile dışarıda pek eğmediğini
düşündüğümüz bu insanlar özellikle size karşı, sayın
Akşener’e karşı dil kullanırken nasıl bir dil
kullanıyorlar. Daha özenli olduklarını tahmin ediyorum.
Bir şans mıdır Türkiye için sizlerin orada olmanız?
GÜLDAL MUMCU
– Daha özenli oluyorlar. Aslında şunu söylemek isterim.
Yani bizde eğitimimizde, aile içi eğitimimizde kadına
saygı öğretilir zaten. Ben en azından öyle olduğunu
varsayıyorum ki gerçektir. En azından anneye saygı
vardır, koruma kollama vardır, eşi koruma kollama
vardır. Bizim esas değerlerimiz budur. Toplumsal olarak
bu değerlerimizi yitirmediğimizi görüyorum ben.
Parlamento’da karşılaştığım milletvekili
arkadaşlarımızın hepsinden hem makama saygıları var hem
hanıma saygıları var. Bunu hiçbir şekilde yadsıyamayız.
Şu açıdan sevindirici, en azından eşitlik, 4 tane Meclis
Başkan Vekili var, ikisi erkek ikisi kadın. Böylece
Türkiye toplumunda da ve dünya toplumunda da kadın erkek
nüfusu elli ellidir yaklaşık. Böylece hiç olmazsa başkan
vekilliği temsilinde kadın erkek eşitliğini sağlamış
oluyoruz. Benim için kota söz konusu değil. Kota olması
lazım ama ben yarı yarıya kadar istiyorum. Çünkü dünyayı
ve Türkiye’deki kadın ve erkek sayısı yarı yarıya
yakınsa yönetim kademelerinde de yarı yarıya olması
lazım. Doğru, düzgün birbirini algılayabilen ve
anlayabilen bir duruma gelebilmemiz için kadın ve
erkeğin her zaman her yerde eşit konumda olmasından
yanayım.
ENVER AYSEVER
– Peki sayın Mumcu kaç zamandır biz siyaseti
gözlemleyenler, bilim insanları, tartışırız kendi
aramızda. Siz de muhtemelen tartışıyorsunuzdur özel
toplantılarda falan. TBMM’nin üyeleri mutlaka ki saygın
üyelerdir orada oldukları için ama TBMM gerçekten bu
toplumun bütün renklerini, bütün çoğulculuğunu,
çeşitliliğini ve toplumun düşünsel iklimini kalitesini,
ya da düzeysizliğini neyse o yansıtır mı? Çok sesli bir
Meclis’e sahip miyiz? Aslında pek de o kadar özenli bir
Parlamento değil diyebilir miyiz? Bunu şunun için
soruyorum. Türkiye’nin kalbidir orası nihayetinde. Nasıl
bir yapısı var? Sosyal olarak da.
GÜLDAL MUMCU-
Meclis’te bulunan siyasi partiler ve grubu olmayan
siyasi partiler, siyasi olarak neyi yansıttıkları ve
neyi savunuyorlarsa onların temsilcileri de şu anda
Meclis’te yer alıyor. O bakımdan bir seçimle işbaşına
gelinmiş. Seçim sistemi seçim sırasında olmuş olabilecek
olaylar, bir çok tartışma yolsuzluklar, seçim sırasında
yapıldığı öne sürülen olmuş olsa dahi en azından seçimle
geldikleri için kendi siyasi partileri neyi temsil
ediyorsa onları da yansıttıkları kanaatindeyim.
ENVER AYSEVER
– Sizce bir düş kırıklığı oluyor mu?
GÜLDAL MUMCU-
Hangi manada?
ENVER AYSEVER
– Yani erkek egemen işleyiş itibariyle genel başkanların
iki dudağı arasına sıkışmış, bu biraz böyle bir yapıda
söz konusu Türkiye’de. Siz bir Meclis Başkan Vekilisiniz
Türkiye’de son yıllarda çok tartışılan bir şey son
günlerde daha da tırmandı. Milletvekilinin
değersizleştirilmesi gibi bir adet gibi sıradanlaşma,
özellikle milletvekili ne kadar güçlü ve değerli olursa
Parlamento’da o kadar güçlü olur diye düşünüyorum.
GÜLDAL MUMCU–
Nasıl değersizleştirme, tam anlayamadım.
ENVER AYSEVER
– Şimdi sadece bir oy hanesine gelmiş, grup kararlarıyla
bağlanmış, Meclis’te kürsüyü elde edemeyen, basın
toplantıları yapamayan bir hal manasında söylüyorum.
GÜLDAL MUMCU-
Basın toplantılarını yapabiliyorlar tabiki Meclis’te.
Her milletvekili istediği zaman basın toplantısını
yapabiliyor. Kürsüye çıktıkları zamanda istediklerini
istediği biçimde söyleyebilirler. Tabi, bağlayıcı grup
kararları olması ne kadar demokratik o tartışılabilir.
Yani bir yasa teklifini getirdiği zaman iktidar partisi,
iktidarın kendi içinden bazı milletvekilleri bu konuya
karşı olsalar dahi belki oy verme konusunda kendilerini
bağımlı hissediyor olabilirler. Ama vermeye de bilirler.
Orasını bilemiyorum tabi.
ENVER AYSEVER-
Bugün pek çok meseleyi konuşacağız ama biz yaşadığımız
haftanın sayın, sevgili Türkan Saylan’ın öldüğü bu hafta
olması nedeniyle bir vtr hazırladık. Hem kendisini
analım istedik, hem de biz toplum olarak bazen insanları
öldükten sonra daha çok anar hale getiriyoruz. Gerçi
Türkan Hanım yaşarken de toplum tarafından sahip
çıkıldığını gördük. Dilerseniz onu izleyelim. Arkasından
hem sizin duygularınız, hem de özellikle bu Uğur Mumcu
Vakfı sürecinde biraz tartışalım. Çünkü o da Türkiye
açısından önemli.
*******KISA BİR
BELGESEL******
(Uğur Mumcu, Hrant Dink ve Türkan Saylan ile ilgili)
ENVER AYSEVER-
Üç tane sembol ismi arka arkaya seçtik. İki tanesi
maalesef siyasi cinayetin kurbanları oldular. Bir tanesi
de yaşarken aslında maalesef çok büyük bir çok kötü bir
muameleye maruz kaldı ve aslında yaşarken öldürüldü
belki de. Neler söyleyeceksiniz bu tablo karşısında. Siz
büyük bir acıyı yıllarca taşıdınız. Ama bir şey söylemem
gerekir ki az önce yine aynı şeyi düşündüm. Dünyada eşi
benzeri herhalde pek olmamış bir şeydi Uğur Mumcu’nun
cenaze töreni. Sayısız insan bir araya geldi ve
yıllardır da geliyor. Çok ilginç bir şey var ki, devlet
büyükleri ölüyor, çağrılar yapılıyor, organizasyonlar
yapılıyor halen Uğur Mumcu gibi bir kalabalık
toplanamıyor. Bu çok yüksek tonda bir sevgi ama bir
taraftan da bu tabloyu görünce Türkiye’deki aydınların,
gazetecilerin aslında bir taraftan da cesareti kırılıyor
bir anlamda. Çünkü bir türlü faili meçhuller bitmiyor.
Neler söyleyeceksiniz?
GÜLDAL MUMCU
– Şimdi tabi seçtiğiniz üç ölüm hepside yürek burkan
ölümler. İkisi tam bir cinayet diğeri de demin dediğiniz
gibi eceliyle öldü ama ölümü hızlandırıldı. Çünkü
kanserdi. Kanser hastalığı biliyorsunuz bağışıklık
sistemi ve hayata olan direnç ve neşeyle yenilebilen bir
hastalık. Türkan Hanımın Çağdaş Yaşamı Destekleme
Derneği’nde kız çocuklara yönelik yaptığı çalışmalar onu
bu hastalığına rağmen hayata bağlı tutan zinde ve canlı
yaşamaya daha çok bir gün daha yaşayayım diye uğraş
verebildiği bir kendi bağışıklık sistemini yüksek
tutabildiği bir uğraşa sahipti. Uğraşıyordu da ve çok
saygıdeğer bir uğraştı. Daha sonra buna tekrar
değineceğim. Onun bu saygı değer uğraşı ve niye buna
karşı çıkıldığını anlatmaya çalışacağım. Tabi o
soruşturmayla, adı Ergenekon olan soruşturmayla evi
basıldığı zaman onun hayatta tutunacak olan şeylerinde
derin bir hayal kırıklığı yaratıyor. Bu da tabiki onun
ölümünü hızlandırdı. O da bir manada cinayet olabilir
tabi. Şimdi bu tür ölümler insanlarda yılgınlık
yarattırmak için yapılır. Bu tür cinayetler. Demin
söylediniz. Korku yaratmak için yapılır. Toplumu
paralize (felç) etmek için yapılır. Bunları kim yapar
niçin yapar? Toplumu korkutarak ve baskı altına kim
almak ister. Ancak faşizan duyguları olan sistemler
yapılar bunu yapmak ister. Kendi gerçekleştirmek
istedikleri insanı temel aldıkları gibi gösteren fakat
insana karşı insanı sevmeyen bir yapıya sahiptirler
aslında. Şimdi bu ilk ağızda gazeteciler çekinmeye
başlarlar. Dediniz ki gazeteci kısmına ikisi de, iki
gazeteci Hrant da Uğur’da. Basın sektörüne herhangi bir
şekilde bir gözdağı vermektir. Korkmamak da insanın
yapısında insanı insan yapan unsurda korkmamasıdır.
Çünkü ancak korkularımızı aşarsak biz insan olabiliriz.
Yani kaç ya da dur. Temel bir duygu. Bunu yaşatmaya
çalışıyorlar. Yıl, kork, benim dediğimden dışarı çıkma,
sorma, sorgulama, soruşturma, aman ha, bunu niye böyle
yapıyorsun deme. Gerçekleri arama. Bütün yapılmak
istenen bu. Çağdaş bir düzeye ulaştırma. İnsanları
dünyaya gelen insanları en doğal hakkı olan kendi
beynini kullanma kendini gerçekleştirme hakkını sakın ha
yaptırtma. Bunu çeşitli şekillerde, yani çeşitli
şekillerde önüne engel koyma. Bütün bu duygular bu üç
cinayetin sebebi. Gerçekleştirilmek istenen, Türkiye’nin
çağdaş, sorgulayan, kendini bu ülkeyi daha iyi konuma
getirmeye çalışmasının önüne set çekilmesi. Şimdi tabi
bunlarla mücadele etmek de çoğu kişi için yorucu ve
yıpratıcı olabiliyor. Uğur Mumcu Vakfı Araştırmacı
Gazetecilik Vakfını sırf bu amaçlarla kurduk biz. Yani
korkmamak, yılmamak, susmamak için. Tabi böyle bir tablo
karşısında isyan etmemek öfkelenmemek mümkün değil.
İnsan olmak o ki isyanınızı dirence dönüştürebilmeyi,
öfkenizi de sorguya dönüştürebilmeyi becerebildiğiniz
zaman insan olabiliriz diye düşünüyorum.
ENVER AYSEVER
– Bir şey sormak istiyorum size. Türkiye’de vakıf kurmak
çok kolay bir iş değil.
GÜLDAL MUMCU
– Evet.
ENVER AYSEVER-
Vakıf kurmak projesini oluşturmak bile başlı başına
mesele ve ikdisadi kaynaklarını bulmak, onu
filizlendirmek ardından ayakta tutmak, kolay değil.
GÜLDAL MUMCU
– Evet doğru.
ENVER AYSEVER-
Ben o yüzden sayın seyircilerimiz bugün size önce Uğur
Mumcu’nun eşi olduğunuz için sevgi saygı göstermiştir
toplum. Ardından bugün siyasettesiniz memnuniyet
duyanlar vardır ama başka başarı öyküsü de Uğur Mumcu
Vakfı’nı yaratmak ve yaşatmaktır. Onu şundan dolayı
anlatmak istiyorum. Herkes şu duyguya kapılabilir
kolaylıkla. Zaten Uğur Mumcu ismi kendiliğinden toplumu
sürükler buranın sıkıntıları olmaz sanabilirler ama
oysaki ben oradaki mücadeleyi biliyorum. Biraz bunu bana
anlatırsanız, ne yapılmak isteniyor. Nasıl oluştu. O
yapı yalnızlık halindeyken, tek başınayken siz nasıl
karar verdiniz. Biraz insan öyküsü olarak da olsun
istiyorum.
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi tabi büyük acılar ve sıkıntılar kendi içinize
kapanmaya her zaman müsait olur zeminler oluşturur. Bunu
aşmak gerekeceğini düşünüp, demin anlattığım şekilde bir
yılgınlığa kapılmamak gerektiğini, topluma bir şekilde
anlatmanız gerekiyor diye düşündüm. Bir de öldürmenin
bir çare olmadığını anlatmak için. Çünkü öldürmekle
hiçbir yere varamazsınız. Hiçbir şekilde bir insanı yok
etmek, o kişiyi yok eden düşünceye de fayda sağlamaz.
Yani aslında birini öldürmek aslında kendini öldürmek
demektir dönüp baktığınız zaman ve yılgınlığa
kapınılmaması için böyle bir vakfı kurmayı düşündük
çocuklarla birlikte. Uğur’un gazetecilik çizgisinde
gençleri mesleğe kazandırmak için bu vakıf kuruldu.
Esas amacı bu. Uğur’un gazetede yazdığı bütün yazıları,
kitaplaştırdık, 40 ciltlik bir set oldu. Ve araştırmalar
yaptık. Sonra yazma seminerleri yapıyoruz. Biz genelde
şifai bir toplumuz biliyorsunuz. Anlat dinleyelim
anlayışını çok seviyoruz. Okumaya o kadar yakın
durmuyoruz. Onun için söz uçar yazı kalır dedik yazma
seminerleri ve felsefe seminerleri yaptık. Felsefe
seminerleri insanı düşünmeye sevk ediyor. Çok daha fazla
düşünmemiz lazım. Felsefe seminerlerimiz, sinema
seminerlerimiz var. Bunlarla desen çalışmaları
yapıyoruz. Çocuklar için de bir yaz okulu yaptık. Örnek
bir okul. Çocuklar çok önemli çünkü. Onlara zihinlerini
açacak bir yaz okulunda hoş güzel düşünmeye sevk edecek
yazma becerilerini ve gazeteciliğe ısındıracak bir
program oluşturduk.
ENVER AYSEVER-
Peki ben en çok şunu merak ederim. Tabi cenazelerden
sonra ateş düştüğü yeri yakar ve çok zor bir süreç ben
bu işin dramatik tarafını konuşmak istemiyorum ama sizin
Akşam Gazetesi için yaptığımız söyleşide söylediğiniz
bir yaptığınız bir değerlendirme beni çok derinden
yaraladı. Onu burada izleyicilerimizle paylaşmak
istiyorum. Siz burada, bu ülkede Uğur Mumcu gibi bir
insanın ardından onun soyadını ve çocuklarını hayatını
sürdürmek zorundayken çok yakından tanıdığınız
dostlarınızın bile artık bu ülkede yaşanmaz noktasına
geldiğini size, başka yere git sana iş bulalım türünden
önerilerde bulunduklarını söylediniz. Bu beni çok
düşündürdü. Yani bir ülkede yaşama hakkının alınması
sadece o yok olan kişide değil ölen kişide değil, bütün
ailesinin sirayet ediyor ve direnç göstererek bu
topraklarda kalıyorsunuz. Bu o süreci anlatır mısınız?
Müthiş bir düş kırıklığı olsa gerek herhalde.
GÜLDAL MUMCU-
Önce çok şaşırdım tabi. Önce bir şaşkınlık yarattı
bende, bir hayret. Ben en çok çevrelenmeye ihtiyaç
duyduğum bir zamanda neden ülkeden dışarı çıkacaktım onu
bir türlü aklım almadı. Tabi ki dostlarımdan çocukların
arkadaş çevresinden böyle bir zamanda uzaklaşması hiçbir
zaman olabilecek bir şey değildi. Ve niçin bu ülkenin
dışına çıkacaktım ki? Yani bu ülke bizim ülkemiz. Yani
niye mücadele etmek fikri böyle bir olaydan sonra daha
da yoğunlaştı bende. Yani, terk edilme, bir ülkeyi niçin
terk edeyim. Neden öldürüldüğünü ve niçin böyle bir
haksızlığa maruz kalındığını hem aile hem de toplum
olarak bunu sorgulamamız ve bunun olmamasını sağlamak
için ne gerekiyorsa onu yapmamız gerekliliğini düşündüm.
ENVER AYSEVER-
Peki bir şey soracağım Güldal Hanım. Yine o söyleşide bu
gündeme gelmişti. Ama bunu biraz daha derinleştirelim
istiyorum. Türkiye’de bu siyasi cinayetler bitmiyor bir
türlü. Beni yine çok derinden yaralayan bir mesele de
Hrant suikastı. Çünkü bizim önemsediğimiz değerler birer
birer birileri tarafından ortadan kaldırılıyor. Uğur
Mumcu çok ilginç bir isimdi. En iyi sattığı zamanda bile
Cumhuriyet Gazetesi, 100 bin dolaylarındayken Uğur
Mumcu’nun bir yazısı milyonları sürüklüyordu. Yani
gazetenin trajının çok ötesinde etkisi vardı. Hele Uğur
Mumcu bugün yaşasaydı internet çağında en çok tıklanan
en çok okunan olurdu. Öyle düşünüyorum.
GÜLDAL MUMCU-
Evet.
ENVER AYSEVER
- Uğur Mumcu’yu bu ülkenin insanlarından çaldılar.
Ardından sadece ve sadece fikirlerini söylediği için ve
sadece ve sadece Ermeni olduğu için bir insan
katledildi. Ardından yine çok büyük kitleler toplandı
isyan etti. Çok ilginçtir yine Rakel Dink’e gidecek
misiniz soruları, gitsene dendi. Ne düşündünüz. Mesela
Rakel Dink’i hiç tanır mısınız? Neler söyleyeceksiniz.
GÜLDAL MUMCU
– Kendisini hiç tanımam. Yani tanışmadım da, yalnız tabi
şunu söylemek isterim. Böyle olaylar olduğu zaman
kendisini tanımam gerekmez, o acıyı biliyorum. Nasıl bir
duygu içinde olduğunu en yakından hissedebiliyorum.
Haksızlıklarla, haksızlıklara karşı karşıya duran
insanların yanında durmak için onları tanımak
gerekmiyor. Yapılan çok büyük bir haksızlık, haksızlıkta
diyemeyeceğim, korkunç bir olay ve aynı şekilde onun
söylediği 17 yaşındaki bir çocuktan nasıl bir cani
yaratabiliyor bir toplum. Bir bebekten katil nasıl
yaratılabilir. Doğru nasıl yaratılabilir. Biz bunu
sorgulamalıyız. Kim, ne ve niçin böyle bir katil
sistematiği yaratıyor ve bu yapıdaki insanları öldürüyor
ya da ölümü devamlı bu topraklarda canlı tutuyor. İnsanı
yaşatması gerekirken, ölümü canlı tutan bir toplum
haline dönüşmemiz doğrusu son derece acı veren bir olay.
Bunun neden olduğunu sorgulamamız lazım. Kim, niçin
yapıyor? Gerçekleri öğrenmekle yükümlüyüz diye
düşünüyorum.
ENVER AYSEVER-
Rakel Dink’in çocukları bildiğim kadarıyla Türkiye’yi
terk ettiler. Bence Türkiye aslında o çocukları burada
yaşatamadığı içinde son derece mahcup olmalı ve hatta
daha da kötüsü o insanların bu toprağı terk edecek
duyguyu hissetmesinin de sorgulanması gerektiğini
düşünüyorum. Fakat Rakel Dink halen bu topraklarda
yaşıyor.
GÜLDAL MUMCU-
Niye gitsin ki yani. Bu onun toprağı. Bu toprağından
niye gitsin? Söylenmesi bile insanı rahatsız eden bir
şey. Tabi ki burada kalacak. Niye gitsin?
***********reklam arası************
ENVER AYSEVER
- SKY Türk ekranlarından sayın Güldal Mumcu ile
birlikteyiz. Bize ulaşıyorsunuz. Biz de bunları
değerlendirip Güldal Hanım’a sormaya çalışıyoruz. Şimdi
Uğur Mumcu cinayeti toplumda en azından benim de ruhumda
tam olarak sonrası, cinayetin sonrası aydınlanmış değil.
Sürece yönelik süpekülatif bir takım değerlendirmeler
var. Bize çok özetle, izleyicilerimizin anlayacağı
biçimde ne oldu. Dava nasıl kapandı bir bunu konuşalım.
Sonra da şu Ergenekon terör örgütü iddiasıyla ortaya
çıkan bu yapıyla ilişkisi var mı yok mu, onu soracağım
size.
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi bu soruşturma biliyorsunuz uzun bir süreç geçirdi.
Uğur Mumcu cinayetini araştırma komisyonu Meclis’te
toplandı bir rapor yayınladı. O raporun sonucundaki
veriler Meclis Başkanlığı ve o sıradaki Başbakan Mesut
Yılmaz’dı işleme koyduğu zaman soruşturma yeni bir
aşamaya girdi ve yeniden eksiklikler tamamlanmak üzere
İçişleri Bakanlığına gelince yeniden soruşturma bir raya
girdi ve UMUT Operasyonu başladı. Geldik 2000’li
yıllara. 93’ten 2000’li yıllara geldik ve UMUT
Operasyonunun sonucunda Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve
Taner Kışlalı’yı ve Uğur Mumcu cinayetini arada Kudüs
Ordusu diye yapmış olan kişiler yakalandı. Bunlar
dediler, bu cinayeti işlediler ve sonunda uzun bir
duruşma ve o mahkeme sürecinden sonra onlar mahkum
oldular. Uğur Mumcu cinayetinde üç kişi vardı. O üç
kişiden bir tanesi hiç yakalanmadı. Bombayı yapan bir
kimya mühendisi idi. Bize verilen bilgiler olarak
söylüyorum. O yakalanmadı ve iki kişi de mahkum oldu.
Şimdi bu dava süreci içinde mahkum olan kişilerin büyük
bir kısmı af yasasıyla çıktılar. Hani topluma kazandırma
yasası oldu ya af yasası onunla çıktılar ve o
çıkanlardan bir tanesi bellek tazelemek için söylüyorum
Muzaffer Dağdeviren diye bir şahıs Vatan Caddesi’nde
kafasından tek kurşunla öldürüldü. Şimdi tabi süreç
böyle. Bu arada bir anekdot daha anlatmak istiyorum
size. Ben müdahil olarak duruşmaya çağrıldım. Hakim
tarafından müdahil dilekçesini bizzat benim okumam
istendi. Bunu hiç anlayabilmiş değilim ama gittim şahsen
okudum dilekçemi ve sorularımı da sordum. Mahkemenin
tarihe karşı sorumlu olacağını olayın arkasındaki tüm
gerçekliğin ortaya çıkarılmadığı sürece hiçbir sonuca
varılamayacağını da belirttim ve o duruşma sırasında
Arif Darı diye 85 yaşında, 80 küsür yaşında bir adam
vardı. Sapanca’da çiftlik sahibi. O sırada ceset
aramışlar işte silah bulunmuş ya da bulunmamış,
yataklıktan o da bulunuyor. O da duruşmada çıktı dedi
ki, ben yataklık yaptıysam polisime, jandarmama yataklık
yaptım dedi. Ve sonraki duruşmalarda tahliye oldu. Bu
böyle bir olay. Sonra Ülkü Coşkun’un biliyorsunuz,
devlet yapmıştır benim ifademi alırken, siyasi iktidar
isterse bunu çözer diye bir söylemi var. Sonra bunu
basına söylerseniz yalanlarım dedi. Ben bunu dilekçeyle
söyledim. Çünkü o safha ayrı ve uzun. Ondan sonra bütün
bu duruşma tekrar bir savcıya verildi. Soruşturma, dava
açılmadan önceki zamanları anlatıyorum anekdotlar
olarak. Kemal Ayhan diye bir savcı. Ona Beyhan Abla ile
birlikte gittik. Uğur’un ablası. Bilgi almak istedik.
Dava dosyası ona geldi ve ne olduğunu öğrenmek için.
Dedik ki siz neye ulaştınız, sonuç nedir? Bir şey bize
söyleyebilecek misiniz savcı olarak? Dedi ki, şöyle bir
şey söyleyebilirim dedi. Uluslar arası istihbarat
örgütleri, mafya ve karanlık ilişkiler. Ben de ona dedim
ki, herhalde bu iş Ay’daki insanlarla yapılmadı. Bununda
bağlantıları var. Evet dedi. Aradan bir müddet geçtikten
sonra. Tabi söylemedi, savcı o kadar detayı söylemesi de
doğru değil. Ancak bize böyle bir şey söyledi. Aradan
bir müddet geçtikten sonra evinde ölü bulundu. Otopsi
yapılmadı, otopsi neden yapılmadı diye dilekçe verdim.
Bir süreç. Bu da böyle. Şimdi bütün bunları anlatıyorum.
Baştan tekrar konuştuğumuz şey. Böyle cinayetleri kimler
yapar ve niçin yapar. Önce söyledik. Toplumları
yıldırmak için yapılır. Kendi arzu ettikleri sistematiği
yerleştirmek için yapılır. Muhalif hiçbir ses kalmasın
neden bunu böyle yapıyorsunuz demesinler diye. Faşizan
bir yapıya doğru kayarız. Bu faşizanlık ne olursa olsun.
İster İslami, ister farklı. Ama bir faşizan bir yapı
oluşturmaya çalışıyorsunuz. Ve bunların uluslar arası
bağlantıları olmaması söz konusu değildir.
ENVER AYSEVER
- Şimdi geldiğimiz nokta itibariyle siz dava sonuçlandı.
Bir takım..
GÜLDAL MUMCU-
Bizim için hala açık. Çünkü sanığım yok ortada. Kimse
yakalanmadı.
ENVER AYSEVER
- Burada en çok tartışılan konu. Sizin özelinizde
tartışılan konu şu. Burada şimdi siz bir takım
anekdotlar anlatıyorsunuz. Tabi insan bunları dinlerken
Türkiye’nin son günlerde tartıştığı derin devlet gizli
ilişkiler, uluslar arası istihbarat meselesi falan bunun
da gerçekten kim eliyle takip ediliyor kim bunun sonunu
bulmak istiyor kim istemiyor böyle bir soru işareti.
Büyük bir muamma..
GÜLDAL MUMCU-
Düşünülsün diye söylüyorum bütün bunları zaten.
ENVER AYSEVER
- Şimdi burada iddianamede geçen…
GÜLDAL MUMCU-
Hangi iddianamede..
ENVER AYSEVER
- Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla açılan dava. Çünkü
böyle söylememiz gerekiyor. Çünkü mahkeme kararı var.
Size şu türden bir suçlama yöneltildi. Burada siz niçin
müdahil olmuyorsunuz. Uğur Mumcu cinayetinde bu terör
örgütü işlemiştir dendi. Bir kere siz genel anlamda bu
davaya nasıl bakıyorsunuz. Sizin gerçekten müdahil
olabiliceğiniz bir alan var mı?
GÜLDAL MUMCU-
Uğur Mumcu cinayetinin geldiği aşama, mahkeme süreci bu
aşamada ve böyle. Bizim bir tane sanığımız var bize
söylenen ve bulunamayan. O hala bulunamadı. Ergenekon
olayına gelince, nerede başladı, nerede bitecek, nereye
gidiyor olayın özü nedir bilmiş değilim. Anlamadım ve
orada Uğur Mumcu cinayetini de bunlar işlemiştir, hani
kanıtlar, veriler? Bir şeyler söylenmesi lazım. Hiç öyle
bir şey yok. Onun için hiçbir alakasını görmüyorum. Eğer
bir şey olursa da onu bilemeyeceğim. Ama olabilecekmiş
gibi de görünmüyor doğrusu çünkü deliller ve sistematik
bir şekilde, bir kere hukuk şekline uyulmuş değil. Yani
en azından biliyorsunuz. En azından değil olması gereken
veriler vardır, deliller vardır, delillerden zanlılara
gidilir. Suçluysa da zanlı deriz çünkü, suçlu demeyiz .
Mahkum olunca da suçlu olurlar. Şimdi öyle bir şey söz
konusu değil. Neyle, hangi verilere dayanarak insanlar
alınıyor o da tam net değil. Şöyle bir şey anlatacağım
size şimdi. Adalet ne kadar gerçekleşiyor ve ülkemizde
nasıl bir adalet var. 15’inci yüzyılda Orta Avrupa’da
bir köyde derebeylik zamanı. Birden köylüler tarladan
çalışırlarken bir çan sesi duyuyorlar. Biliyorsunuz o
adeta çan çaldığı zaman bir ölüm var demektir. Çan
çalınınca herkes bir birine soruyor, kim öldü diye.
Toplanıyorlar, köyün meydanına geliyorlar. Diyorlar ki,
ne oldu kim çaldı çanı kim öldü. Adam diyor ki, ben
çaldım çanı. Birisi çıkıyor ve ben çaldım çanı. Diyorlar
ki, niye çaldın, kim öldü? Diyor ki adalet öldü. Neden?
Çünkü ben şehre gittim, derebeyle olan arazi tartışmam
vardı ve bu arazi tartışmasında son derece haklıydım.
Bütün belgeler benden yanaydı ve hakim derebeyden yana
karar verdi. Adalet öldü dedi. Şimdi eğer adalet sistemi
egemen güçlerin hizmetine girdiği andan itibaren hukukun
özü sarsılır, adalet ölür. Adaletin ölmemesi lazım.
ENVER AYSEVER
- Türkiye’de bu dava sürecinde az önce anlattığınız
anekdottaki türden ironik bir durum olduğunu mu
düşünüyorsunuz. Yani Türkiye’nin adaletine bir egemen
gücün elinin değdiğini, adaletin siyasallaştığını ya da
daha açık söyleyeyim, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne
yönelik muhaliflerin teker teker toplandığını cadı avına
mı döndüğünü mü düşünüyorsunuz?
GÜLDAL MUMCU
– Tablo giderek oraya doğru kayıyor. Yani bize adalet
ölüyor mu? Sorusunu sorduruyor.
ENVER AYSEVER
- Peki şöyle sorayım. Mesela ben bakıyorum, demin sizin
anlattıklarınıza da bakıyorum. Hakikaten Türkiye’de
karmaşık ilişkiler olduğunu, derin ilişkiler olduğunu
seziyorum. Uğur Mumcu cinayeti..Bu davanın sapla samanın
karıştırıldı mı diye düşünüyorsunuz ? Yoksa topyekün
böyle bir örgüt yoktur mu diyorsunuz? İddianameleri
bilebildiğiniz kadarıyla.
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi öncelikle işin hukuk olarak şeklini de yerine
getirmezseniz, çünkü ortada bir iddianameye benzeyen bir
iddianame yok. Yani deminden beri bahsediyoruz. Neyle
suçlanıldığı belli değil. Yani kişiler, gidiyor, tek tek
demiyorlar ki, şunlar şunlar nedeniyle diye. Belki bir
şeyler var. Farklı şeyler olabilir, bir bazı
yönlendirilmiş olaylar olabilir. Fakat bunlar da net
değil. İnsanların zihinleri fazlasıyla bulandırılıyor.
Bir adaleti, adalet duygusunun yükselmesi için fazla
bulandırmak gerekmez. Bulandırmak uygun düşmez. O zaman
adalet karanlıklaşmaya başlar.
ENVER AYSEVER
- Siz savcıların siyasi bir tutum mu aldığını
düşünüyorsunuz?
GÜLDAL MUMCU-
İddianamenin o kadar düzgün olmadığını düşünüyorum.
Hukuk gözardı ediliyor. Hukukun olmazsa olmaz şekli
gözardı ediliyor. O zaman bundan nasıl bir adalet
çıkabilir. Yani ağır yaralı bir adalet belki.
ENVER AYSEVER
- Peki buradan şöyle biraz daha ileriye gidelim. Şimdi
Türkiye’de bir toplumsal kamplaşma çok belirgin hale
geldi. Madem Ergenekon’u konuşuyoruz Türkan Hoca’ya geri
dönelim. Bir kere ben pek adetim olmayan bir şeyi böyle
kamusal alanda söylemediğim bir şeyi insanın içinden
geçirdiği şeyi burada söylemek istiyorum bir nedenden
dolayı. Türkan Saylan hocamızı anıyoruz ama burada
özellikle son günlerdeki bir tartışmadan dolayı
kendisine Allah rahmet eylesin diyorum. Bunu dememin de
bir nedeni var. Çünkü çok içimizi acıtan bir olay oldu
geçtiğimiz günlerde ekranlarda. Bir gazetede Türkan
Hoca’nın arkasından hakkımızı size, hakkımız helal olsun
demiyoruz dediler. Bilmem hoca onlardan helallik ister
miydi ama herhalde Türkiye’deki milyonlarca genç kız
arkasından gözyaşı dökmenin yanı sıra hakkını çoktan
helal etmiştir. Bu toplumsal kutuplaşmayı biraz
konuşalım ve bunun üzerinden de Türkan Hoca gerçeğine
gidelim. Türkiye’nin bu keskinleşen fay hattını artık
televizyon ekranlarında, gazetecilerin kafa göz yararak
birbirleriyle kavga ettiği hale geldiğini görüyoruz.
Neler söyleyeceksiniz?
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi tabi helal edip etmeme, herkesin özel, özgür
iradesine ve istencine bağlı bir şey. O onu bağlar bizi
değil. Şöyle bir şeyle başlamak istiyorum. İlk başlarken
bir şey söyledim onu biraz daha açmak istiyorum. Dünyaya
gelen her insan eğitim görme hakkına sahip, görmek
durumunda. İnsan boyutu olarak en iyi muameleleri görme
hakkına sahip. Dünyaya getiriyorsunuz bir varlığı ve ona
kıyamıyorsunuz. Biliyorsunuz biz de denir, nar tanesi,
nur tanesi annesinin bir tanesi… Annelerin bir tanesi
olan kız ya da erkek çocuklarını eğitimsiz bırakmak ne
kadar doğru bir şey. Bir kere çağdaşlık ne demek ona
bakmamız lazım. Çağdaşlık demek insanın beyninin
eğitime, ihtiyacı olduğu eğitimi vermek demek. İnsan
haklarından yararlanmasını sağlamak demek. Çağdaşlık ve
en iyi muamelelere, en iyi yaşayacak koşulları insanlara
sağlamak demek. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu
zaman Atatürk çağdaş medeniyeti hedef olarak
göstermiştir değil mi. Çağdaş uygarlık bizim
hedefimizdir demiştir. Çağdaş uygarlık da her insanın
hak ettiği o kıyılamayan çocukların eğitimidir. Onların
eğitimsiz bırakmamaktır ve bunun içinde, bu projeyi
gerçekleştirebilmek için de Atatürk bu çağdaş uygarlığı
yakalayabilmek onu bu topluma kazandırabilmek için Köy
Enstitüleri’ni kurmuştur. Köy Enstütileri’nin
kurulmasının bir maksadı hem herkesi eğitebilmek, hem de
toprak reformunu yapabilmektir. Tam manasıyla çağdaşlığı
yaratabilmesidir. Şimdi tam manasıyla çağdaşlığı
yaratamadığınız zaman 15’nci yüzyıldaki derebeyin
hakimiyetinde kalmış bir toplumu yürütür halde
olursunuz. Şimdi bu Köy Enstitüleri yerinden eğitilen
gençlerle bilinçlendirilmek oradaki toprak reformu için
eğitilmiş genç insanları topluma kazandırabilmektir.
Kadınıyla erkeğiyle. Tabi bu belli bir aşamada bir
başarı elde edince köy ağaları bundan rahatsız
oluyorlar. Bunun bire bir örneği de var. Örneğin Kinyas
Kartal. Daha sonraları kendisiyle yapılan bir söyleşide
diyor ki, tabi Köy Enstitülerini komünist yuvası olarak
niteleniyor. Propaganda başlıyor. Buradaki eğitimler
şöyle, kadın erkek yan yana işte çeşitli tevatürler
çıkartılıyor falan. Diyor ki, Kinyas, Kinyas Ağa diye
geçer biliyorsunuz CHP, tabi o zaman Cumhuriyet Halk
Partisi var ilk başta sonra Demokrat Parti’li oluyor.
Komünist yuvası falan değildi diyor. Sadece ve sadece en
eğitimli olan ağaların üstünde eğitim sahibi olan
gençlerin olması bize rahatsızlık yarattı diyor ve bizim
devlet üstümüzdeki nüfusumuzu kıracaktı diyor. Benim 400
küsür tane köyüm var diyor ve ben benim buradaki
hakimiyetim ortadan kalkmasını istemediği için, nüfuzu
ortadan kalkacak diye Demokrat Parti’ye gittik ve ikna
ettik ve Köy Enstitülerini kaldırdık diyor.
ENVER AYSEVER
- Gerçi CHP döneminde oluyor bu ama..
GÜLDAL MUMCU-
Ama bu bir baskı unsurudur. İsmet Paşa’ya da gittik
diyor. Onu da söyleyeceğim. İsmet Paşa’ya da gittik
diyor ve ona dedik di diyor, bu Köy Enstitülerini
kapatmazsan sana doğudan oy yok dedik diyor.
ENVER AYSEVER
- Tam bir soğuk savaş psikolojisi tabi bu.
GÜLDAL MUMCU-
Onu kullanmaktır. Yani ağalık zihniyeti bu soğuk
savaştan yararlanmıştır. Kendi hegomanyasını devam
ettirmek için. Şimdi bu dönemde bölge yatılı okullarına,
Türkan Hoca çok önem verdiğinin altını çiziyor.
Doğrudur. Bölge yatılı okulları kız çocukları için çok
büyük seferberlik de yapılmıştır o dönemde. Hem Köy
Enstitüleri hem Bölge Yatılı Okullarına kız çocuklarının
kazandırılması ve orda eğitim görmeleri konusunda. Bu
konuyu merak edenler için şöyle bir şey öneririm. Sıdıka
Avar’ın hayat öyküsünü anlatan Kır Çiçekleri diye bir
kitap var. Bu öyküler, bölge yatılı okullarına nasıl kız
çocuklarını kazandırmak için ne mücadeleler verildiğini
doğu ve güneydoğuda anlatıyor ve çok başaralı, belli bir
başarıyı yakalayanca Amerikalı uzmanlar geliyor,
buralara bakıyorlar, Sıdıka Hanım’ı Amerika’ya götürüp
ödüller veriyorlar arkasından da kapattırıyorlar. Şimdi
acı verici olaylar. Bütün bunları bir biriyle
bağlarsanız Türkan Saylan’ın ne için evinin arandığını
daha net anlarsınız.
ENVER AYSEVER
- Yani siz bunu bir şey bağlamında, siyasi bir hamle
olarak mı görüyorsunuz, örgütün, örgüte bağlı bir
iddianame değil, bas bayağı…
GÜLDAL MUMCU-
Bir yerinden ataçlandırmışlardır yani. Bu çünkü öyle bir
iddianame ki her şeyi mandallayabilirsiniz buna. Çünkü
ne olduğunu bilmiyoruz. Onu getiriyor, bununla
bağlantılı diyor. Biz bunun nasıl bağlantılı olup
olmadığını anlayabilmemiz için yıllarımız aylarımız
geçecek. Hiçbir bağlantısı olmadığı ortaya çıkacak ama o
kadar insana ne olacak çıktığı zaman. Bu toprak ağalığı
ve güneydoğuda yaşanan olaylarla ilgili olarak. Şimdi
orada ağalık da aynı zamanda bazı sorunları kullanıyor
tabi gücünü devam ettirebilmek için. Şimdi örneğin en
son Meclis’e gelen mayınlı arazileri temizleme
projesinde de o temizlenen yerlerin kimler tarafından
temizleneceği ayrı bir konu işte Genelkurmay mı
temizleyecek yok NATO’mu temizleyecek. Bir şirket
bulunacak o şirket hem mayınları temizleyecek hem de
organik tarım yapmak için o arazide tarım yapacak
karşılığında 44 yıllığına o araziyi onlara vereceksiniz.
Şimdi bu şirket nedir ne değildir orası bir tartışma
konusu. Ama şimdi söz konusu olan o araziyi neden
oradaki topraksız köylüye vermiyoruz biz. O konuda CHP
bir önerge verildi reddedildi. Yani o arazinin
kullanılmasını o sınırlar içinde olan dağıtabilirsiniz,
topraksız köylüye de verebilirsiniz. Ama bu oradaki hiç
kimseye de vermiyor yasa kimse onu temizleyecekse hem
temizleyecek iki ayrı aş mayın temizlemek apayrı bir iş
aynı zamanda orada 44 yıllığına tarım yapacak kim bu
nasıl olacak, nasıl olacak. Bir ülke kendi topraklarını
böyle bir şekilde davranabilir mi? Bu da bu işin
bağlantılı farklı bir boyutu. Hepsi iç içe.
ENVER AYSEVER
- Yani siz diyorsunuz ki bir proje yürüyor ve bu
projenin ürünü bütün bu olup bitenler doğru mu
anlıyorum?
GÜLDAL MUMCU-
Öyle görünüyor. Ben sadece olanları arka arkaya
sıralıyorum. Hiçbir şeyi varsaymıyorum. Olmuş olan
olayları size arka arkasına söylüyorum.
ENVER AYSEVER
- Peki nedir bu proje ve kimlerdir bu projenin
yürütücüleri?
GÜLDAL MUMCU-
Bu proje.. Atatürk.. şöyle bir anekdot anlatayım.
Kurtuluş Savaşı bitiyor biliyorsunuz, Cumhuriyet
filminde çok canlı bir sahne olarak vardı. Kurtuluş
Savaşı bitiyor, Çankaya Köşkü’nde işte bir toplantı
yapılıyor. Diyor ki arkadaşları, işte çok başaralı bir
savaş yaptık ve olay bitti, gayet başardık. Diyor ki,
esas şimdi başlıyor. Mücadele şimdi başlıyor diyor.
Kurtuluş Savaşı bittiği andan itibaren çağdaşlaşma
projesini sekteye vurdurmak için her şey yapılıyor.
ENVER AYSEVER
- Kim yapıyor bunu?
GÜLDAL MUMCU-
Hem Türkiye’nin içinde.. Deminden beri bahsettim. Ağalık
sisteminin içinde.
ENVER AYSEVER
- Şu anda bunun siyasi olarak Türkiye’deki karşılığını
AKP olarak mı görüyorsunuz?
GÜLDAL MUMCU-
Kimin eliyle yürütülüyorsa siyasi olarak odur. Yıllar
itibariyle baktığınızda net olarak ortaya çıkar.
ENVER AYSEVER
- Bir gelenek olarak görüyorsunuz.
GÜLDAL MUMCU-
Evet. Bir sistematik olarak görüyorum.
ENVER AYSEVER-
Peki şöyle sorayım birde. Türkiye’deki son dönemdeki
derin tartışmalardan bir tanesi devrim ve karşı devrim
süreci. Türkiye’nin böyle bir siyasal İslam’ın rejime
yönelik bir karşı devrim hazırlığı içinde olduğu
kaygınız var mı yoksa bunlar biraz uydurma evhamlar mı?
GÜLDAL MUMCU-
Sahici kaygımız gayet net var. Deminden beri çizdiğim
tablo bunun sahici olduğunu gösteren bir tablo. Eğer
bunun sahici olduğunu görmüyorsak, yani görmek
istemezsek eğer sistematik olarak kapanırız.
ENVER AYSEVER-
Bir de az önce buraya not almışım. İzleyicilerimizin de
aklına düşebilir o soru. Dediniz ki evlatlarımız bizim
biricik varlıklarımız. Onların eğitim hakkı çok önemli.
Son dönemde kapanan kadından, başörtülü kadına geçmenin
bir modernleşme hareketi olduğu ve eğer türbanlı
hanımlar da okul giderlerse bunun da bir gelişmişlik
olacağı ve türbanlı hanımların eğitim almasının önündeki
engellerin aslında toplumun aydınlanmasına yönelik engel
olduğu söyleniyor. Bu bağlamda siz türbanlıların eğitim
hakkı konusunda temel hak olarak tanıdığınız bu hakkı
onlara tanımayan anlayışı nasıl yorumlarsınız? Yoksa bu
bir ideolojik bir tercih mi?
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi işe o zaman temelden kendi görüşümü söylemem
gerekecek. Ben bu örtünmenin inanca saygısızlık olarak
niteliyorum. İnancı örtünmeye indirgemenin inanca da
yapılan bir saygısızlık dine de yapılan bir saygısızlık
olarak niteliyorum. Çünkü inanç çok farklı bir şeydir.
İnancı siz şekil olarak sınırlayamazsınız ve toplumu
örtünüyorum öyleyse inançlıyım imajını vererek
diğerlerini inançsızmış gibi niteleyemezsiniz. İnanç
öyle bir şeydir ki su gibidir. Akar insanın içinde ve
insanı yıkayan bir şeydir. Ben beynin de örtülmesine hem
de hem içinin hem dışının da örtünmesine karşıyım. Bu
çocukluktan itibaren korkulara ve baskılara maruz
bırakılmasına da karşıyım. Bu tarz eğitimde devamlı
baskı ve korku vardır. İnsana yakışmaz. Baştan da
söyledim. Korkuyla herhangi bir bireyi bir şeye ikna
edebilirsiniz. Ama sevdiremezsiniz, sevgi korku
ortamında yeşermez.
ENVER AYSEVER-
Peki sayın Mumcu bu mesela çok popüler bir tartışmaydı
geçen hafta. Türkan Saylan Hocamız prensip olarak kendi
vakfının Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin daha
doğrusu türbanlı kızlara eğitim bursu vermeyeceğini
ortaya koydu ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin
çizgisini netlikle ortaya koydu. Karşıt görüşlü olan
medya bir anda ayağa kalktı. Bu ayrımcılık, bu
ötekileştirme, bu bölücülüktür dedi. Siz bu noktada ne
düşünürsünüz? Sonuç itibariyle dernekler diledikleri
insanlara verebilirler. Ama bununla paralel giden başka
bir söylem oldu özellikle bu görüş önemli. Türkan
Saylan Hoca’nın ÇYDD’nin çizgisinin Atatürk İlkeleri
çerçevesinde bir çizgi karşısındaki eğitim kurumlarının
da Fethullah Gülen çizgisinde olduğu aslında çok
derinden toplumda bu iki çizgi arasındaki kutuplaşmanın
bu iki yapı arasında sürdüğü.. Buna katılır mısınız.
GÜLDAL MUMCU-
Deminden beri söylediğim çerçeve bunun o yöne doğru
kaymış olduğunu gösteriyor. Benim deminden beri
anlatmaya çalıştığım şey Atatürk’ün yapmak istediği bu
ülkedeki kadın erkek herkesi çağdaş bir topluma
ulaştırmak istediği herkesin toprağa sahip olduğu uygar
bir ülke olduğu ürettiği, ürettiğini gayet düzgün bir
şekilde satabildiği ve ayakları üstünde duran bir
kişilikli ülke yaratma çabası ve gayretinden hayalinden
uzaklaştırma bu da şu anki dönemde daha önceki
dönemlerde farklı farklı ismiler, farklı farklı kişiler
vardır izlediğinizde tarihi şimdi büyük bir tarih
kronolojisi gereğimiz yok. Şu aşamamızda, şu anki
yaşadığımız şu 20 yıllık 25 yıllık dönemimizde en
azından 15-20 yıllık dönemimizde ismi Fethullah Gülen
kişi karşımıza çıkmıştır. Daha önce başka kişiler
çıkmıştır. Şu andaki isim Fethullah Gülen’dir. Yalnız
çok ilginç tabi. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim.
Düşünülsün ve araştırmayı sevenler açısından
araştırılsın diye. Amerika’da Fethullah Gülen’in
şirketleri arasında gösterilen bir şirket var. İsmi True
Star Gerçek Yıldız.. Bir İslam şirketinin neden gerçek
yıldız olduğunu merak edenler araştırırlar herhalde.
True Star nedir? Gerçek yıldız ne demektir?
ENVER AYSEVER-
Siz biliyor musunuz?
GÜLDAL MUMCU-
Yani.. Merak edenler araştırsın ama True Star’ın gerçek
yıldız diye İslamiyet’te her hangi bir şey yoktur. Bu
Hıristiyan terminolojisinde olan bir şeydir gerçek
yıldız.
ENVER AYSEVER-
Yani buradan bir ilişkilendirme yapıyorsunuz.
GÜLDAL MUMCU-
Bulmak lazım, düşünmek lazım, araştırmak lazım.
ENVER AYSEVER-
Peki Fethullah Gülen’in Türkiye Cumhuriyeti rejimi için
doğrudan bir tehdit olduğunu düşünüyor musunuz şu anda?
Kendisinin varlığını ve örgütlenmesinin? Sivil toplum
mu, yoksak bir tehdit mi?
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi sivil toplum ne demek, siz sivil toplumdan,
sivilin manası olarak neyi kastediyorsunuz? Sivil…
ENVER AYSEVER-
Herhalde sivil toplum dediğimiz, toplumun çıkarlarını,
parlamento baskı grubu olarak oluşturan çeşitli
toplumsal hareketleri devletin organizasyonları dışında
geliştiren, örgütlenen kurumları kastediyoruz.
GÜLDAL MUMCU-
Tabi bu ama. Bizde çoğunlukla sivil toplum denince bir
asker toplum var bir sivil toplum gibi algılanıyor.
Sivil İngilizce’den gelen bir şey biliyorsunuz. Sivil,
medeni toplum demek. Sivil, civilation medeniyet,
uygarlık demek. Yani uygar toplum, çağdaş toplum demek
sivil toplum. Esasında biz onu tam çağdaş toplum olarak
çevirmemiz lazımken, sivil toplum diye öyle geçti, çoğu
insan da bunu bir asker toplum var bir de sivil toplum
varmış gibi algılıyor. Halbuki çağdaş toplum demek.
Çağdaş toplumda deminden beri bahsediyoruz. Çağdaşlık ne
demek? Dinin ön planda olmadığı bir toplumdur. Laikliğin
olduğu bir toplumdur çağdaş toplum. Din ve dünya
işlerinin ayrıldığı bir toplumdur çağdaş bir toplum. Din
ve dünya işlerini ayırabildiğiniz ölçüde çağdaşsınızdır.
Avrupa, din ve dünya işlerini ayırabilmek için yüzyıllar
boyu kan dökmüştür. Bize bu Kurtuluş Savaşı’ndan sonra
sunulmuştur. Din ve dünya işleri ayrılmış ve laik bir
toplum olmuşuzdur. Biz tekrar geriye mi döneceğiz. Din
ve dünya işlerini gene bir araya mı sokacağız.
ENVER AYSEVER-
Güldal Hanım reklama gitmeden önce tek bir şey
soracağım. Basit bir soru. Ama derinlikli bir soru. Şunu
sormak istiyorum. Bir inançlı genç kız hem başı bağlı
olup hem çağdaş olabilir mi?
GÜLDAL MUMCU-
Deminden beri anlattığım çerçevede biraz zor.
ENVER AYSEVER-
Ama imkansız değil diyorsunuz?
GÜLDAL MUMCU
– İmkansız değil tabi. Hiçbir şey dünyada imkansız
değil.
*********reklam arası*********
ENVER AYSEVER
– Evet sevgili seyirciler Türkiye televizyonlarında ilk
defa Güldal Mumcu Hanımefendi Aykırı Sorular’da
konuşuyor. Bizde onun tane tane anlattığı meseleleri
arada sorular sorarak daha çok irdelemeye çalışıyoruz.
Burada hemen parantez, yumuşatsın diye bir şey söylemek
istiyorum. Sizi Meclis kürsüsünde görenler ya da kimi
fotoğraflarınızı görenler aslında mesafeli ve sert
zannedebilirler ama biz sizin son derece acılı süreçler
yaşamanıza rağmen ben yakından tanıdığımı sürece göre
son derece sevecen ve yaşam sevincini diri tutan birisi
olarak görüyorum. Bu da izleyicilerimiz açısından
bilinsin isterim. Kendinizi onaran ve yaşamınızı
sürekli bir mücadele çerçevesinde diri tutan tarafınız
var. O güler yüzlü tarafınızı da izleyicilerimiz bilsin
istedim. Ve hatırat yazacak mısınız? Diğer sorulardan
önce bir ara soru?
GÜLDAL MUMCU-
Hatırat. Çok şeydir değil mi, anılar diye geçer. Eskiden
hatırat denirdi, ağır olsun diye.. Şöyle bir şey
söyleyebilirim. Yaşıyor olmak umudu içerir. Her yaşayan
kişi umudu içinde barındırmak zorunda. Yani
barındırmalı. Başka türlü depresif bir hayat sürersiniz.
Her zaman daha iyi olması için hem kendi iç sağlığınız,
iç inancınız daha yüksek olması için umutlu olmak
zorundasınız, hem düşündüğünüz amaçlar içinde canlı
olmanız için. Umudunuzu yitirdiğiniz zaman yani ha
yaşıyorsunuz ha yaşamıyorsunuz. Mücadeleniz de biter.
Anılar konusuna gelince, düşünüyorum. Bunu da bir görev
olarak niteliyorum. Uzun süre kaçtım doğrusu bunu
yazmaktan çünkü beni biraz yoruyordu. Şimdi sözel olarak
söylemek ayrı bir şey. Dedim ya şifai bir milletiz. O
kadar çok olaylarla karşılaştığım zaman arkadaşlarıma
dostlarıma bütün o olayları anlattım ki aslında
arkadaşlarımın çevremdeki insanlar bir çok şeyi bilirler
benim yaşadıklarımı. Anlatmışımdır. Fakat bunları kağıda
dökmek biraz yorucu oluyor zihinsel olarak. Ondan biraz
kaçtım. Onun için epe bir zaman geçti ama bunu da bir
sorumluluk ve görev olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede bu
olaylarla karşılaşmış olan herkesin bu tarz ya da farklı
anılarını yazmasını istiyorum aslında. Ben de onun için
bir görev olarak bunu yazacağım.
ENVER AYSEVER-
Peki şimdi yeni bir kabine kuruldu ve bu yeni kabinenin
bakanlarından bir tanesi de eski Kadından Sorumlu Devlet
Bakanı şimdi Eğitim Bakanı olan sayın Nimet Çubukçu.
Nimet Çubukçu bir eğitim seferberliği yapmış olan Türkan
Saylan’ın cenazesine katılmadı bildiğim kadarıyla çiçek
de göndermedi. Ertuğrul Günay Bey, Kültür Bakanı bir
açıklama yaptı ardından bu açıklamayı hükümet adına
değil millet adına dendi falan. Yani böyle bir.. Bu
Türkan Saylan cenazesi de tıpkı Uğur Mumcu cenazesi gibi
turnusol görevi gördü. Toplumda kutuplaşmayı ortaya
çıkardı. Sayın Bakanın orada olmaması, Eğitim Bakanı’nın
orada olmaması Türkiye için bir zafiyet midir? Ne
düşünürsünüz o konuda.
GÜLDAL MUMCU
– Demokrasi açısından bir zafiyettir. Öyle düşünürüm.
Çünkü bir cenazeye çiçek yollamak ya da başsağlığı
telgrafı çekme hatta bizzat bulunmak bir çağdaş toplum
gereğidir. Fakat tercih etmemişse orasını bilemeyeceğim.
Ama açıklamasında söylediği söz hani beni orda pek
istemezler herhalde bulunsam diye. Böyle bir sözcük
vardı. Onu da biraz talihsiz bulurum. Yani oraya
gitseydi o cenazede bulunan herkes, taziyeye gelen
kimseye bir şey yapılmaz. Bizim geleneğimizde öyle bir
şey yok.
ENVER AYSEVER-
Şeye gönderme yaptılar. Danıştay cinayetinin ardından
olan ve cenaze töreninden bakanlar, başbakan vs..büyük
bir kitlesel tepki ile karşı karşıya kaldılar. Yuhlar
çekildi, saldırılar oldu. Bunun bir benzerinin
olacağından endişe ettiler. Bu da çok haksız bir kaygı
mıdır? Ne dersiniz o konuda.
GÜLDAL MUMCU-
O zaman Danıştay saldırısından sonra öyle bir tepki ile
karşılaşılmışsa bunun neden olduğunu irdelemeleri
lazımdı.
ENVER AYSEVER-
Haklı mı buluyorsunuz tepkiyi?
GÜLDAL MUMCU-
Yani haklı ya da haksız. Bir özeleştiri yapmak gerekir.
Toplum neden oraya gelen insanlar, neden böyle bir
tepkide bulunuyorlar. Ama bu gene de gitmeye mani olmaz.
ENVER AYSEVER-
Bir de bence günün ilgi çekici meselelerinden birisi
eski müftünün yaptığı konuşma. Şimdi aslında herkesi
birleştirebilecek bir konuşma yaptı sayın müftü.
Türkiye’de laik, anti laik kamplaşmasının önüne
geçebilecek bir din adamının toplumda laikliğin
simgesinin olmuş bir hanımefendinin arkasında söylediği
sözler aslında toplumsal barışa katkı yapması gerekirken
kimi medya kuruluşları tarafından neredeyse eski müftüye
ağızlar dolusu küfürler edildiği ve saldırı olduğunu
gördük. Bu da bir taraftan düşündürücü. Ne düşündünüz?
Aslında bir din adamının bu türden yaklaşımlar
göstermesi toplum için fevkalade önemli diye
düşünüyorum.
GÜLDAL MUMCU-
Doğrudur. Çünkü gerçekten bir din adamı olarak davrandı
dinci olarak davranmadı.
ENVER AYSEVER-
Dinci nedir?
GÜLDAL MUMCU-
Dini değerleri din olgusunu çıkarlar uğruna kullanmak
demektir.
ENVER AYSEVER-
Bu siyasi bir terim…
GÜLDAL MUMCU-
Siyasi terim.
ENVER AYSEVER-
Peki Türkan Hoca’nın arkasından kalan bir meseleyi de
tartışalım istiyorum. O da şu. Cumhuriyet mitingleri
sürecinde Türkan Hoca genel miting atmosferinin ötesinde
bir tutum sergiledi. İtiraf etmeliyim ki sizin
milletvekiliniz olan sayın Nur Serter’i konuk ettim.
İçinde bulunduğum grup Cumhuriyet mitinglerinin, birinci
tur Cumhuriyet Mitinglerinde daha böyle sert bir dil
kullanırken, Türkan Hoca yaptığı konuşmada, ne şeriat ne
darbenin altını çizerken daha da öteye geçerek, çok daha
birleştirici dil kullanmıştı. Fakat çok ilginçtir.
Hocanın bu tavrı hep görmezden gelindi. Net bir çizgi
ile bunu ortaya koymasına rağmen halen bugün bile
Ergenekon iddia edilen Ergenekon davasında bu durum
doğdu. Darbe nedir? Kim darbecidir?. Türkiye’de şeriat
darbe ikilemi arasına sıkışmış bir halk mı vardır? Siz
bir de demokrasi kavgası veren yıllarca hapiste yatmış
birisinin eşisiniz aynı zamanda. İş döndü dolaştı şöyle
tevatürlerde oluştu. Uğur Mumcu yaşasaydı onu da içeri
alırlardı falan. Yani bu kafa karışıklığını aydınlatır
mısınız lütfen.
GÜLDAL MUMCU-
Yani içeri alırlar mıydı, mümkün. Çünkü Cumhuriyet
gazetesinde yazıyor ve temel bir muhalefette yapıyor.
Hangi gerekçeyle tam net olarak bilemiyoruz içeri
alınmaları o yüzden alınma olasılığı da yüksek
görünüyor, mümkün. Bir şey diyemeyeceğim.
ENVER AYSEVER-
Şaşırmazdım diyorsunuz.
GÜLDAL MUMCU
– Şaşırmazdım yani çünkü o tablo onun da alınabileceğini
gösteriyor. Şimdi ben demokrasiye inanan bir insanım ve
darbeler bu ülkeye hiçbir zaman hayır getirmemiştir.
Diyeceksiniz ki darbeler oldu ve terör ortadan kalktı.
Darbe olmadığı zamanda askerler aynı zamanda iş
başındaydılar. Darbeler yani ülkeyi bir çok olaydan
koruyoruz cumhuriyeti koruyoruz, diyerek yapıldı ama
gerçek cumhuriyet değerlerini yok etmeye yönelik
iktidarların önlerini açtı. Böyle söyleyebilirim.
ENVER AYSEVER-
Yani diyorsunuz ki zaten…
GÜLDAL MUMCU-
Ve biliyorsunuz 12 Mart’ta özellikle …, 80 darbesini
“our boys” bizim oğlanlar yaptı diye Amerikan en
yetkilisinin söylediği söz meydanda. E o zaman neyi
tartışıyoruz ki biz. Darbenin yanında nasıl durabiliriz.
Duramayız zaten. Demokrasi için siyasi parti ile
mücadele etmeyi kendine hedef seçmiş kişiler darbelerin
yanında durabilir mi, mümkün mü? Bir de üstelik o
darbeler ulus ötesi manüplasyonlarla gerçekleşmişse.
ENVER AYSEVER-
Peki bir de şimdi Güldal Hanım size birkaç tane kritik
mesele var onları da size sorayım istiyorum. Bu geceyi
çok uzun tutmayacağız ama bu soruları da sormazsam
izleyiciler de diyecek ki, Güldal Hanımı bulmuşsun
(Karşılıklı gülüşmeler)… Şimdi çok önemli bir makamda
görev yapıyorsunuz. Türkiye’nin kalbinin dönem dönem
tepesinde Türkiye’nin demokrasisinin işlemesi için görev
yapıyorsunuz. Başkanlık yapıyorsunuz. Köksal Bey nasıl
bir başkandı, süresi doluyor. Başkanlığa devam
etmeyeceği anlaşılıyor. Uyumlu çalıştınız mı yoksa
arada… Ben biliyorum ki Meclis’in işleyişi başkanların
çok önemli rollerinin olduğu bir yapıdan hareketli
olarak da sonuçlar çıkıyor. Nasıl bir yapıdır parlamento
başkanlar neyi yönlendirir. Köksal bey nasıl bir
başkandı. Çünkü sizinde, CHP’nin oylarıyla da başkan
seçildi. O süreci bir anlatın istiyorum. Yeniden
önümüzdeki süreçte Köksal Toptan Bey gibi üzerinde
uzlaşılacak bir başkan bulunabilir mi?
GÜLDAL MUMCU-
O konuya geçmeden önce darbe konusunda bir şeyi bitirmek
istiyorum daha net olması açısından şunu söyleyeceğim.
Bu Anayasa tartışması bu darbeler de birbiriyle ilintili
olarak da sunuluyor önümüze biliyorsunuz. Çoğu zaman
söylem geldiği zaman bu bir darbe anayasasıdır… Ben
şahsen bu Anayasa’ya hayır diyen yüzde 8’lik kesim
içindeyim. En azından oluş hali ve anti demokratik
haliyle. Bu anayasanın değiştirilmesi en gerekli tek
maddesi var. Her şey bir yana. Geçici 15’nci madde.
ENVER AYSEVER-
Nedir o madde? Hatırlatır mısınız?
GÜLDAL MUMCU-
Darbeyi yapanların yargılanması. Demokrasi adına
mücadele verdiğini söyleyenlerin onu getirip
kaldırmalarını hiç bugüne kadar duymadım.
ENVER AYSEVER-
Yani diyorsunuz ki o madde kalksa zaten durum bir hayli
değişir.
GÜLDAL MUMCU-
Yani neyin demokrasisini sağlayacaklarını algılamış
değilim. O zaman darbelere karşıyız deyip geçici 15’nci
maddeyi hiç gündeme getirmemeleri de şaşırtıcı bir şey.
ENVER AYSEVER-
Peki bir şey söyleyeceğim. Köksal Toptan sorum saklı
kalmak kaydıyla. Kalkıp sayın Başbakan da dese ki, “Ey
Güldal Hanım böyle söylüyorsunuz, haklı da söylüyorsunuz
ama biz şurada altı- yedi yıllık bir partiyiz, bizden
önceki siyasi partilerin hiçbirinin de bunu yapmamış
olmamasını nasıl değerlendirirsiniz” dese siz ne
dersiniz?
GÜLDAL MUMCU-
Onların anayasayı değiştirme niyetleri pek olmadı bugüne
kadar. Öyle bir tartışma da açılmadı bugüne kadar aslına
bakarsanız.
ENVER AYSEVER-
Toptan değiştirme anlamında..
GÜLDAL MUMCU-
Hayır çeşitli zamanlarda çeşitli unsurlarını
değiştirdiler ve her zaman demokrasinin yanında
durduklarını söylediler. Anayasanın demokratik
olmadığını ileri sürdüler. Yani olmazsa olmaz koşulları
hiçbir zaman değiştirilmez benim düşüncem de o yönde
fakat bazı değiştirilecek yerleri vardır, olabilir,
mümkündür. Fakat şeyi, bu konuyu hiç gündeme
getirmiyorlar.
ENVER AYSEVER-
Yani siz burada AKP’nin iyi niyetli olmadığını
düşünüyorsunuz?
GÜLDAL MUMCU-
Yani gerçekten demokrasi istediğine o kadar inanır
değilim.
ENVER AYSEVER-
Yani AKP’nin o kadar demokrat olmadığını düşünüyorsunuz
o zaman.
GÜLDAL MUMCU-
Evet. Yani darbelere karşıyız ama geçici 15’nci maddeyi
kaldırmaya yanaşmayız. Yani darbe yapanların hiçbir
sorgu suali olmaz geçici 15’nci maddesini kaldırmayız.
ENVER AYSEVER-
Peki Köksal Toptan Bey demokrat mı?
GÜLDAL MUMCU-
Köksal Bey iyi bir insan. İnsan boyutu olarak gayet
yumuşak ve iyi bir insan ve çalışma olarak sakin uyumlu
bir çalışma arkadaşlığı sergiliyor. Bizle birlikte
çalışırken de öyle ve yetkileri delege etmeyi seven bir
yapı sergiliyor ama fiiliyatta her zaman bunu çok
uyduğunu da söyleyemeyeceğim doğrusu. Bazı siyasi
nezaketsizlikler de olmuyor değil.
ENVER AYSEVER-
Ne gibi?
GÜLDAL MUMCU
– Yani belli Meclis Tv, Başkan Vekili olarak bana
bağlamış, kağıt üzerinde görünüyor fakat gerektiği zaman
size sormadan kendisi direkt yetkisini kullanıyor. Zaten
vekilsiniz yetkisini kullandığı zaman sadece yaptığı
siyasi nezaketsizliği hatırlatmakla yetiniyorsunuz. Bu
insanların yansıttıkları imaj yani söylemler eylemlerle
desteklenmediği sürece tam bir bütünlük arzu etmez.
ENVER AYSEVER-
Bu bağlamda sayın Toptan’ın tutarsız olduğunu mu
düşünüyorsunuz zaman zaman?
GÜLDAL MUMCU-
Yani tutarsızlık demeyeyim de bu kadar insanın söylemi
ile eylemi bir olması gerektiğini düşünürüm.
ENVER AYSEVER-
Peki size daha popüler bir isimden söz açayım çünkü
TBMM’nin bir önceki başkanı sayın Bülent Arınç’tı. Bir
kere sayın Bülent Arınç nasıl bir başkandı. O olsaydı
siz onunla çalışabilir miydiniz?
GÜLDAL MUMCU-
Yani bilmiyorum.
ENVER AYSEVER-
Bilmiyorsunuz. Peki nasıl gözlüyorsunuz dışarıdan?
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi dıştan söylemler ayrıdır, fiili olarak çalışma
ayrıdır. Tabi ki söylemleri ve davranışları benim uygun
görebileceğim bir tarzda değil. Ama bu siyaset.
ENVER AYSEVER-
Bu siyasetle ilgili işte soralım o zaman size. Yeni bir
kabine var ve sizin baştan beri altını çizdiğiniz milli
görüş geleneğinin en önemli isimleri ve yeni isimleri,
filizlenen isimleri bu kabinede var. Şeyi nasıl
okuyorsunuz, Türkiye’ye nasıl bakacak bir kabine?
GÜLDAL MUMCU-
Görmemiz lazım. Yani şimdiden…
ENVER AYSEVER-
Önyargılı değilsiniz.
GÜLDAL MUMCU-
Önyargılı değilim. Ne kimsenin önünü kesmek ne de böyle
yapılır ya da yapılmaz bunu gerçekleştirir ya da
gerçekleştirmez diyemeyiz… Görmek lazım ne
yapacaklarını.
ENVER AYSEVER-
Peki o zaman daha somut sorayım ben. Sayın Cumhurbaşkanı
Kürt sorunu ile ilgili olarak iyi şeyler olacak dedi.
Güzel şeyler olacak dedi. Bir kere bir güzel şeyler
olacaktan ne anlıyorsunuz? Türkiye’de siyasetin Kürt
sorununu çözme noktasında hazırlığı var mı? Gerçekten
böyle bir psikolojik ortam var mı? Özellikle bunu size
sormamın nedeni de şu. Bu toplumda maalesef acılar hep
yarıştırılıyor. Yani işte, şehit annesi şöyle hisseder,
ötekisi böyle hisseder vs türünde. Bir takım
değerlendirmeler..Oysaki biz biliyoruz ki, evladını
yitiren herkes evladını yitirmenin acısını yaşar. Eşini
yitiren de eşinin acısını yaşar.
GÜLDAL MUMCU-
Doğru.
ENVER AYSEVER-
Siz acının içinden geliyorsunuz bir taraftan. Sizin
söyleyeceğiniz her şey çok daha birleştiricidir.
Türkiye’nin böyle psikolojik ortamı var mı? Türkiye
acıları yarıştırmak yerine vicdanlarda birbirini
bağışlayabilir mi? Affedebilir mi? Toplumsal kopukluk,
gerçekten siyasetin mühendislik tarafıyla çözülebilir
mi? Bu toplumda kan, vicdanlarda önce durması gerekir.
Bu olasılığı görüyor musunuz?
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi şöyle bir söz var biliyorsunuz. İmkansızı dileyin
zaman alır biraz diye. Şimdi demin söylediğim gibi umudu
hiçbir zaman kaybetmemek lazım. Bu ülke ne zamanki ölümü
baş tacı etmez, öldürmeyi kan gütmeyi bırakır ve aklı
sağ duyuyu ve vicdanı öne koyar o zaman belli bir
yerlere varabiliriz. Tabi bu ülkenin sınırlarını ve tek
devlet yapısını da unutmamak gerekir. Bir çözüm
olabilecekse böyle bir çözüm olabilir.
ENVER AYSEVER-
Peki hemen bir parantez. Parlamentoyu ilgilendiren bir
mesele DTP’li milletvekillerinin savcılıkça ifadesi
alınması isteniyor ve sayın Köksal Toptan yeminler de
etti. Vallahi de billahi de bir sorun çıkmasın
geçmişteki kötü görüntülerin, Kürt milletvekillerinin
parlamentodan yaka paça polis eliyle alındığı görüntüler
ortaya çıkmasın diye elimden geleni yapıyorum dedi.
Şimdi doğal olarak parlamenter yapıda dokunulmazlığı
olan milletvekillerine bu tür baskılar demokrasiyi
güçlendirmez.
GÜLDAL MUMCU-
Evet.
ENVER AYSEVER-
Siz ne düşünürsünüz?
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi bu ülkede dokunulmazlıkların kalkmasını her zaman
istedik. DTP’liler de istediler bunu. Bir genel kurulda
tezkere konusundaki genel kurulda da onlar da istediler,
dokunulmazlıklar kaldırılsın diye. Kürsü masumiyeti
dışında dokunulmazlıkların aslında kalkması lazım. Bu
özel konumda biliyorsunuz dokunulmazlık bir koruyuculuk
taşımıyor. Yasal nedenlerle diye niteliyor hukukçular. O
yüzden bir uygun formül bulmak gerekecek. Onu da doğrusu
zaman içinde bir çözüme ulaşacağını düşünüyorum.
ENVER AYSEVER
–
Ama çok kısalmış bir zamandan söz ediyoruz. Yani ben
mesela şöyle bir şey hayal ediyorum, siz az önce
söylediniz çok önemli bir değerlendirme var. Eğer Kürt
vekiller yeniden bu biçimde cezalandırılırlarsa
parlamentodan alınırlarsa toplumdaki bu gerilimi
besleyen ve giderek daha kökleyen bir kan davasına
dönmez mi? Yani halkların aralarının daha çok açılacağı,
kalplerin daha kırılacağı bir süreç başlamaz mı?
GÜLDAL MUMCU-
Aslına bakarsanız etnik kimliğe dayalı olarak bir parti
olunmuş olması öyle bir altı çizilmemiş olsa dahi böyle
olduğunun yansıtılmasını doğru bulmuyorum.
ENVER AYSEVER-
DTP için söylüyorsunuz.
GÜLDAL MUMCU-
Evet. Yani herhangi bir parti etnik kimliğe dayalı bir
parti olmuş olması çağdaşlığa uymaz diye düşünüyorum.
Partinin bir programı var, o programı da benimseyen
insanlar vardır o toplumda yaşayan sadece bu kişilerin
temsilcileri sadece bu kişilerin temsilcisiyim diye bir
şey söz konusu olamaz. Bu otomatik ayrışmaları getirir.
Doğrusunu isterseniz. Bu dediğiniz gibi gerginliklere
yol açabilir, siyasetin hüneri gerginlikleri minimize
etmek ve mümkünse ortadan kaldırmaktır. Siyaset bunun
için vardır. Hayatı, devamlı kavga devamlı toplumun
katmanlarını bir birleriyle dövüşen bir hale dönüştürmek
için değil aksine toplumun çeşitli katmanlarının
arzularını isteklerini uzlaştırmak. Demokrasi bu
demektir. O kültürü geliştirmek için vardır. Birbirine
bağırmak ve çağırmak yerine sorunun ne olduğunu sakin
bir şekilde irdelemek gerekir. Sayın Gül’ün, güzel
şeylerinin ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü güzel şeyler
nasıl bir şey?
ENVER AYSEVER-
Güzel bir şey olsa gerek.
GÜLDAL MUMCU
– Güzel bir şey..(Karşılıklı gülüşmeler) Güzel bir şey,
güzel şarkı dinlemek gibi, insanın bir birine hoş sözler
söylemesi gibi doğanın yeşermesi gibi insana rahatlık
veren şeyler mi acaba. Bilmiyorum.
ENVER AYSEVER-
Peki ilginç bir şey oldu bugün basında okudum ve bu
yönde de bir hazırlık olduğunu tahmin ediyorum
partinizle ilgili olarak. O da şu. DTP
milletvekilleriyle sizin partinizden Mesut Değer’in
görüştüğü bu görüşme isteğinin Ahmet Türk tarafından
geldiği Sırrı Sakık Bey’in de katıldığı yönünde bir
değerlendirme var. Öte taraftan sayın Baykal’ın da Kürt
meselesine yönelik dün yaptığı açıklamalar var. Sanki
CHP’nin 22 Temmuz seçimlerinden önce sözcüleri kanalıyla
çizdiği daha şahin daha milliyetçi tavır özellikle bu 22
Temmuz’dan sonra en son İstanbul’da da Kemal
Kılıçdaroğlu’nun yoksulluk üzerine çizdiği siyasetle
birlikte daha varsıllık, yoksulluk çizgisine gidecekmiş
gibi geliyor. CHP acaba değişen dünya koşullarında
devlet eşittir CHP algısı yerine daha başka bir tavır mı
getiriyor? Kürt meselesinde bir güzel şeyde CHP’den
beklenebilir mi?
GÜLDAL MUMCU-
Devlet eşittir CHP gibi bir algı yani öyle bir şey yok.
Onu tam anlayamadım.
ENVER AYSEVER-
Toplumda bizim siyasi gözlemcilerin, CHP devlet
refleksiyle davranıyor yönündeki şeye gönderme yaptım
değerlendirmeye.
GÜLDAL MUMCU-
Ama bu ülkenin sınırlarını savunmak herkese düşen bir
görev. Bunu ben öyle görüyorum. Bu ülke toprakları bir
Kurtuluş Savaşı ile sınırları çizilmiş topraklar bir
vatan ve biz hepimiz birlikte yaşıyoruz bu topraklarda.
Yani bu ülkede yaşayan herkes Türk vatandaşı denir.
Vatandaşlık kimliği böyle bir şey. Bunun etnik
kimliklere indirgemek çok yanlış bir şey. Eğer Türkiye
Cumhuriyeti’nin toprakları içinde ve sınırları içinde
yaşıyor isek bir Türk vatandaşıyız yani. Bunun etnik
kimliklerimizi ön plana çıkarmamız çok uygun düşmez.
Hepimizin bir DNA testinden geçecek hali yok. Bu tamamen
ırkçı ve faşizan bir yaklaşıma bizi götürür ki
uygulamaya bu da hoş bir şey değil, uygun düşmez. Bir
demokrasi yerleştirmeye çalışıyoruz biz bu ülkede.
Atatürk CHP’yi kurarken, verdiği bir röportajda diyor
ki, çağdaş uygarlığı hedefliyorum. Ama bir insan ömrü bu
hedefleri gerçekleştirmeye yetmez. Bu hedefleri
gerçekleştirebilmek için diktatörlükte olmaz. Atatürk’e
yönelik diktatör suçlamalarının….Bir çağdaş uygarlık
düzeyi gösteriyor ve bu çağdaş uygarlığın deminden beri
konuştuk çağdaşlık ne demek? Her insanın doğduğu andan
itibaren kadının, kız, erkek… Bütün insani haklardan,
korkulardan arındırılmış bir şekilde özgür vatandaş
olması demek ve burada hiçbir etnik kimliğe
bakılmaksızın insan haklarından tam anlamıyla
yararlanması demek ve diyor ki, insan ömrü bunu
gerçekleştirmeye yetmez onun için bir parti bir kurumsal
bir yapı olması gerekir. Hayaller tabi insan ömrü ile
kaim değil. Yapamazsınız, gelecek kuşaklar da da bu
hayallerin gerçekleşmesi için bazı kurumlara ihtiyacınız
var. CHP öyle kurulmuş bir parti. CHP ülke bütünlüğünü
koruyan ve etnik ayrımcılıktan uzak duran bir parti
olmalı. Son derece doğru bir söylemdir. Hiçbir… Her
devlet dünya üzerinde etnik kör olmak zorundadır. Hiç
kimsenin ne inancı ne nerede olduğu ne hangi köklerden
geldiği sorgulanamaz.
ENVER AYSEVER-
Buna karşı neden CHP kaç seçimdir özellikle Kürt
yurttaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerde çok başarısız
sonuçlar alıyor? Garip bir biçimde geçmişte orada
birinci parti olduğu yerlerde bile örneğin Tunceli gibi
yerlerde bazı bölgelerde MHP’nin bile gerisine düşüyor?
Bu sorunu nasıl temellendiriyorsunuz?
GÜLDAL MUMCU
– Bu birazcık oradaki ağalık sisteminin farklı bir
yapılanmanın içinde yer almayı tercih etmiş olmayı
gerektiriyor, olduğunu gösteriyor ve halkın da korkulara
boyun eğmiş olduğunu gösteriyor. Ben öyle niteliyorum.
Deminden beri konuştuğumuz çerçeve içinde buna bakarsak
bunun da somut göstergesi bu oluyor.
ENVER AYSEVER-
Yani siz parti politikalarında bir kusur bulmuyorsunuz.
GÜLDAL MUMCU-
Parti politikalarında da olabilir. Oradaki insanlar
irtibat kurarken geliştirilen çalışmalarla ilgili
doğrusu ben bir şey söyleyemeyeceğim. Onu söyleme
bilgisine sahip değilim. Fakat temel unsur ne zamanki
Halk Partisi orada, gerçekten halkla irtibat
kurabilirse toprak ağaları halkın üstündeki baskıyı halk
orada toprak ağalarının kendi üstündeki baskısını karşı
koyabilirse, korkmaz ise CHP de halkı kucaklar ise bu
konuda o zaman orda farklı açılımlar olabilir.
ENVER AYSEVER-
Olabilir mi bu önümüzdeki süreçte?
GÜLDAL MUMCU-
Neden olmasın.
ENVER AYSEVER
– Peki son iki soruya geliyoruz bir tanesi şu CHP’de
ilginç bir şey yaşandı bu en son seçimlerden önce. Sayın
Kılıçdaroğlu, halkın gönlünde büyük sevgi kazandı. Biz
İstanbul’da bunu doğal mitingler yaşanırken gördük.
Doğal bir kendiliğinden halkın sempatisini kazanan
birisi oldu fakat herkes ondan kimi çevreler hani bir
genel başkanlık yarışına girer diye beklerken sayın
Kılıçdaroğlu bu yönde bir tavır göstermedi, fakat
partide de şöyle bir değerlendirme var. Parti
yenilenecek, gençleşecek, değişecek.. Topluma yeni bir
sözleşme koyarsa CHP bu değişim nasıl olacak. Siz ne
düşünüyorsunuz ne seziyorsunuz. Gerçi parti yöneticisi
değilsiniz ama. Ne bekliyorsunuz toplumdan.
GÜLDAL MUMCU-
Bu konuda çok şey söylemem doğru olmaz Çünkü…
ENVER AYSEVER-
Toplumun ihtiyacı nedir çünkü CHP’nin bir yükselişi var
önümüzde de seçimler var. İki sene içinde…
GÜLDAL MUMCU-
Bu ülkenin geleceğe yönelik ihtiyacı uygar bir toplum
olma, demokrat bir toplum olma yolunda hızlı adımlarla
ilerleyecek ve onun önünü açacak bir iktidara sahip
olmasıdır. Bu da CHP bunu yapabilecek güce sahiptir.
Demin söyledim ya, Atatürk’ün söylediği neden CHP’yi
kurduğuna dair verdiği röportajda söylediği gibi çağdaş,
tekrar yineliyorum ama hani başta da söyledim nar
tanesi, nur tanesi annesinin bir tanesi’lerini
kıyamayan, onlara hiçbir ayrım gözetmeksizin korkusuz,
gerçekten ben bu ülkenin vatandaşıyım ve hiçbir zaman
hiçbir şekilde baskıya maruz kalmayacağım diyebileceği
bir ülke olması lazım. Bunun içinde söyledim. Ağalık
sisteminin yok olması lazım bir ölçüde deminden beri
bahsettiğim. Bu da ülke kendisi kendi bilincine erdiği
zaman bunu yapabilir. Onun için sormaktan,
sorgulamaktan, kaçınmamak lazım.
ENVER AYSEVER-
Peki şöyle kapatalım. Kırgın ve kızgın olduğunuz kimse
oldu mu bu süreç içerisinde. Kinci olduğunuzu tahmin
etmiyorum ama belleğinizin güçlü olduğunu ve ilkeleri
çok önemsediğiniz konuşmalarınızdan biliyorum anlıyorum.
Bu süreçte sizi düş kırıklığına uğratanlar oldu mu?
Genel bir tahlil yaparsanız, çünkü izleyicilerimizden
gelen e maillerin çok ciddi bir kısmı şu tabloyu ortaya
koyuyor. Şimdi hepsini okuyacak değilim ama size
paylaşayım canlı yayında. Uğur Mumcu cinayetinin
ardındaki süreçte hiç kimsenin aklında, fikrinde,
yüreğinde bu mesele kapanmamış. O görülüyor. Dolayısıyla
bu sürece yönelik başta devlet olmak üzere dostlar olmak
üzere kırgın, kızgın ya da bir arada olmak istemediğiniz
isimler var mı? Bize geldiğiniz noktadaki duygularınızı,
sınırlarınızı çizginizi bir tarif eder misiniz? Ardından
da arkadaşlar rica edeceğim görüntüleri yeniden
yayınlayalım, üzerine de hesap numarasıyla birlikte
kapatmadan önce.
GÜLDAL MUMCU-
Şimdi bazen hayal kırıklıkları yaşadım, yaşamadım
diyemem. Ama baştan da söylediğim gibi şunu yaptım
öfkelerimi sorguya dönüştürdüm ve bunu başta da
söylediğim gibi bunu öneriyorum herkese isyanı da
dirence dönüştürdüm. Bunları yapıldığı sürece insan
olabileceğimiz daha iyi toplumu elde edebileceğimizi
düşündüm. Çünkü bunları sormazsanız, sorgulamazsanız
arkasında durmazsanız hiçbir zaman daha iyi toplum
ortamını hake edemeyiz. Bize daha önce çok güzel bir
şekilde sunuldu. Fakat deminden beri anlattığımız
çerçeve içinde bizim elimizden önce yavaşça sonra hızla
çekiliyor. Bunun için de mücadele etmemiz gerekiyor.
Yorgunluğa, yılgınlığa, ufak tefek bazı şeylerle
karşılaştığımız zaman bırakmaya hiçbirimizin hakkı yok.
O yüzden…
ENVER AYSEVER-
Kırgınlıkların üzerini çektim diyorsunuz..
GÜLDAL MUMCU-
Gereksiz görüyorum. Yapacağımız mücadelenin önünde bizi
aşağıya çekecek her türlü olumsuz duyguyu bırakmayı
bilmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.
ENVER AYSEVER-
Evet. Bir şey anımsatayım. Beni çok şaşırttı siz takip
edebildiniz mi bilmiyorum. Hafta başında tiyatrocuların
bir yürüyüşü oldu Galatasaray’dan Taksim’e kadar. Daha
çok Türkiye’de olup bitenlerle ilgili olarak seyirci
kalmayın.. O günden sonra çok ilginç iki tane yazı
okudum hakikaten ben o günün içinde olan ve yayın yapan
birisi olarak. Bir tanesi Habertürk yazarı Nihal Bengisu
Karaca… Karaca yazısında neredeyse çok hakarete varan
bir tutum vardı ve tiyatrocuları cahillikle suçlamıştı.
GÜLDAL MUMCU-
Cahillik olarak neyi nitelemiş?
ENVER AYSEVER-
Yani Ulu Önder’e gitme süreci ve kendisi gibi
olmayanları reddeden bir tavır olarak görmüş
tiyatrocuların tavrını.
GÜLDAL MUMCU-
Bu red değil aslında deminden beri bahsettiğimiz şeyler
reddetmek değil. İşin boyutlarını ve nasıl olması
gerektiğinin tartışması yani herkesin ağzında bir çağdaş
ve uygar bir toplum hani bu sivil toplum dediğimiz
çağdaş toplum demek tekrar onun altını çiziyorum. Uygar
toplum gereklerini yerine getirmemiz söyleniyor. Uygar
toplumun ne olduğu konusunu tartışırken hiçbir zaman bir
uygar toplum diğerini ötekileştirmez. Neden öyle
olduğunu sorgular bunun düzgün hale gelebilmesi için
neler yapılması gerektiğinin tedbirini alır. Yani biz
kendi kendimizi devamlı kanatan bir toplum haline
dönüşmememiz lazım. Onu derhal düzeltmek durumundayız.
ENVER AYSEVER-
İzninizle programı kapatacağım ama şu son iki üç
dakikada size bir şey sormak istiyorum. Çünkü Um-Ag’a
bağlayacağım meseleyi. Uğur Mumcu’nun toplumda yani her
gazetecinin her yazdığı yazısı mutlaka doğru
olamayabilir hataları olabilir ama büyük oranda toplumda
haklı davaların peşinden koşan karanlıkların üzerine
giden bir gazeteci anlayışı vardı. Dolayısıyla büyük
oranda da herhalde yanılmamıştır Uğur Mumcu toplum bunu
böyle kabul etti. Şimdi bir kere gazete okuyor musunuz?
Köşe yazarları vs yoksa mesafeli duruyor musunuz?
GÜLDAL MUMCU-
Okuyorum tabi. Ama bazen atladıklarım oluyor.
ENVER AYSEVER-
Peki şimdi ben son günlerde bir şey görüyorum ve bu beni
çok endişelendiriyor açıkçası. Geçen gün Kanal 7’de
gördüm. Mustafa Karaalioğlu ile Akif Beki oturmuş
arkalarında da vtr’lerle korkunç derecede saldırgan bir
üslupla insanları irdeliyorlar. Ve bu irdelemede bence
ironi değil artık hakarete varan… En son Türkan
Saylan’ın cenazesiyle ilgili olarak bunu yaptılar. Çok
trajik geldi bana bu. Allah aşkına çağdaş gazeteciliğin
ölçütü nedir? Birisinin Başbakanın sözcülüğünü yaptıktan
sonra ben gazeteciyim diye ortaya çıkması ne kadar
inandırıcı olur. Medyadaki köşelerini saldırgan bir alet
olarak kullananlar örneğin bizim Akşam Gazetesi’nin
üçüncü sayfasında yazan Atılgan Bayer benim tiyatrocu
dostlarıma ve bana o da Nihal Bengisu Karaca gibi son
derece saldırgan bir üslup kullanmış. Bu gazetecilikte
var mıdır, bir insanı doğrudan hedef almak. Ne
söyleyeceksiniz?
GÜLDAL MUMCU-
Bir kere gazeteci gerçekleri ortaya koymakla yükümlüdür.
Bir kamu görevi yapıyor, toplumsal görev yapıyor. Gerçek
neyse onu öğrendiği gerçekleri halkla paylaşmak
durumundadır ve bir olayın arkasındaki gerçeği bulana
kadar da onu irdelemekle sorumludur. Yani esas görevi
bu. İkinci görevi de.. Halkıyla öğrendiklerini, halkla
paylaşması. Bunu yapmazsa zaten gazeteci olamaz.
İkincisi de bunu yaparken tabi ama hakaret etmeyecek,
özel hayata karışmayacak. Özel hayat Uğur’un hiç
girmediği bir alandır. Özel hayatını bu toplumu
ilgilendiren konularda yapılan bütün siyasi ve yolsuzluk
davalarıyla ilgilenmiştir. Bütün siyaset şeyleriyle…
İkincisi de otoritelere karşı boyun eğmemesidir.
Gazeteciliğin en temel noktalarından biri de budur. Yani
İngilizcesi “embeded” biliyorsunuz çok yakından.
Türkçe’ye onu “besleme” diye çeviriyorlar. Şimdi de
belki yandaş ne kadar ona uygun bilmiyorum, belki de
uygun. Yani bir kesim.. Yani besleme bir basın
olunmaması gerekir. Egemen güçlerin iktidarın,
tehditlerine ve onun yönlendirmesiyle çalışan kişiler ne
kadar gazeteci olur, onu da bilemiyorum.
ENVER AYSEVER-
Şimdi biz gazeteci deyince ben çocukken de bu isimleri
bilirdim sonrada öğrendik bu insanlar zaten büyük
isimler. Abdi İpekçiler, Örsan Öymen’ler, Uğur
Mumcu’lar, Cumhuriyet’in o zamanında Ekmekçi vardı,
Mehmet Kemal vardı. Eskiden toplum bu insanlara itibar
ederdi. Böyle gidilirdi. Şimdi ama gelip baktığımızda
toplumun yazan insanları Türkiye’nin sosyolojik yapısı
değişirken, gazetecilik profili de değişiyor mu sizce.
GÜLDAL MUMCU-
Belki yani şöyle bir şey oluyor galiba. Bilgi ve kültür
giderek sığlaşıyor. Araştırma giderek zayıflıyor. Hemen
hemen hiç yok ve daha çok kulaktan dolma günü birlik
olaylarla iş döndürülmeye çalışılıyor. Sığlık insanı
hakarete doğru döndürür. İnsan bilgi sahibi olunca daha
derinleşince daha hoş görülü ve neyin ne olduğunu düzgün
bir şekilde anlatabilme becerisine sahip olur diğer
türlü yani sadece hakaret üstüne bir kurgu yapmak
durumunda kalırsınız. Bu da aynı zamanda bir de şunu
getiriyor. Bir de baskı yapmayı getiriyor. Terörize
etmektir sadece.
ENVER AYSEVER
– Yayından önce söylediğiniz bir şey aklıma geldi. Ben
bu yayında onu anmadan bitirmek istemiyorum. Son soruya
geldik. Duygulandığım bir mesele, bir durum olduğu için
izleyicilerle paylaşacağım. Sevgili seyirciler Uğur
Mumcu sağlığında her baba her anne gibi çocuklarına çok
düşkündü. Değil mi yanlış söylemiyorum.
GÜLDAL MUMCU-
Evet.
ENVER AYSEVER-
Uğur Mumcu Türkiye’de efsane bir gazeteci. Asık suratlı
sert yazılar yazan birisi gibi görünmesine rağmen
bildiğim kadarıyla müthiş mizah yeteneği olan ve gırgır
bir insanmış. Çok eğlenceliymiş yani ben çevresinden
tanıyorum. Bir çok insanın yanlış bildiğini öğrendiğim
aslında Uğur Mumcu öldürüldükten sonra da çocuklarına
kendisi bakmış. Bunu da buradan söyleyelim. Nasıl baktı
Uğur Mumcu çocuklarına öldüktün sonra bunu da bir
anımsatalım. Bunun da kayıtlara geçmesini istiyorum
açıkçası.
GÜLDAL MUMCU-
Tabi kitapların satışından elde ettiğimiz telif
haklarıyla.
ENVER AYSEVER-
Yani siz öldükten sonra aslında Uğur Mumcu’nun
kitaplarının gelirleriyle ayakta kaldınız.
GÜLDAL MUMCU-
Evet. Hala da öyle.
ENVER AYSEVER-
Hala da öyle. Size çok teşekkür ediyorum.
GÜLDAL MUMCU-
Ben teşekkür ediyorum.
ENVER AYSEVER-
Bunun bilinmesini çok istedim. Çünkü yazıyla uğraşan
insanlar için hepimiz için hayattaki en büyük şey biz
yok olduktan sonra da çocuklarımıza bakabilecek ve
gururla taşıyabilecek bir soyadı bir eser bırakmaktır.
Ben iki çocuğunuzu da iyi tanıyorum ve hakikaten
Türkiye’nin geleceği açısından da önemli isimler. Çok
teşekkür ediyorum. Meclis’te bulunmanız Türk demokrasisi
açısından da fevkalade önemli olduğunu düşünüyorum.
Meclis’te daha çok ve demokratik kültüre katkı yapacak
kadınlar olmasını da diliyorum açıkçası.
GÜLDAL MUMCU
- Bende bu dileğinize katılıyorum ve çok teşekkür
ediyorum beni çağırdığınız için.
ENVER AYSEVER
– Sevgili seyirciler sayın Güldal Mumcu’yu ortalama bir
senelik mücadele sonucunda yayına çıkmaya ikna ettim.
Dolayısıyla bundan dolayı da kendisine sevgim ve saygım
büyük. Çünkü insan bazen bazı değerleri önemsiyor. Uğur
Mumcu’nun eşi olması itibariyle uzaktan sevgi duyduğumuz
bir insanın parlamentoda olması, birileri görüşlerine
katılsa da katılmasa da faydalıdır. Hiç değilse
çoğulculuğa katkı yapmıştır. Bugünden çıkan bence en
önemli mesele sayın Mumcu’nun bir başka kötü cinayetin
ardından kalan bir eşe Rakel Dink’e söylediği sözlerden
bir tanesidir. O da tanışmasak da biz aynı acının ortak
insanlarıyız demesidir. Bunu fevkalade önemsiyorum ve
içimden geçende şu Türkiye’ninTürk- Kürt çatışmasına
doğru gitmesi için uğraşan çevrelerin önüne set
çekebilecek insanların da Uğur Mumcular, Rakel Dinkler,
Hablemitoğulları ve çocuklarını, eşlerini yitirenlerin
anaları olduğunu düşünüyorum. Çünkü vicdanlarda
birbirimizi bağışlamazsak vicdanlarda birlikte yaşama
irademizi tekrar yüksek sesle söyleyebilecek bir ortama
gelmezsek toplum mühendislerinin yaptığı tasarımlarla
emperyal güçlerin yaptığı tasarımlarla Türkiye’nin bir
yere varması mümkün değil. Bizim coğrafyamız kritik bir
coğrafya. Son bir not. Pazartesi günü tiyatrocular
yürüdü. Bu tiyatrocular Türkiye’nin aydınlık
insanlarıydı. Köşelerinden bu insanları tanımadan
hakaret eden gazeteci arkadaşlara buradan çağrı
yapıyorum, insaf!. O insanları seyrederek biz büyüdük.
Bari onların tarihi kişiliklerine saygı duyun. Hepinize
iyi sabahlar hoşça kalın.
*******son******* |