<%@LANGUAGE="JAVASCRIPT" CODEPAGE="1254"%> Ş. Güldal Mumcu : İzmir I. Bölge Milletvekili Adayı
Anasayfa   l   Biografi   l   Haber Arşivi   l   Köşe Yazıları   l  Röportajlar   l   Konuşmalar   l   Linkler  l  Bölge ve Adaylar

 

TBMM BAŞKANVEKİLİ GÜLDAL MUMCU, CUMHURİYET GAZETESİ İMTİYAZ SAHİBİ İLHAN SELÇUK’UN VEFATI NEDENİYLE BİR MESAJ YAYINLADI

21 Haziran 2010

Mumcu’nun mesajı şöyle:

“Yaşamı boyunca, çağdaş Türkiye ideali için mücadele eden, tüm yasaklamalara ve baskılara karşın ideallerinden ödün vermeyen, adı Cumhuriyet gazetesiyle olduğu kadar, tam bağımsızlıkla, halkçılıkla, laiklikle, devrimcilikle ve cumhuriyet değerleriyle özdeşleşmiş, ülkemiz gazeteciliğinin ‘abisi’ İlhan Selçuk’u yitirmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyim.

İlhan Selçuk, toplumumuz, gazetecilik dünyası ve elbette Cumhuriyet gazetesi için büyük bir kayıptır. Gece yarısı tutuklanıp, akıl dışı bir suçlamayla, hukuk kurallarının hiçe sayıldığı bir davanın sanığı haline getirildiği düşünülünce, aramızdan ayrılması bize daha çok acı vermektedir.  Ancak o, kendisine, ilerlemiş yaşında reva görülen bu hukuka aykırı uygulamaya, yine hukukla karşılık verip; kendisini hayali suçlamalarla mahkum etmek isteyenlerin mahkum edilmesini sağlayarak, herkese hukuka ve akla inanmanın ve bu doğrultuda mücadelenin en güzel örneğini vermiştir.

Bu duygu ve düşüncelerle ailesinin, Cumhuriyet ailesinin, Türk basınının ve dostlarının acılarını paylaşır, başsağlığı dileklerimi sunarım.”

 

TBMM BAŞKAN VEKİLİ ŞÜKRAN GÜLDAL MUMCU’NUN

“23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI” MESAJI

23 Nisan 2010

 

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türk halkının kurtuluş mücadelesinde, “önce Meclis” diyerek 23 Nisan 1920’de kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşımızı yönetmiş, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş ve devrimleri gerçekleştirmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, en zor koşullarda bile Meclis iradesinin önemini “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle ortaya koymuştur. Bu anlayış dayatma zihniyetini reddeder, milletin ortak aklını esas alır.

TBMM’nin varlığı, 23 Nisan’ın Çocuk Bayramı ilan edilmesiyle, toplumumuzun geleceği ve ülkemizin güvencesi olan çocuklarımıza bir armağan olarak bırakılmıştır. Bu armağanla, ülkenin yarınlarında söz sahibi olacak çocuklarımıza, ülkemizin geleceği de emanet edilmiştir.

Çocuklarımızın bugün ve yarınlarında başarılı olabilmeleri, “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” ilkesi çerçevesinde; çağdaş eğitim olanaklarının geliştirilmesi, sağlıklı yaşam koşullarının oluşturulması ve laiklik bilincinin yerleştirilmesi ile mümkündür. Bu anlayışın gerçekleşmesi ve yerleşmesinde kuşkusuz en önemli sorumluluk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir.

Bu sorumluluk bilinciyle, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 90. yıl dönümünde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasına önderlik eden Mustafa Kemal Atatürk ve mücadele arkadaşları başta olmak üzere, ulusal kurtuluş hareketimiz için canını verenleri şükranla anıyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

 

TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’un vefatı nedeniyle bir mesaj yayınladı.

Özok’un vefatının, demokrasi ve hukuk mücadelesi için önemli bir kayıp olduğunu ifade eden Mumcu, “Yaşamı boyunca hukukun üstünlüğünü vazgeçilmez en yüksek ilke olarak kabul eden Özok’u saygı ve minnetle anıyorum. Türk devrimi ve laik Cumhuriyetimizin kazanımlarından yaşamı boyunca ödün vermeyen Özok’a Allah’tan rahmet, Türkiye Barolar Birliği’ne, ailesine ve sevenlerine sabır ve başsağlığı dileklerimi iletiyorum.”

 

TBMM Başkanvekili ve CHP İzmir Milletvekili

Güldal Mumcu

KADIN VE SİYASET

27 Mart 2010

 

 

Sevgili Sivaslılar,

Cumhuriyetimiz, ilk adımı Samsun’da atmışsa, Erzurum ve Sivas kongreleriyle de koşmaya başlamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi de bu koşudaki yerini, Sivas Kongresini ilk kurultayı kabul ederek almıştır.

Sizlerle, Cumhuriyet Halk Partisinin devrimcilik, halkçılık, cumhuriyetçilik, devletçilik, laiklik, milliyetçilik ilkelerinin temellerinin atıldığı ve ilk büyük kurultayı olarak kabul edilen Sivas Kongresi’nin yapıldığı bu güzel ve tarihi kentte buluşmaktan mutluyum.

Sivas’ın, ülkemizin en eski, en zengin tarihe sahip kentlerimizin başında geldiğini biliyorum. Buralarda ilk yerleşmelerin Milattan Önce 5000’lere kadar uzandığı söyleniyor. Perslerden, Romalılardan, Selçukluya, Osmanlıya kadar kimler gelip geçmemiş ki… Eretna Beyliği, Kadı Burhaneddin, Danişmendoğulları Beyliği.... Derken Osmanlı’nın da en büyük eyaletlerinden biri olmuş. Çok doğal olarak, bütün bu uygarlıkların izleri, adeta bir açık hava müzesi haline getirmiş Sivas’ı. Medreseleriyle, camileriyle, köşkleriyle, konaklarıyla, hanlarıyla…

Çok büyük bir halk kültürü zenginliğine de sahipsiniz. Pir Sultan’dan Aşık Veysel’e, Kul Mustafa’ya, Ruhsati’ye kadar… Sazınızla sözünüzle…

Balıklı Kaplıcanız, Çermikleriniz, dağlarınız, yaylalarınız var. Zengin bir turizm potansiyeline sahipsiniz. Merkezde vagon fabrikanız, Divriği’de demiriniz, termik santraliniz, linyit işletmeniz var.

27 bin öğrenci kapasiteli büyük bir üniversiteniz var: Cumhuriyet Üniversitesi… Ama öğretim üyesi sayısı pek yeterli görünmüyor.

Okullaşma oranı yüzde 60, 70’lerde, okuma yazma oranı yüzde 90’larda.

Ama işsizlik ciddi bir sorun olarak dikkat çekiyor. Yıllar içinde dışarıya göç veren bir kent haline gelmiş Sivas. Öğrencisizlik yüzünden kapalı tutulan köy okulları, harita üzerinde resmen var göründüğü halde içinde kimsenin yaşamadığı köyleriniz bulunduğunu öğrendim.

Kısaca 650 bin nüfuslu bir il olarak, daha fazla ilgiye, daha fazla yatırıma, daha fazla sanayi tesisine ihtiyacınız var.

1950’ye kadar, özellikle erken Cumhuriyet, yani Atatürk döneminde Cumhuriyet idealinin, devrimlerinin başkenti olarak görülüp, çeşitli yatırımlarla ödüllendirilen, türlü siyasi, kültürel, sosyal faaliyetlerle özellikle öne çıkarılan Sivas’ın 1950’lerden sonra doğru dürüst yatırım almadığı, adeta bilerek ihmal edildiği de çok açık. Hatta, bırakınız yeni yatırımı, mevcut yatırımlar da başka kentlere taşınmış. Örneğin Cer Atölyesi dediğiniz fabrika Turgut Özal döneminde Malatya’ya, Askeri Dikimevi 1 yıl önce İstanbul’a nakledilmiş. Özellikle son AKP iktidarı döneminin bu noktada çarpıcı bir özelliği var. AKP Sivas’a bu uygulamayı, kendisine en çok oy desteği veren kentlerden biri olduğu halde reva görmüş. Sizi işsiz ve aşsız bırakmış.

Neden? Sakın bir intikam alma söz konusu olmasın?!.. Sivas Atatürk döneminde neden adeta ödüllendirilmişti? Atatürk’e, Sivas Kongresine büyük bir içtenlik ve coşkuyla ev sahipliği yaptığı, bu nedenle de Cumhuriyet’in doğduğu kent olarak görüldüğü için… Değil mi?..

Kanaatimce aynı gerekçe, 1950’den sonra Sivas’ın bilerek ihmal edilmesi, hatta elindekilerin alınması için de geçerlidir. Değil mi ki 90 yıl önce Atatürk’ü bağrınıza basıp üç ay ağırladınız, ne kadar oy alırlarsa alsınlar 90 yıl önceki büyük konuğunuzu ve büyük ev sahipliğinizi unutmuyorlar.

Bunu unutmadıklarını, 1993’e kadar bir güzelim türkü olarak bildiğimiz, sonra bir ağıta dönüşen Madımak vahşetiyle gösterdiler. Pir Sultan Abdal Şenlikleri için kente gelen sanatçı, ozan ve halk oyuncularından 37’si Madımak oteline saldıran gözü dönmüş, insanlıktan nasibi olmayan, Cumhuriyet, laiklik ve Alevi düşmanı faşist kökdendinciler tarafından diri diri yakıldı. Yüreğimiz hala yanık.

Düşünenlerin, düşünerek üretenlerin, sanatçıların öldürülmemesi, hiç değilse öldürülenlerin unutulmaması benim 17 yıldır en büyük dileğim. Bu nedenle, “Allah” adını anarak 37 canın diri diri yakıldığı o yerin, bu vahşeti unutturmak istercesine lokanta, park değil, onların hiç unutulmamasını sağlayacak bir müze haline getirilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü Cumhuriyetin aydınlanmasının ana rahmi diyebileceğimiz bu güzelim kent, bu gerici vahşetle anılmayı hak etmemiştir. Cumhuriyetle, Atatürk’le Alevilik arasında doğrudan bir paralellik kuran eylemcilerin asıl amacı da zaten Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti yakıp yıkmaktı. Madımak’ı yakanlar bunu açıkça “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” diye ifade etmekten çekinmemişlerdi. Öyleyse orası bu vahşeti gerçekleştirenler için sonsuza kadar bir ayna işlevi görmelidir.

Bu vahşeti gerçekleştiren ve arkasında duranlar bilmeliler ki, Cumhuriyeti yıkmaya güçleri hiçbir zaman yetmeyecektir. Cumhuriyetin temellerinin atıldığı bu güzel, bu cesur ve kahraman şehir, bu vahşeti hiçbir zaman kabul etmeyecek, bunun sorgulamasını yapmaya devam edecektir. Bu vahşet, hiçbir zaman gerçekleştirenlerin yanına kar kalmayacaktır. Bu nedenle, bu otelin bulunduğu yer lokanta olamamıştı; park da olmayacaktır. Vahşetin izlerini tarihten silemeyeceklerdir. Müze yapılmalıdır; çünkü tarihin belleğine kayıt düşülmesi gerekir. Unutmamalıyız ve unutturmamalıyız. Bu vahşetleri tekrar yaşamak istemiyorsak, belleğimizi taze tutmalıyız. Sivaslılar olarak sizden şahsen, müze yapılması fikrine sahip çıkmaya devam etmenizi ve bu talebinizin arkasında sonuna kadar durmanızı bekliyorum. Bu konuda bana düşen ne varsa ben de hep sizin yanınızda olacağım.

Evet onlar unutmuyorlar. Ama biz de yaşadıklarımızı sorgulamayı ve sorumluluklarımızı unutmuyoruz. Onlar yıkmak istiyorlar. Biz ise yaşatmak... Onlar işsiz ve aşsız bırakıyorlar, biz insanlığın ve çağdaşlığın bir gereği olarak Sivas için iş ve aş projeleri üretiyoruz. Ve sizlerden burada temelleri atılan  Cumhuriyet Halk Partisine bu projeleri gerçekleştirmesi için desteğinizi bekliyoruz.

Atatürk Cumhuriyetinin, devrimlerinin en belirgin özelliklerinden biri, kadın erkek eşitliğine verdiği önemdir. Hangi toplum kesimine mensup olursa olsun hakları kısıtlı, hatta hiç olmayan kadınları hak sahibi yapmasıdır. Kadının toplumda eşit söz sahibi birey haline gelmesini de bu devrimlerin en büyüklerinden olan laiklikle sağlamıştır.

Atatürk;

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözüyle “cumhuriyetçilik” ilkesini;

Din ve dünya işlerini ayırarak “laikliği”;

Bir toplumu padişah köleliğinden kurtarıp, çağdaş bir devletin çağdaş yurttaşı haline getirerek “devrimciliği”;

Bir ümmetten, bir ulus yaratarak “milliyetçiliği”;

Hiçbir sermaye birikiminin olmadığı bir ortamda, yoktan var edilen bir ülkenin bağımsız bir ekonomi ile kalkınabilmesi için “devletçiliği”;

Bazı sınıf ve zümrelerin ekonomik ve toplumsal imtiyazlarını kaldırıp halkın yönetimde söz sahibi olmasını sağlayarak “halkçılığı” gerçekleştirmiştir. Bütün bu ilkelerin gerçekleşmesi sürecinde Atatürk’ü Ankara’ya gidinceye kadar üç ay ağırlayan, Cumhuriyet Halk Partisinin ilk kongresi olan o büyük toplantının yapıldığı, Cumhuriyet’in kurulduğu kent olması, Sivas’ı öncü kentlerden biri haline getirmektedir.

Sizlerin de çok iyi bildiği gibi Sivas Kongresi, Mustafa Kemal'in Amasya Genelgesi'ni açıkladıktan sonra yaptığı bir çağrı üzerine, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra işgale uğrayan Türk topraklarını kurtarmak ve Türk ulusunun bağımsızlığını sağlamak için çareler aramak amacıyla seçilmiş ulus temsilcilerinin bir araya gelmesiyle Sivas'ta, 4 Eylül 1919 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşmiştir.

Görüşmeler sonucunda: 1) Milli sınırlar içinde vatanın bir bütün olduğu ve ayrılamayacağı, 2) Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, milletin birlik olarak kendisini savunacağı ve direneceği, 3) İstanbul Hükümeti, dışarıdan gelecek bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve kararın alındığı, 4) Kuvayı Milliye'yi tek kuvvet olarak tanımanın ve milli iradeyi hakim kılmanın esas olduğu, 5) Manda ve himayenin kabul olunamayacağı, 6) Aynı gaye ile milli vicdandan doğan cemiyetlerin " Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti " adı altında birleştirildiği, 7) Milletimizin çağdaş gayelerin büyüklüğüne inandığı; teknik, sınai ve iktisadi durumumuzu ve ihtiyacımızı değerlendireceği, 8) Kutsal maksadı ve genel örgütü idare için bir Heyet-i Temsiliye seçildiği, kabul ve ilan edilmiştir.

Sivas Kongresi'nde alınan kararlar, daha önce gerçekleştirilen Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek tüm ulusu kapsayacak hale getirmiş ve yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşuna temel olmuştur.

Toplumun her kesiminde kadın erkek eşitliğine yürekten inanan Mustafa Kemal Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı için kendisine öncü bir kent olarak seçtiği Sivas’ta, onun kadın devriminin bugünkü durumunu tartışmanın çok anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Dünya nüfusunun yarısı erkekse yarısı da kadındır. Türkiye’de de bu böyledir. Sayılarda ve doğada gördüğümüz bu eşitliğin, yönetime, siyasete de yansıması gerekir. Bakınız, Büyük Önder Atatürk 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada neler söylüyor:

“Bir sosyal topluluk, bir millet kadın ve erkek denilen iki tür insandan oluşur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını geliştirelim, diğerine müsamaha edelim de kitlenin bütünü ilerletilebilmiş olsun!.. Mümkün müdür ki, bir insan topluluğunun yarısı toprağa bağlı kalırken diğer bölümü gök yüzüne yükselebilsin!.. Şüphe yok, gelişmenin adımları … iki cins tarafından beraberce, arkadaşça atılmalı, gelişme ve yenilik alanında birlikte, kesin bir tavır alınmalıdır. Ancak böyle olursa devrim başarılı olacaktır.”

Atatürk’ün bu tertemiz anlayışı bu şekilde uygulanıp gelişebilseydi, “fazla söze ne hacet…” deyip konuşmayı burada bitirebilirdik.

Oysa bütün dünyada insanlık, erkeğiyle kadınıyla büyük sorunlar yaşıyor. Ekonomik kriz nedeniyle yaşıyor… İnsanın insanı sömürmesi nedeniyle yaşıyor… Savaşlar dolayısıyla yaşıyor… Gericilik nedeniyle yaşıyor… Gelenek baskısıyla, din baskısıyla yaşıyor…

Dünyada İslami rejime sahip ülkelerde yaşayan kadınlar, ülkemize öykünürken, bu hakları çoktan elde etmiş Türkiye Cumhuriyeti kadınlarının ise, daha seçme seçilme hakkına bile sahip olmayan kadınlara özenmeleri gerçekten acıdır.

Gelenek ve din baskısı Ortadoğu ve Uzak Asya’da kadınları toplumsal yaşamdan koparıp evin dört duvarına mahkum etmekte. Ülkemizde de AKP iktidarı, kadınların özgürlüğünü türbana indirgeyip, onların dört duvar arasına sıkışıp kaldığı gerçeğini gözden kaçırmaya çalışmaktadır. 

Bu noktada, çok rahatsız edici bir iki yüzlülüğe dikkatinizi çekmek istiyorum. Biliyorsunuz, AKP iktidarı, bir özgür tercih, bir hak olarak türbanın kamusal alana girmesi için ülkenin temel değerlerini alt üst etmeye uğraşmaktadır. Ama “en az üç çocuk… kadının yeri evidir” dayatması da aynı iktidar sahiplerine ait. Dışarı çıkmasını türban şartına bağlayarak kadını aşağılıyorlar; özgürlüğü ve inancı türbana indirgeyerek özgürlük kavramının içini boşaltıyor, inanca saygısızlık yapıyorlar.

Türban dayatmasının demokrasiyle bir ilişkisinin bulunmadığı gerçeği sadece bizim Anayasa Mahkememiz ve Danıştayımızca değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Fransa başta olmak üzere başka ülke mahkemeleri tarafından da kabul edilmiştir. Bu mahkemeler, türbanlarına izin verilmediği için kendilerine başvuranlara, bu tür yasakların amacının onların özgürlüğünü kısıtlamak olmadığını belirtmektedir.

Yargıtay 4. Hukuk ve 8’inci Ceza Dairelerinin, Danıştay 8’inci Dairesinin aldığı kararlarda, türbanın yüksek öğretim kurumlarında serbest sayılan kıyafet kapsamında düşünülemeyeceği, türbanın demokratik bir hak olarak kabul edilemeyeceği, laiklik ilkesine karşı zaman zaman başkaldırı simgesi olarak kullanılan türbanın kamusal alanda yasaklanmasının hukuka aykırı olmadığı belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1993’ten itibaren aldığı bütün kararların gerekçelerinde hep aynı noktalara işaret etmekte, Dinsel simgelerin herhangi bir yer ve biçim sınırlaması olmaksızın sergilenmesi, sözü geçen dini uygulamayan ya da başka bir dine mensup öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceğine dikkat çekmekte, türban dahil dinsel simgelerin hepsini yasaklamaktadır

Hatırlayacağınız gibi zamanın dışişleri bakanı olan bugünkü Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi de, Avrupa mahkemelerinden arka arkaya çıkan bu tür kararlar üzerine, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açtığı türban davasını geri çekmek zorunda kalmıştı.

Bütün bu mahkeme kararları, bize çağdaş uygarlığı hedef gösteren Mustafa Kemal Atatürk’ün ne kadar haklı, ne kadar uygar ve uzak görüşlü olduğunu göstermektedir. Toplumu ortaçağa götürmek isteyenler ise zamanı tersine çeviremeyeceklerdir.

Bu ülkenin başbakanı, kadınlara “en az üç çocuk doğurun” diyerek doğuracağı en az çocuk sayısını dikte etmeye kalkıyor. Ailelerin özgür iradelerine saygısızlık yapıyor. Bu faşizan bir yaklaşımdır. Kadın Milli Eğitim Bakanımız, üst düzey yönetim kadrolarına kadınların başvurmamasına hayret ediyor. Oysa kadını çalışma hayatından dışlama programını kendi iktidarı uygulamaktadır.

Bunu nasıl mı yapmaktadır?!.. Kamu kurumlarında var olan kreşleri kapatarak…  Çalışma hayatındaki kadınları çeşitli biçimlerde taciz ederek veya edilmesine göz yumarak… Bundan şikayet edenleri “öyleyse git evinde otur” diye azarlayıp istifaya zorlayarak…

Kadını çalışma hayatından sileceksin; sokağa türbansız, neredeyse yanında bir erkek bekçi olmadan çıkartmayacaksın; doğuracağı çocuk sayısını dikte edeceksin; sonra da özgürlük diye sadece türbanı dayatacaksın!..

Bundan daha büyük bir iki yüzlülük düşünülemez!

Öte yandan aile içi şiddet, ailenin bütün fertlerini ama özellikle kız çocuklarını ve kadınları yoğun biçimde etkiliyor. Kız çocuğuna hamile kaldığı için burnu ve kulağı kesilen kadını anımsayınız. Kız çocuk daha ana karnında şiddete uğruyor. Anne ise bu şiddeti, daha doğrusu erkek çocuk doğurmadığı için aşağılanmayı zaten en baştan hak etmiş olarak kabul ediliyor.

Ama bilimsel gerçeklerin gösterdiği ve sizlerin de bildiği gibi, eğer bir kusur olarak nitelenecekse, erkek çocuğun olmaması, kadının değil erkeğin kusurudur. Kendilerinden kaynaklanmayan sorunların bile sorumluluğu kadınlara yüklenmekte, şiddet kullanmak için her şey bahane edilmektedir.

Türkiye'de aile içi şiddet konusunda ulusal düzeyde ilk kapsamlı bilimsel saha çalışması ancak 2008 yılında yapılabilmiş. Araştırmaya göre, evde şiddet gören kadınların oranı yüzde 42.

Nüfusumuz son sayımlara göre 72 milyon. Bunun yüzde 49 onda 7’si kadın. Yüzde 50 nokta 3’ü erkek. Yani yaklaşık 36 milyon kadının 15 milyonu şiddete maruz kalıyor.

Şiddet gören kadınlar, şiddet görmeyenlere kıyasla intihara 4 kat daha fazla teşebbüs  etmiş. Şiddet gören kadınların yarıya yakın bölümü, maruz kaldığı şiddeti görüşme öncesinde kimseye anlatmadığını söylemiş. Yani “saklanan bir sorun” söz konusu.

İşin daha vahim bir yanı da var. Kayseri'de yapılan bir araştırmaya göre, “Şiddet görmenize neden olan faktör nedir” sorusuna verilen  yanıtların yüzde 38.6'sında kadınlar kendilerini suçlu görüyor. Kadınların azımsanmayacak bir kesiminde evde şiddete maruz kalmalarını haklı bulan, bunu içselleştiren bir bakış hakim.

Demek ki şiddet toplumda benimsenen bir olgudur. Bunun en güzel örneğini ise Kadın ve Aileden  Sorumlu Devlet Bakanı vermektedir. Aşkı Memnu dizisini toplumun aile yapısını bozduğu, ahlaka aykırı olduğu için eleştiren kadın bakanımız, en çok izlediği dizinin ise her an birilerinin öldürülüp vahşice dayak yediği Kurtlar Vadisi olduğunu söylemiştir. Bir kadın olarak şiddeti bu kadar olağanlaştırması bir yana, Bakana göre aile yapısını şiddet değil, aşk bozmaktadır; adam öldürmek ve şiddet aile yapısına ve ahlaka aykırı değildir, ama aşk aykırıdır.

Öte yandan, kadının ekonomik bağımlılığına ek olarak feodaliteden ve tutucu toplum yapısından kaynaklanın aile içi şiddetin yanı sıra ensest, yani aile içi cinsel ilişki var. Kan davası var, töre cinayetleri var. Geçtiğimiz aylarda, siyahlar giyip Dicle nehrine atlayarak intihar eden dört kız kardeşin hangi nedenle intihar ettiği tam anlaşılamadı; ama yoğun aile baskısı ve hatta ensest şüphesi var. Batman’da genç kızlar hayatlarının baharında intihar ediyorlar. Bu intiharların da altında benzer nedenler olduğu düşünülüyor.

Böyle bir ortamda aileler, ahlakı bozulur diye kız çocuklarının hiç okutmak istemiyorlar. Baştan beri vurguladığımız üzere, aileleri ve kızları baskı altına almanın bir yolu olarak din olgusu kullanılıyor. Kızlarımızın kafalarını, hem içinden hem dışından kapatıyorlar. Devlet, ailelerin bu anlayışını kırmak yerine, kız çocuklarını, imam olamayacakları biline biline, ahlakları bozulmasın, dinlerini öğrensinler diye, sistemli olarak imam hatip okullarına yönlendirmektedir. Aynı devlet politikası, imam hatiplerin çoğalmasına paralel olarak,  Türkiye’nin bir İslam devleti olması yolunda tarikatların da önünü açmıştır.

Toplumu tarikatların ve cemaatlerin, hurafelerin oluşturduğu geleneklerle yönetmek isteyenlerin yol açtığı ve basına yansıyan dehşet verici en son marifet, 17 yaşındaki Adıyamanlı Medine’nin, erkeklerle konuştuğu gerekçesiyle diri diri toprağa gömülüp, üzerine beton atılmasıdır. Ne acı ki, cezayı kesen de Menzil Tarikatı mensubu babasıyla dedesi!!!..

Nasıl oluyor da 30 Ağustos Büyük Zaferi’nden ve saltanatın kaldırılmasından 88, Cumhuriyetin ilanından 87, hilafetin kaldırılmasından ve eğitimin birleştirilmesinden 86, Şapka Kanunundan 85, Medeni Kanunun kabulünden 84, Harf Devriminden 82, Kıyafet Kanunundan 76, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasından 74, laikliğin resmen anayasa hükmü haline gelmesinden 71 yıl sonra töre cinayetleriyle, Medinelerin, nedeni bilinmezlikten gelinen ensest cinayetlerinin acısını yaşıyoruz?

Bütün bu devrimler, kadınlarımız, akraba erkeklerin tecavüzüne uğrasın, hamile kalınca da intihara zorlansın, babaları, dedeleri tarafından diri diri toprağa gömülsün, babalarından, ağabeylerinden, kocalarından dayak yesin diye, başlarını zorla veya hele sözde özgür tercih adına örtsünler, kocalarının ayaklarını yıkasınlar; okumasınlar, iş güç, mal mülk sahibi olmasınlar, atalarının mirasından yasal haklarını almasınlar, hiç bir haklarını kullanmasınlar diye, çağdaş yurttaş olmasınlar diye mi yapılmıştı?

Medeni Kanun, kişisel ve toplumsal yaşamı dinsel yaptırımlarla düzenleyen şeriat yasalarının yerini almamış mıydı? Laiklikten kaynaklanan çağdaş bir yaşamı düzenlemiyor muydu? Bu düzenleme bir buçuk milyarlık İslam dünyasında sadece Türkiye’ye özgü değil miydi?

Öyleyse ne oldu bize??!!..

60 yıldır gelip giden iktidarların hemen hiç birisi bu armağanların korunup güçlendirilmesi için uğraşmadı. Kemirilmesine, altının oyulmasına göz yumdu; hatta kimileri bizzat oydu. Şimdi ise devrimlere açıktan saldırılıyor.

Ekonomimizi, dış politikamızı, siyasetimizi yabancılar yönlendiriyor. Bize dikte edilen yönetim biçimi ılımlı İslam. Şu andaki yöneticilerimiz bu emri almış, ezberlemiş, sosyal yapımızı değiştirmek için adeta cihad açmıştır.

Atatürk'ün tasfiye ettiği din sömürücüleri, başka ülkelerin çıkarlarını kendi ülkesinin çıkarlarından üstün tutanlar,  kendilerini demokrasinin vazgeçilmezi ilan etmişlerdir. Bağımsızlığımız çokuluslu şirketlerin, yabancı hükümetlerin, hatta yabancı devlet başkanlarının vesayetindedir. Türk halkının alın terini toprak ağaları, milyonlar vuran aracılar, ihale rantçıları ve bu aracıların Başkentteki temsilcileri sömürmekte, ülke çıkarı hiçbir şekilde gözetilmemektedir.

90 yıl önce “demokrasinin nasibi irticanın elinde oyuncak olmak değildir. … Türk yargıcı Türk devriminin kurduğu uygarlığın bekçisi olmak zorundadır” diyen Cumhuriyet kurucularının koltuklarında, bugün “biz sandıktan çıktık, hükümetiz, bizim dediğimiz olur” diyen bir iktidar var. Bu grup, demokrasiyi irticanın elinde oyuncak etmek amacı doğrultusunda, Cumhuriyet devriminin kurduğu uygarlığın bekçisi olan yargıyı köleleştirmeye çalışmaktadır.

AKP iktidarı bugünlerde, bir filin züccaciye dükkanına girdiği gibi her şeyi kırıp dökerek Anayasayı değiştirmeye çalışıyor. Kendilerine sorarsanız, demokrasiyi geliştirmek içinmiş bütün bunlar!!..

Kadın haklarını gerçek hayatta kısıtladıkça, anayasada daha ileri haklar koyduklarını iddia ederek, göz boyamaya çalışıyorlar.

Demokrasimiz kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanır. Yani yasama, yürütme ve yargı, ayrı kuvvetler olarak dengeli olmalı ve birbirini denetlemelidir. Yürütmeyi hem yasama hem yargı denetlerken, yargı her ikisini de denetler. Bu demokrasinin evrensel ölçütüdür. Demokrasilerde seçilmiş krallara yer yoktur.

Öte yandan…

Hepinizin belleğinde olduğunu sanıyorum. Bu ülkede yıllarca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Süleyman Demirel’in “Tetik çekenle tespih çeken bir olmaz”, “Türkiye’nin bir ucu Belçika, öteki ucu Bangladeş’tir…” şeklinde saptamaları da vardır. Türkiye’nin bugünlere gelmesinde, yaptığı uygulamalarla çok önemli sorumluluğu olan Demirel’in içi, nedense AKP uygulamalarına yanmaktadır.

Dini siyasete alet eden siyasetçilerin, cehalet ve yoksulluk bir araya gelince Bangladeşleşmenin kaçınılmaz olduğunu çok iyi bilmeleri gerekir. Dün olduğu gibi bugün de aynı şey yaşanmakta, toplumun her kesiminde dincilik yapılmakta, çözümlerin halkın elinde olduğu değil, seçilmiş kralların, beylerin elinde olduğuna kitleler inandırılmaktadır. Çünkü vatandaşlık bilincine sahip insanlar, soru sormaya, sorgulamaya, yaşadıkları yoksulluğun Allah’tan değil yönetimden geldiğini anlamaya başladıklarında, toplumları yönetmek, onların anlayışına göre zorlaşır. Kadın ve erkeğin  “beyim bilir” saplantısından, kendine olan güvensizlikten kurtulması gerekir.

60 yıldır Türkiye’yi yöneten sağ iktidarlar, dine hep bu nedenle çok önem verdiler. Feodal yapının ortadan kaldırılıp, gerçek anlamda vatandaşlık bilincinin yerleşmesi için çaba sarf etmediler. Eğitime, insanın kendi varlığını geliştirmesini sağlayacak kurum olarak bakmadılar; çağdaş toplum olmanın gereği olan insan haklarına, bireylerin yurttaş olarak haklarına sahip çıkma bilincini geliştirmeye hiç önem vermediler; aksine mahalle baskısıyla, töre tehdidiyle, göz göre göre bugün yaşadığımız dramlara yol açtılar. İşsizlik ve açlık da tüm ağırlığıyla toplumun üzerinde yıkıcılığını sürdürüyor..

Günümüzde kadının eğitimden ve toplum yaşamından uzak kalmasını isteyenler, kız çocuklarının eğitimine öncülük ve önderlik eden  Türkan Saylan’dan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinden hoşlanmamıştır. Bu nedenle Dernek baskılara uğramıştır. Bir “nazlı”, hem de maalesef “kadın” yazarımız, bu Derneği, okuttuğu kızları Ergenekoncu genç subaylarla buluşturduğu yalanıyla karalamaya kalkmıştır.

Kadın, erkekleri ve erkekler dahil toplumun bütününü belirleyip, biçimlendirebilecek potansiyel bir güce sahip. Kadın, egemen erkeklerin istediği gibi geleneklerin, törenin, dinin, ayıbın, günahın, kaçın-göçün bir unsuru olarak çocuklarına bakmak üzere evinde oturup, akşam işten gelecek kocasını bekleyerek çalışmaz ise, tek gelir getiren olarak kocası da, Tevfik Fikret’in dizesiyle “Kahrolası hanede evlad-ü ayal var..” prangasına bağlanır, haklarını savunamaz, tepki gösteremez hale gelir.

Kadın, toplumun, insanlığın yarısı. Bu yarıya, yani kadınlara hükmedenler toplumlara da hükmediyor. Birilerinin kadınlara hükmederek toplumları kolayca yönetmelerine, sömürmelerine izin vermemeliyiz. Çünkü biz kadınlar itiraz edersek, o hükmetme ve sömürme de bizim itirazımız ölçüsünde zorlaşacaktır. Toplumları daha iyiye, güzele götürecek şekilde değiştirmek çok önemli ölçüde kadınların elinde. Toplumun tümüne hakim olmak isteyenler, işte bu nedenle kadını cahilliğe, çocuğa, eve, mutfağa, töreye, geleneğe, türbana hapsetmek istiyor.

Buraya gelmeden küçücük bir araştırma yaptım. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu 1920’den bu yana… 90 yıldır… Sivas sadece bir… evet bir tek kadın milletvekili çıkarmış. Beşinci dönemde sayın Sabiha Görkey!!.. Başka yok. O da ta 1935’te kalmış.

Neden yok? En başta, siyaset, erkek olsun kadın olsun, toplumun tümü için uzak durulması gereken, adeta tehlikeli bir alan haline getirilmiş. Etrafını dikenli teller çevirmiş siyasetin. Ayrıca itibarsızlaştırılmış.

Kadınlar bütün bunlara ek olarak, bir de siyasetin sıkıcı ve erkek işi olduğuna inandırılmış. Kırsal kesimde ise bütün bunlara baba, koca, ağa, şeyh, din ve gelenek baskısı da ekleniyor. Kadının, siyasete atılması, ülke sorunları üzerinde konuşması bir yana, dışarı çıkması, hele çalışması bile sorun. Elinin hamuruyla erkek işine karışması istenmiyor. Hatta ne yazık ki siyasete atılmak isteyen kadına bunu sadece erkekler değil, hemcinsleri de söylüyor. Modern ailelerde yetişmiş, iyi eğitim görmüş kentli kadınların büyük bir kısmı bile, evde oturmayı tercih edecek bir anlayışla, çalışmayı da siyaseti de kendisine uzak bulacak şekilde yetiştirilmiş.

Siyaset, toplumun belli bir program, belli bir dünya görüşü, belli bir anlayış, belli bir ideoloji çerçevesinde, belli bir hedefe doğru yönlendirilip, yönetilmesi sanatı olarak tanımlanır. Eğer bu dünya görüşü kadını eve, türbana, çocuk bakımına hapsetmeyi, ağa, şeyh, baba, koca baskısına terk etmeyi esas alıyorsa, meclisteki milletvekillerinin önemli bir bölümünün kadın olması sorunu çözebilir mi?.. Yoksa kadınların yer aldıkları partinin dünya görüşü, kadına bakışı mı önem kazanacaktır?

Evet!.. Kadının yer aldığı siyasi partinin dünya görüşü, kadına bakış açısı gerçekten çok önemli. Eğer üyesi bulunduğu parti, kadının eve, töreye, ağaya bağımlı olmasına, kapanmasına göz yumuyor hatta teşvik ediyorsa…

Kadının çalışma hayatına katılmaması eleştirilince “Daha iyi ya… Demek ekonomi iyi ki kadın da evde oturabiliyor” diyerek, kadının ekonomik bağımsızlığını rahatlıkla göz ardı ediyorsa…

Hem üç çocuk doğurmayı, adeta bir devlet politikası gibi dayatıp, hem de kamu kuruluşlarındaki kreşleri kapatıyorsa…

Özetle kadın haklarını, kadın erkek eşitliğini, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laikliği hoyratça yok sayıyorsa, parlamentolarda kadın vekil bulunmasının, kadının siyasete girmesiyle amaçlanan hedefe ulaşmada ne yararı olabilir?!!..

Kadının siyasete girmesinde temel amaç, demokrasinin gelişmesine katkının, demokrasinin koşulu olmasının yanında, kendisine dayatılan, paylaşımdan uzak erkek egemen dünya görüşünü dönüştürüp, kadını toplumu yönetmede söz sahibi kılmaktır. Bu nedenle siyasetin nasıl ve kime karşı yapıldığı ve üyesi olunan partinin hangi değerleri esas aldığı önem kazanmaktadır. Körü körüne, sadece bir yerlerde bulunmak, sırf siyaset yapmış olmak için siyaset yapılmasının, kadınlara hakları açısından bir faydası olmamaktadır.

Şu anda Meclis’te biri parti grup başkanvekili, ikisi Meclis başkanvekili, ikisi de bakan olmak üzere 49 kadın milletvekili var. Ama Medine yine de babası ve dedesi tarafından diri diri gömülerek öldürüldü. Çünkü bu 49 kadın milletvekilinin 30’u laiklik karşıtı, karşı devrimci, işbirlikçi egemenlerin partisinden… Bu partiden olacaksa, 30 değil 300 kadın milletvekili olsa Medine yaşar mıydı?

Bize seçme seçilme hakkı niye verilmişti? Biz niye yüksek bürokraside, siyasette, çalışma yaşamının önemli noktalarındaki kadın sayısının yetersiz olduğundan yakınıyoruz?

Bu sorunlar olmasın, bu sorunları çözelim diye…

Peki… Meclisin tamamı kadın olsa… Bir abiyi kız kardeşini öldürmemeye nasıl ikna edeceğiz? Bir anneyi, oğlunun kızını öldürmesine mani olması gerektiğine nasıl ikna edeceğiz? Aile içi şiddet, taciz ve enseste nasıl mani olacağız?!!..

Durmadan kanun çıkararak önlenemez bu cinayetler. Kaldı ki kanun zaten var.

Bugün içinde bulunduğumuz durumun başlıca sorumluları, altmış yıldır yönetimde olan sağ iktidarlar, askeri darbeler, devletin kurtarıcı babası rolüne talip olan Demireller, Özallar, Türkeşler, Erbakanlar, Erdoğanlar ve onların kurtarıcılığını kabul edenlerdir. Yani bizler!..

Bir gerçeği hiç birimizin asla unutmaması lazım. Kendimizin dışında kurtarıcı aramamalıyız. Bir başka anlatımla, önce kurtarıcı aramaktan kurtulmalıyız. Demokrasinin, vatandaş olma bilincinin özünde,  yönetime sahip çıkma, yani kendi kendini yönetme vardır. Demokrasinin dilbilimsel açıklaması da bilimsel tanımı da “halkın kendi kendini yönetmesi”dir. Kendimiz seçmiş dahi olsak kendimizden başkasını kurtarıcı saymak, vatandaşlık bilinciyle bağdaşmayacağı gibi, kurtarıcılık atfettiğimiz kişilerin üzerimizde padişahlık vesayeti kurmasına da yol açabilir. Buna izin vermemeliyiz. Demokrasi, oluşturduğu kontrol mekanizmalarıyla, kuvvetler ayrılığıyla, bilinçli vatandaşların insan haklarına sahip çıkmasıyla gerçekleşir. İnsan olarak doğada ve toplumda yaşayan her şeyin ve herkesin haklarına sahip çıkmadığımız yerde demokrasiden söz edilemez; demokrasi, dolayısıyla insan hakları ise laiklik olmadan olmaz. Devlete kutsallık kazandırmaya çalışmak demokrasiyi öldürür.

Öyleyse, başlık parası diye babası, dedesi yaşındaki erkeğe kız satmanın kural olduğu, kadınla birlikte erkeğin de ağanın, beyin, şeyhin,  kölesi konumunda bulunduğu feodal yapının, ortadan kaldırılması gerekir.

O kızların, kadınların, İmam hatip değil, çağımıza yakışan, gerçek bir eğitim almalarını, bu sayede çalışıp ekonomik bağımsızlık ve söz sahibi olmalarını sağlamak gerekir.

Tüm Türkiye’de insanları ağaya, beye, şeyhe  muhtaç olmaktan, korkup onlara karın tokluğuna kölelik etmekten kurtaracak, iyi planlanmış, iyi uygulanacak bir toprak reformu yapmak gerekir.

Ülkemizin var oluşu, kadın erkek birlikte verdikleri özverili çabalarla gerçekleşmiştir. Bugün biz, var oluşumuzun ana amacı olan çağdaş toplum olma bilincini dışlayamayız. Bunun için sorumluluk kadın ve erkek olarak hepimize aittir.

Şunu belirtmekte yarar var. Dünya mal varlığının sadece ve sadece binde biri kadınlara aittir. Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadının, ekonomik gücünün, daha doğrusu güçsüzlüğünün hangi boyutta olduğunu bilmemiz gerekir.

Kadını ekonomik olarak güçsüz bırakacaksın, dayak atacaksın, modern köle muamelesi yapacaksın. Sonra da özgürlüklerden bahsedeceksin…. Sağ iktidarların kadını getirdiği son aşama budur.

Bu nedenle, bu ülkede gerçek demokrasi olması için laikliğin tartışılır olmaktan çıkması, kadının kişiliğine kavuşması, Medinelerin diri diri toprağa gömülmemesi, töre diye öldürülmemesi, şiddete maruz kalmaması için 90 yıl önce olduğu gibi Cumhuriyet Halk Partisinin yine iktidar olmasına ihtiyaç var.

Cumhuriyeti de, Cumhuriyet Halk Partisini de kuran Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni Cumhuriyet Halk Partisi kurmuştur” diyecek kadar yüce gönüllüdür; çünkü örgütü, örgütlü gücü de bir o kadar önemser. CHP halkın örgütlü gücünün partisidir. Toplumun her katmanında ve ülkenin her yerinde CHP örgütlüdür. Bu örgütlülük, kendi içinde çıkabilecek sorunları da çözebilecek güçtedir. Halkın içinden gelmiştir; halka hizmet için vardır. Ve örgütü ayakta tutan en önemli unsur sevgidir,  insan sevgisidir, vatan sevgisidir, toprak sevgisidir. Karamsarlığa hiç gerek yoktur. Bu gök kubbenin altında bu topraklar, hele bu şehir neler görmüş, neler geçirmiştir. Her birinin üstesinden gelmeyi bilmiştir. Kendi emeğiyle, kendi dinamiğiyle orta Anadolu’nun parlayan göz bebeği olacaktır. Bu sözümü unutmayın, gücünüze güvenin.

Özellikle kadınlar… Hepinizi siyasete bekliyorum. Siyaset alanından uzak durmayın. Bu çağrım elbette erkeklere de… Ama özellikle kadınlara… Sadece kadının değil, toplumun bütün olarak kurtuluşu da kadının ülke yönetiminde sorunların çözümüyle, yani siyasetle ilgilenmesiyle mümkündür. Çünkü kadının siyasete girip etkin rol oynamaması, toplumun beyninin yarısının ülke yönetiminden uzak kalması demektir.

Cumhuriyetimizin, Cumhuriyet Halk Partisiyle birlikte görkemli aydınlığını yeniden yaşayacağına ve sizlerin buna vereceğiniz gönülden katkıya olan inancımla saygılarımı, sevgilerimi, bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.

 

 

Güldal Mumcu Gazeteci Uğur Mumcu'yu yazdı:

24 Ocak 2010, http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=109966  

26 Ocak 2010, http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=109702

28 Ocak 2010, http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=110518

 

TBMM BAŞKANVEKİLİ GÜLDAL MUMCU ZONGULDAK’TA KONUŞTU:

 “Aydınlanma değerlerine karşı, kadınlar üzerinden açık bir saldırı var”  

-TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, “ülkemizin ve ulusumuzun tam bağımsızlığına, bütünlüğüne, Cumhuriyet Devrimi, laiklik ve aydınlanma değerlerine karşı” açık bir saldırı olduğunu söyledi ve “Bu saldırı, 60 yıldır sinsi sinsi, son yedi yılda ise iktidar gücüyle ve açıkça ‘kadın’ üzerinden sürdürülmektedir” diye konuştu.

 

 6 Aralık 2009

 

     ZONGULDAK – TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, “ülkemizin ve ulusumuzun tam bağımsızlığına, bütünlüğüne, Cumhuriyet Devrimi, laiklik ve aydınlanma değerlerine karşı” açık bir saldırı olduğunu söyledi ve “Bu saldırı, 60 yıldır sinsi sinsi, son yedi yılda ise iktidar gücüyle ve açıkça ‘kadın’ üzerinden sürdürülmektedir” diye konuştu.

CHP İzmir Milletvekili ve TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, Kadın Hakları Günü ve Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı verilmesinin yıldönümü nedeniyle Zonguldak’ta bir dizi temasta bulundu.

Mumcu, burada CHP Zonguldak İl Başkanlığı, Zonguldak Barosu, Genel Maden İşçileri Sendikası, Maden Mühendisleri Odası Zonguldak Şubesi ve Zonguldak Belediye Başkanı İsmail Eşref’i ziyaret etti.

Ziyaretlerin ardından, Atatürkçü Düşünce Derneği Zonguldak Şubesi’nin düzenlediği “Türk Kadınının Siyasetteki Yeri” konulu konferansında konuşan Mumcu,  Türk kadının siyaset ve toplumsal hayattaki rolüne ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Türkiye’nin “tam bağımsızlığı” ve “laik” yapısının açık bir saldırıyla karşı karşıya bulunduğunu ifade eden Mumcu, bu saldırının, 60 yıldır sinsi sinsi ve son yedi yılda ise iktidar gücüyle ve açıkça ‘kadın’ üzerinden sürdürüldüğüne dikkat çekti.

Seçimlere, parlamentolara, yargıya rağmen tek kişilik otoritenin keyfiliğinin bütün ağırlığıyla sürdüğü, dokunulmazlık zırhına bürünerek sürdürülmek istendiğinin altını çizen Mumcu, “Tanrısal güçlere dayandırılan keyfiliğinin sakıncaları, ‘keyfiliğin’ dayanılmaz ‘keyfi’, yeryüzü güçlerinin devreye girmesine rağmen ortadan kalkmamıştır” dedi.

Kadının siyasete girmesindeki temel amacın, demokrasinin gelişmesine katkının yanında, kendisine dayatılan, paylaşımdan uzak erkek egemen dünya görüşünü dönüştürüp, kadını toplumu yönetmede söz sahibi kılmak olduğuna vurgu yapan CHP’li Mumcu, “Bu nedenle siyasetin nasıl ve kime karşı yapıldığı ve üyesi olunan partinin hangi değerleri esas aldığı önem kazanmaktadır. Körü körüne, sadece bir yerlerde bulunmak, sırf siyaset yapmış olmak için siyaset yapılmasının, kadınlara hakları açısından bir faydası yoktur” diye konuştu.

Türkiye’nin ulusal bütünlüğüne ve laik yapısına karşı açık bir saldırının varlığına dikkat çeken Mumcu, bu saldırının özellikle son 7 yıldır kadınlar üzerinden yapıldığına vurgu yaptı. Mumcu, “Bu saldırı, 60 yıldır sinsi sinsi, son yedi yılda ise iktidar gücüyle ve açıkça ‘kadın’ üzerinden sürdürülmektedir. Bütün hukuk sistemimiz, iç politikamız, dış politikamız, ekonomik politikamız, hatta günlük yaşamımız yasalarla, yönetmeliklerle, emrivaki uygulamalarla bu yönde değiştirilmek, hatta anayasa alt üst edilmek isteniyor. Bunu da hepimiz biliyoruz, görüyoruz, yaşıyoruz” diye konuştu.

Seçme ve seçilme hakkının demokrasinin özü olduğuna işaret eden Mumcu, Türk kadınının sahip olduğu seçme ve seçilme hakkının 75’inci yıldönümünün Cumhuriyet değerlerine yönelik saldırıların yaşandığı bir dönemde daha da önem kazandığını ifade etti.

Kadınların toplumun yarısını oluşturduğunun altını çizen CHP’li Mumcu, “Toplumun yarısını oluşturan kocaman bir kitleyi, toplumsal yaşamda, ülke sorunlarının çözümünde, kalkınmada, diğer yarıyı oluşturan erkekten bıçakla keser gibi ayırmak olanaksız. Kadınların da bütün bu alanlarda söz ve karar sahibi olması gerek” diye konuştu.

Mumcu, “Özgür, uygar ve demokrat bir toplum oluşturmaya girişmişseniz, toplumu tamamen dönüştürecek bir devrim yapıyorsanız, hem cumhuriyet ilan edip hem de kadını eğitimden ve ekonomik özgürlükten yoksun biçimde evin içine hapsedemezsiniz” dedi.

 

TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu

“Ergenekon’un amacı insanların pusulasını şaşırtmak”

“Yaşasaydı belki Uğur’u da alırlardı”

“CHP, Güneydoğu’da var olmak için herşeyi gözden geçirmeli”

“Başkan kadın oldu diye, kavga oranları düşmüyor”

 

Cumhuriyet Gazetesi – Türey Köse 6 Temmuz 2009

 

 CHP İzmir Milletvekili Güldal Mumcu, kadınların ancak 50 parlamenterle (yüzde 9.1) temsil edildiği erkekler meclisini iki yıldır yöneten iki kadın TBMM başkanvekilinden biri.  Toplumun “öfke kontrolünün düşük olması” nedeniyle TBMM’yi bir kadının yönetmesinin çok fazla bir değişiklik yaratmadığı kanısında.  Mumcu,  AKP’nin TBMM’de geceyarısı operasyonuyla askerlere sivil yargı yolunun açılmasıyla ilgili olarak “Sabahlara kadar çalışılmasını insan haklarına, müzakare geleneğine uygun bulmuyorum” diyor.  Mumcu, Ergenokon davasının amacının “insanların pusulasını şaşırtmak” olduğunu vurgularken, “Afaki olaylar, kimin, ne için alındığını bilemiyoruz. Yaşasaydı belki Uğur’u da alırlardı” görüşünü dile getiriyor.

Güldal Mumcu’ya sorularımız ve yanıtları şöyle:

TBMM’yi bir kadının yönetmesinin milletvekillerinin üslubuna bir etkisi oldu mu?

Hem Meral Akşener, hem de benim yönettiğim oturumlarda da -eğer üslup farkından kastınız daha düzgün bir ifade, daha az kavga ise- önemli bir farklılık olmadı. Belki birçoğunu engelliyor ama, erkeklerin yönettiği oturumlarla kadınların yönettiği oturumlar kıyaslanırsa, kavga oranları düştü mü, derseniz; sanmıyorum... Gerginlik ortamı olunca, yöneten kadınmış erkekmiş kimsenin umurunda olmuyor. Öfkenin kontrolü düşük bizim toplumumuzda.  Öfke yükselince yönetenin kim olduğu  akla bile gelmiyor. Öfke yükselince mantık devreden çıkıyor, yerini kabalık alıyor.

En çok Kamer Genç mi zorluyor başkanvekillerini? Gerçi o size daha nazik davranıyor...

Aslında bütün milletvekillerine nazik davranıyorum. Aksi zaten düşünülemez. Benim meclisi yönetirken prensibim şu; milletvekilinin söz söyleme hakkı sınırlanmamalıdır, sözü kesilmemelidir. O da hakaret etmeden söz söyleyecektir. Eleştiri sınırları içinde konuştuğu halde milletvekilinin sözünün kesilmesi uygun değil.

TBMM’de iki yıllık deneyiminiz sonunda içtüzükte ne tür değişiklikler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Öncelikle milletvekillerinin söz hakkı konusunda değişiklikler yapılmalı. 5 dakikalık gündem dışı konuşmaya, hükümet 20 dakika cevap veriyor.  Yani  4 misli süre kullanmış oluyor.  Cevap süresinin orantılı olması gerekir.  Milletvekilinin söz hakkının arttırılmasından yanayım.

Ayrıca, bir yasa tasarısı komisyonlarda görüşülürken milletvekilleri görüş bildiriyor, gerekiyorsa uzmanların bilgi ve görüşüne baş vuruluyor. Buna çağdaş bir toplumun gerektirdiği örgütlü kuruluşların, kurumların temsilcilerinin görüşlerinin de eklenmesi gerekir. Bu, uygulamada bir ölçüde var. Ama fiilen iç tüzük hükmü haline de gelmeli. Bütün oylamaların elektronik cihazla yapılması da birçok tartışmanın önüne geçecektir diye düşünüyorum.

Parlamentoda kadın temsili göreceli olarak arttı. TBMM’de kadının sesi, sözü yeterince duyurulabiliyor mu?

Yukardan say, aşağıdan say yüzde 10. Kadının sesinin meclise yansımasını sadece kadın parlamenterlere bırakılamaz. Kadın haklarına sahip çıkmak, sadece kadının sorunu değildir. Erkekler de buna sahip çıkmalı. Bildiğiniz gibi dünyanın nüfusu kadın ve erkek olarak eşittir. Yani doğada böyle bir eşitlik var.  Kadın ve erkek dünyada eşit temsil ediliyorken,  bir ülkeyi yönetecek olan parlamento içinde de kadın ve erkek yüzde 50- yüzde 50 temsil edilmeli.  Bir de elbette, kadın parlamenterlerin bulunduğu siyasi parti önemli.  Kadının parlamentoda bulunması kadının haklarını savunacağı anlamına gelmiyor, bulunduğu siyasi partinin kadına bakış açısının ne olduğu daha da önemli. Kotaya karşıyım. Esas amacımız hayatın her yerinde kadın ve erkeği yan yana ve oransal olarak eşit görebilmek…

TBMM Başkanı Köksal Toptan yurt dışındayken gelen TCK’nin 301. maddesiyle ilgili yasa değişikliği önerisini hemen komisyona sevketmemeniz tartışma konusu olmuştu. 

Anımsarsınız, Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso gelecekti. Öyle bir anda ve hiç de gündemde değilken, o gelmeden bir gün önce komisyondan, genel kuruldan hemen geçirilmek istendi. 301. maddede doğrusu esaslı bir değişiklik de yoktu. Sadece şekli yönden bir değişiklikti. Bir de onay merciini Cumhurbaşkanı olarak düzenliyordu. Bunların tartışılması gerekliydi.  Başkan’ın dönüşünün beklendiği sürede işte bu tartışmalar yapıldı. Ve birçok şey biraz daha yerli yerine oturdu.

Bir başkanvekili olarak, TBMM’nin son günü yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir yasanın bitimine kadar, sabah 04.00’e, 07.00’ye kadar çalışmak emek haklarına, çalışma standartlarına uygun değil. İnsan haklarına uygun bulmuyorum, müzakere geleneğine uygun bulmuyorum.  Bir de, yasalar meclise ham olarak geliyor, komisyonlarda yeterince pişmiyor, görüşler dikkate alınmıyor, hükümet komisyonda halletmesi gereken unsurları genel kurula getirip değişiklik önergeleriyle yasayı pişirmeye çalışıyor. Ayrıca, anayasaya aykırı hiçbir önergenin kabul edilmemesi lazım aslında.

Bu önergeyle muhalefete “gol” atıldığı yorumlarına ne diyorsunuz?

Anayasaya uygun davranacağı varsayılan bir iktidarın, anayasaya aykırı bir önergeyi geçirmeyi  “gol” olarak nitelemesi siyaseten uygun görülemez.

CHP’nin seçimler öncesinde gerçekleştirdiği  “türban, çarşaf” açılımına karşı rahatsızlığınızı dile getirdiniz.

İnsanın inancını şekil şartına bağlayan anlayışa karşıyım. Başını örtünce inançlı oldu, açıksa inançlı değil! İnancı sadece başörtüsü ve örtünmeye, yani şekle bağlamak, inanca ve dine saygısızlıktır. İnanç öyle bir şeydir ki, insanın içinden bir su gibi akar; temizler geçer.

CHP  Doğu ve Güneydoğu’da yok. Neden o bölge seçmenine ulaşamıyor?

Bu sadece CHP’nin sorunu değil. Son seçimlere bakarsanız Doğu ve Güneydoğu’da sadece AKP ve DTP var.  Hatta AKP’nin oy kaybettiğini görüyoruz. Bu tablo, din, etnik kimlik ve toprak ağalığı üçlemesinin çok uzun yıllardır sürmesinin, istismar edilmesinin sonucudur. Sorun toprak reformunun orada hayata geçirilememiş olmasıdır. Toprak reformunu hayata geçirmediğiniz sürece sosyalist, sol, sosyal demokrat bir partinin gerçekten dayandığı ilkeleri yerleştirmeniz zorluklarla karşılaşır. Kaldı ki toprak reformu sadece solun değil, günümüzde çağdaş insan, çağdaş yurttaş olmanın da bir gereğidir. Bunun için her şeyin yeniden ele alınması, kartların yeniden karılıp öyle bakılması lazımdır.

Ergenekon davası siyasetin temel konuları arasına girdi. Bu davaya nasıl bakıyorsunuz?

Hukukun temel kuralları işletilmiyor. Hukukun temel kuralı, gözaltına alınan her kişinin suçluluğu kanıtlanana kadar masum olduğudur. Ama Ergenekon olayında gözaltına alınan herkese, ilk başta suçludur yaftası yapıştırılmak isteniyor. Bu, hukuken kabul edilebilecek bir şey değil. Bu süreçte hukuk herkese eşit uzaklıkta olmak; yargı yönetene de, yönetilene de eşit uzaklıkta durmak zorundadır. Ama son olarak davadan çekilen hakimin söylediğinden hareket edersek; bir hakim “benim üzerimde kurumsal baskılar var” dediği andan itibaren hukuk devreden çıkmış, yönetimin hizmetine girmiş demektir. Bu da faşizan bir anlayışın başladığını gösterir.

Bir TV programında “Eğer yaşasaydı, Uğur’u da alırlardı” dediniz...

Öyle bir tablo sergileniyor ki, bu davada kimin, ne için alındığını bilemiyoruz. Afaki olaylar… İktidara eleştirel gözle bakan, eleştiren yazılar yazan, sözler söyleyen aydınların da gözaltına alındığını görüyoruz.  Yönetimlerin eleştirilecek yanları da vardır, olumlanacak yanları da. Bir gazeteci her daim bir yönetimi olumlayamaz ki, yapılan yanlışları da tabii ki eleştirecek. Yönetimler eleştirilere tahammül edemiyorsa orada demokrasiden söz edemeyiz. Bu çerçevede baktığımız zaman, güç odaklarına, yolsuzluklara, uygulamadaki usulsüzlüklere gazetecilik yaşamı boyunca belgeleyerek karşı duran bir gazetecilik anlayışı sergilemiş olan Uğur yaşasaydı başka türlü davranması mümkün olmadığı için, sıranın ona da gelebileceğini düşünmemek elde değil.

Uğur Mumcu’yu da Ergenekon öldürdü, deniyor. Hatta sizin bu davaya müdahil olmanız gerektiği ifade ediliyor...

Eğer Ergenekon diye tarif edilen yapılanma -her ne ise- onlar Uğur’a yönelik suikasti de gerçekleştirmişse, delillerini, bilgileri, zamanını, bağlantılarını çıkarır ortaya koyarsınız.  Uğur Mumcu ve diğer öldürülenler için görülmüş olan Umut davasını, oradaki sanıkları, o yargılamayı unutun; işin gerçeği Umut davasında söylenip karar bağlananlar değil, şimdi size sunduğumuz, ortaya çıkardığımız delillerdir, sanıklardır deyin o zaman.

Hukuk fakültelerinde bir iddianame “nasıl hazırlanmaz” diye öğrencilere negatif örnek göstermek isterlerse hocalarımız bundan sonra hiç sıkıntı çekmeyecekler. Ergenekon Davası iddianamesini rahatça örnek gösterebilirler. “Aman haaa… Siz sakın böyle bir uygulamanın içinde olmayın” diye…

Bu dava ile kavram kargaşası yaratarak herkesin kafasını karıştırmak istiyorlar. Bunun maksadı insanların pusulasını şaşırtmaktır; bunu yaptığınız anda, onları istediğiniz yöne yönlendirebilirsiniz. Ergenekon davasında da insanların pusulalarını şaşırtmak için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Baskı kurmak, ülke çıkarlarını, laik, demokratik değerlerini savunanların üzerine korku salmak ve korkuttukları insanları istedikleri yöne kanalize etmeye çalışmak... Amaçları bu...

Bir gün Uğur Mumcu suikastinin gerçekten aydınlatılabileceğine inanıyor musunuz?

Aslında Umut Davası sonuçlandı. Ama bizim davamızın ucu açık. Bize fail olduğu söylenen 3 kişiden biri ortada yok. Hiç bir zaman bulunmadı. Bir gün “Cihan” kod adlı Oğuz Demir’i bulurlarsa, o zaman dava yeni baştan görülür. Umut Davasında Uğur Mumcu cinayetinden mahkum olanlar oldu. Bu davanın bir kısım sanıkları da aflar sonucunda çıktı. Çıkanlardan Muzaffer Dağdeviren, Vatan caddesinde kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü. Kim, niye öldürdü, bulunamadı...

Yine de bir gün Uğur Mumcu Suikastinin tüm bağlantılarıyla gerçekten aydınlatılabileceğine inanıyorum. Aksi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlığını yadsımak olur. Bir de ben zaten iflah olmaz bir iyimserim.

Mehmet Ağar, “Duvardan tuğla çekemem, yıkılır” sözlerini 12 yıl sonra yalanladı. Bunca yıldır size olan “saygısından” yalanlamadığını söyledi...Neden bu kadar bekledi, neden yalanladı?

Bilemem. O görüşmenin şahitleri var. Emin Değer şahit. Yalanlamak gerçeği değiştirmez.

Belge tartışmalarıyla başlayıp son MGK toplantısına gelen süreçte tam bir kutuplaşma yaşanıyor. Rejimin güvencesi asker değil, emniyet, benzeri mesajlar veriliyor. Bu kutuplaşma, bu gerginlik nasıl aşılacak?

Anımsayın, bir dönem emniyet teşkilatına ağır silahlar alındı. Bir ülkenin savunması için askerinde olması gereken,  polisin asayişi temin etmek için ihtiyaç duymayacağı silahlar… Bir MGK toplantısında polisteki bu ağır silahların geri alınmasına karar verildi. Gerçekten uygar ülkelerdeki gibi,  polisin iç güvenliği sağlamak için ne kadar, hangi ölçüde silaha ihtiyacı varsa o silahlarla donanımlı kılındı. O yıldan bu güne kaç yıl geçti bu ülkede... Yeniden o karşıtlığı yaşatmak isteyenler olduğunu görüyoruz. Polis ve askeri karşı karşıya getirmek kimin veya kimlerin işine yarar!?!.. Bir ülkeyi yöneten bir başbakan polis ve askeri karşı karşıya getiremez, getirmemelidir. O zaman başbakanlık misyonundan ayrılması lazım. Çünkü bir ülkeyi yönetmek, demokratik kurumlarını uyumlu ve ülkenin çıkarı doğrultusunda çalıştırabilmeyi, hukukun üstünlüğünü rejimin tek “teminatı” olarak görmeyi gerektirir.

Bir cemaattin emniyette giderek daha etkili olduğu yorumları yapılıyor...

Sadece emniyette değil!.. Cemaatler, Türkiye Cumhuriyetine kendi ülkesi değil de fethedilmesi gereken bir ülke gibi bakıyorlar. Onun için her kurum, her kuruluş ele geçirilmesi gereken bir kale muamelesi görüyor. Cemaat bilinci buna yol açıyor.

Vatandaşlık bilincini tekrar yükseltmemiz gerekir. Hepimiz bu ülkenin vatandaşıyız. Ne kurumlar bizim düşmanımız, ne de biz kurumların…  Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş temelleri laik, demokratik vatandaşlık bilinciyle atılmıştır. Bunun tersine davranış ve uygulamalar, bu bilincin inkarıdır.

Uğur Mumcu’nun yokluğu basında çok hissediliyor. Siz de sektöre, yaşananlara baktığınızda ne düşünüyorsunuz?

Uğur, kendilerini gazeteci olarak lanse eden bazılarının halini gördüğü zaman, gazeteci kimliği adına üzüntü duyardı herhalde. Nadir Nadi’nin “ben Atatürkçü değilim” dediği gibi “Bunlar gazeteciyse, ben gazeteci değilim” diyebilirdi.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ, son basın toplantısında Uğur Mumcu’nun “bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanlar” sözlerini andı.

Uğur’un bu sözünün benimsenmiş olması, söz söyleyenlerin sözlerinin altını doldurma zorunluluğunu beraberinde getirdiğinden, olumlu bir gelişme.

Kendisinin Genelkurmay arşivinde çalıştığı ifade edildi...

Uğur, Abdullah Öcalan’la ilgili araştırma yaparken hem valiliğin, hem de Genelkurmay’ın arşivine bakmak istedi, onlardan izin aldı. Ama oralarda düzenli konferanslar vermiş değildi. Uğur, sadece 13 Ocak 1993’te Harp Akademilerinde bir konferansa davet edildi, basın ve basının sorunları konusunda. Bu, askeriyede ilk ve hayattaki son konferansıydı.

SKY TÜRK “AYKIRI SORULAR” PROGRAMI

ENVER AYSEVER – GÜLDAL MUMCU

Program Deşifresi

 Mayıs 2009

SKY TÜRK “AYKIRI SORULAR” PROGRAMI

ENVER AYSEVER – GÜLDAL MUMCU

 ENVER AYSEVER – İyi geceler sayın seyirciler. Türkiye’nin sıcak gündemini serinkanlı tartışmaya alıştığımız Aykırı Sorular’da bugün çok özel bir akşam yaşayacağız. Çünkü konuğumu hafta içi tanıtımlarda görmüşünüzdür. Özellikle siyaset hayatına atıldıktan sonra hiçbir canlı yayın programına katılmayan, daha öncesinde ise neredeyse medyaya belki de konumundan dolayı mesafe koyan bir isim bu akşam bizimle birlikte olacak. Biz Aykırı Sorular’da Türkiye’nin çok farklı meselelerini irdeleyeceğiz. Konuğum, TBMM Başkan Vekili ve CHP İzmir Milletvekili sayın Güldal Mumcu. Hoş geldiniz.

GÜLDAL MUMCU – Hoş bulduk efendim.  

 ENVER AYSEVER – Sayın Mumcu, hemen şuradan başlayalım. Uzun bir şey size  takip sonucunda yayına çıkartmaya ikna ettim. Bundan son derece memnunum elbette. Ancak şu belki çok ilginç. Siz hakikaten konuşmadan ve müthiş bir sabırla uzun yıllar beklediniz. Bazen bardağın taştığı anlar oluyor mu? Bağırıp çağırasınız, yüksek sesle konuşma isteği doğuyor mu? Yoksa halen o soğukkanlılığınızı koruyor musunuz?

 GÜLDAL MUMCU – Herhalde halen soğukkanlılığımı koruyorum. Ben genelde yüksek sesle konuşan tiplerden değilim. Bağırıp çağırmaktan da çok haz etmem. Önemli olan insanın ne söylemek istediği ve ne yapmak istediğini kararlı biçimde aktarabilmesidir. Bunu çeşitli yerlerde ve çeşitli zamanlarda yapabildiğim için bu konuda rahatım diye düşünüyorum. Gerekeni gerektiği yerde söylediğimi düşünüyorum.

ENVER AYSEVER – Sayın Mumcu az sonra bir bant hazırladık. Onu izleyeceğiz. Onun üzerinden de konuşacağız ama hemen onun öncesinde şunu da sormak istiyorum seyircilerimize bir girizgah olsun diye. Sizin siyasete girmeniz toplumda müthiş bir şey doğurdu, sempati doğurdu. Özellikle toplumun belli bölümlerinde bir taraftan da biraz sürprizli de oldu doğrusu. Zorlu dönemeçleri yaşadı ülke. Siyaseti bir ödev gibi mi kabul ettiniz. Nasıl oldu o süreç? Nasıl karar verdiniz?

 GÜLDAL MUMCU – Toplumda kadınların özellikle siyasete yakın durması pek doğru olarak kabul edilmiyor. Kadınlar siyasetten olabildiğince uzak durmasını teşvik ediliyor ülkede. Bir ölçüde böyle. Siyasetin yapılması gereken bir şey olduğunu düşündüm. Özellikle de kadınların siyasete katılması gerekliliğini düşününce siyasete adımımı attım.

 ENVER AYSEVER – Pişmanlık duydunuz mu hiç?

 GÜLDAL MUMCU – Pişman da olmadım doğrusunu isterseniz. Çünkü siyasette farklı kesimlerdeki insanların siyasete olan uzaklığının artık bitmesi gerektiğini düşünüyorum. Aslında kadın olarak altını çizdim ama kadın ya da erkek siyasete çok uzak durulmaması gerektiğini düşünüyorum.

 ENVER AYSEVER – Görüntülere geçmeden zor bir görevi de yapıyorsunuz. Özellikle TBMM’nin bazen çok gerilimli toplantıları oluyor. Sizin döneminizden önceki dönemlerde de müthiş gerilimler yaşandığına tanık olduk. Siyasete başlar başlamaz çok zor bir göreve de geldiğiniz. İlginç olan bir şey daha. MHP’de sizinle birlikte hanım siyasetçimizi, sayın Meral Akşener’i o noktada görevlendirdi. O tepeden bakınca Parlamento nasıl görünüyor?

 GÜLDAL MUMCU – Şimdi MHP’nin de bir kadın siyasetçiyi Meclis Başkan Vekili yapması kadınlar adına sevindirici bir şey onu da belirtmek isterim. Tepeden bakınca nasıl bir şey? Yukardan bütün siyasi parti temsilcilerini, milletvekillerini görüyorsunuz. Yani tartışma ortamları yoğun ve siz daha çok stresik ortamları söylediğiniz için söylüyorum. Öyle olunca şunu düşündüm bazen. İzlerken biz dedim, toplumsal olarak galiba öfke eşiği düşük bir toplumuz. Yani çabuk öfkeleniyoruz. Karşımızdakini sabırla dinleme anlayışımız pek gelişmemiş. Dinleyebilme.. Demokrasiye tam manasıyla ulaşmadığımızı düşündüm bir ara. Çünkü demokrasi demek herkesi dinlemek demek. Neyi istiyor, ne söylüyor? Ve bunun karşılığında ben ne cevap verebilirim ama tabi hakaret etmeden, bağırmadan. Sesini çok fazla yükseltmeden, ne söyleyecekse onu tam manasıyla söylemeli ve layıkıyla da tartışmayı yapmamız gerekir. Ama bazı durumlarda bunu bazen yapıyoruz, ama bazı konular geldiği zaman birden bire öfkemiz patlayabiliyor. Zaman içinde herhalde giderek bunları da aşacağımızı düşünüyorum. En zor en kritik konular bile birbirimize tabak, çanak, bardak fırlatmadan birbirimize yumruk atmadan tartışılabilirse eğer biz uygar ve çağdaş bir toplum ve gerçek bir demokrasiye kavuşmuşuz diye düşünüyorum.

 ENVER AYSEVER -  Meclis’le ilgili aklıma takılan iki soru daha var. Onları da sorayım. Bir tanesi şu. Bizim toplumumuz genel anlamda Parlamenter yapısı hep erkek egemen yapı oldu. Bunun çok hayırlı bir şey olduğunu düşünmeyenlerdenim ben. Çünkü toplumun sadece bir yanını yansıtıyor. Toplumdaki kadın nüfusunu yok sayan bir yapı bu. Ama öte taraftan bugün iki tane Meclis Başkan Vekili de hanım. Erkek egemen bir yapıda kadınlara pek de boyun eğemediğini, evde eğse bile dışarıda pek eğmediğini düşündüğümüz bu insanlar özellikle size karşı, sayın Akşener’e karşı dil kullanırken nasıl bir dil kullanıyorlar. Daha özenli olduklarını tahmin ediyorum. Bir şans mıdır Türkiye için sizlerin orada olmanız?

 GÜLDAL MUMCU – Daha özenli oluyorlar. Aslında şunu söylemek isterim. Yani bizde eğitimimizde, aile içi eğitimimizde kadına saygı öğretilir zaten. Ben en azından öyle olduğunu varsayıyorum ki gerçektir. En azından anneye saygı vardır, koruma kollama vardır, eşi koruma kollama vardır. Bizim esas değerlerimiz budur. Toplumsal olarak bu değerlerimizi yitirmediğimizi görüyorum ben. Parlamento’da karşılaştığım milletvekili arkadaşlarımızın hepsinden hem makama saygıları var hem hanıma saygıları var. Bunu hiçbir şekilde yadsıyamayız. Şu açıdan sevindirici, en azından eşitlik, 4 tane Meclis Başkan Vekili var, ikisi erkek ikisi kadın. Böylece Türkiye toplumunda da ve dünya toplumunda da kadın erkek nüfusu elli ellidir yaklaşık. Böylece hiç olmazsa başkan vekilliği temsilinde kadın erkek eşitliğini sağlamış oluyoruz. Benim için kota söz konusu değil. Kota olması lazım ama ben yarı yarıya kadar istiyorum. Çünkü dünyayı ve Türkiye’deki kadın ve erkek sayısı yarı yarıya yakınsa yönetim kademelerinde de yarı yarıya olması lazım. Doğru, düzgün birbirini algılayabilen ve anlayabilen bir duruma gelebilmemiz için kadın ve erkeğin her zaman her yerde eşit konumda olmasından yanayım.

 ENVER AYSEVER – Peki sayın Mumcu kaç zamandır biz siyaseti gözlemleyenler, bilim insanları, tartışırız kendi aramızda. Siz de muhtemelen tartışıyorsunuzdur özel toplantılarda falan. TBMM’nin üyeleri mutlaka ki saygın üyelerdir orada oldukları için ama TBMM gerçekten bu toplumun bütün renklerini, bütün çoğulculuğunu, çeşitliliğini ve toplumun düşünsel iklimini kalitesini, ya da düzeysizliğini neyse o yansıtır mı? Çok sesli bir Meclis’e sahip miyiz? Aslında pek de o kadar özenli bir Parlamento değil diyebilir miyiz? Bunu şunun için soruyorum. Türkiye’nin kalbidir orası nihayetinde. Nasıl bir yapısı var? Sosyal olarak da.

GÜLDAL MUMCU- Meclis’te bulunan siyasi partiler ve grubu olmayan siyasi partiler, siyasi olarak neyi yansıttıkları ve neyi savunuyorlarsa onların temsilcileri de şu anda Meclis’te yer alıyor. O bakımdan bir seçimle işbaşına gelinmiş. Seçim sistemi seçim sırasında olmuş olabilecek olaylar, bir çok tartışma yolsuzluklar, seçim sırasında yapıldığı öne sürülen olmuş olsa dahi en azından seçimle geldikleri için kendi siyasi partileri neyi temsil ediyorsa onları da yansıttıkları kanaatindeyim.

 ENVER AYSEVER – Sizce bir düş kırıklığı oluyor mu?

 GÜLDAL MUMCU- Hangi manada?

 ENVER AYSEVER – Yani erkek egemen işleyiş itibariyle genel başkanların iki dudağı arasına sıkışmış, bu biraz böyle bir yapıda söz konusu Türkiye’de. Siz bir Meclis Başkan Vekilisiniz Türkiye’de son yıllarda çok tartışılan bir şey son günlerde daha da tırmandı. Milletvekilinin değersizleştirilmesi gibi bir adet gibi sıradanlaşma, özellikle milletvekili ne kadar güçlü ve değerli olursa Parlamento’da o kadar güçlü olur diye düşünüyorum.

 GÜLDAL MUMCU– Nasıl değersizleştirme, tam anlayamadım.

 ENVER AYSEVER – Şimdi sadece bir oy hanesine gelmiş, grup kararlarıyla bağlanmış, Meclis’te kürsüyü elde edemeyen, basın toplantıları yapamayan bir hal manasında söylüyorum.

 GÜLDAL MUMCU- Basın toplantılarını yapabiliyorlar tabiki Meclis’te. Her milletvekili istediği zaman basın toplantısını yapabiliyor. Kürsüye çıktıkları zamanda istediklerini istediği biçimde söyleyebilirler. Tabi, bağlayıcı grup kararları olması ne kadar demokratik o tartışılabilir. Yani bir yasa teklifini getirdiği zaman iktidar partisi, iktidarın kendi içinden bazı milletvekilleri bu konuya karşı olsalar dahi belki oy verme konusunda kendilerini bağımlı hissediyor olabilirler. Ama vermeye de bilirler. Orasını bilemiyorum tabi.

 ENVER AYSEVER- Bugün pek çok meseleyi konuşacağız ama biz yaşadığımız haftanın sayın, sevgili Türkan Saylan’ın öldüğü bu hafta olması nedeniyle bir vtr hazırladık. Hem kendisini analım istedik, hem de biz toplum olarak bazen insanları öldükten sonra daha çok anar hale getiriyoruz. Gerçi Türkan Hanım yaşarken de toplum tarafından sahip çıkıldığını gördük. Dilerseniz onu izleyelim. Arkasından hem sizin duygularınız, hem de özellikle bu Uğur Mumcu Vakfı sürecinde biraz tartışalım. Çünkü o da Türkiye açısından önemli.

        *******KISA BİR BELGESEL******

(Uğur Mumcu, Hrant Dink ve Türkan Saylan ile ilgili)

ENVER AYSEVER- Üç tane sembol ismi arka arkaya seçtik. İki tanesi maalesef siyasi cinayetin kurbanları oldular. Bir tanesi de yaşarken aslında maalesef çok büyük bir çok kötü bir muameleye maruz kaldı ve aslında yaşarken öldürüldü belki de. Neler söyleyeceksiniz bu tablo karşısında. Siz büyük bir acıyı yıllarca taşıdınız. Ama bir şey söylemem gerekir ki az önce yine aynı şeyi düşündüm. Dünyada eşi benzeri herhalde pek olmamış bir şeydi Uğur Mumcu’nun cenaze töreni. Sayısız insan bir araya geldi ve yıllardır da geliyor. Çok ilginç bir şey var ki, devlet büyükleri ölüyor, çağrılar yapılıyor, organizasyonlar yapılıyor halen Uğur Mumcu gibi bir kalabalık toplanamıyor. Bu çok yüksek tonda bir sevgi ama bir taraftan da bu tabloyu görünce Türkiye’deki aydınların, gazetecilerin aslında bir taraftan da cesareti kırılıyor bir anlamda. Çünkü bir türlü faili meçhuller bitmiyor. Neler söyleyeceksiniz?

 GÜLDAL MUMCU – Şimdi tabi seçtiğiniz üç ölüm hepside yürek burkan ölümler. İkisi tam bir cinayet diğeri de demin dediğiniz gibi eceliyle öldü ama ölümü hızlandırıldı. Çünkü kanserdi. Kanser hastalığı biliyorsunuz bağışıklık sistemi ve hayata olan direnç ve neşeyle yenilebilen bir hastalık. Türkan Hanımın Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde kız çocuklara yönelik yaptığı çalışmalar onu bu hastalığına rağmen hayata bağlı tutan zinde ve canlı yaşamaya daha çok bir gün daha yaşayayım diye uğraş verebildiği bir kendi bağışıklık sistemini yüksek tutabildiği bir uğraşa sahipti. Uğraşıyordu da ve çok saygıdeğer bir uğraştı. Daha sonra buna tekrar değineceğim. Onun bu saygı değer uğraşı ve niye buna karşı çıkıldığını anlatmaya çalışacağım. Tabi o soruşturmayla, adı Ergenekon olan soruşturmayla evi basıldığı zaman onun hayatta tutunacak olan şeylerinde derin bir hayal kırıklığı yaratıyor. Bu da tabiki onun ölümünü hızlandırdı. O da bir manada cinayet olabilir tabi. Şimdi bu tür ölümler insanlarda yılgınlık yarattırmak için yapılır. Bu tür cinayetler. Demin söylediniz. Korku yaratmak için yapılır. Toplumu paralize (felç) etmek için yapılır. Bunları kim yapar niçin yapar? Toplumu korkutarak ve baskı altına kim almak ister. Ancak faşizan duyguları olan sistemler  yapılar bunu yapmak ister. Kendi gerçekleştirmek istedikleri insanı temel aldıkları gibi gösteren fakat insana karşı insanı sevmeyen bir yapıya sahiptirler aslında. Şimdi bu ilk ağızda gazeteciler çekinmeye başlarlar. Dediniz ki gazeteci kısmına ikisi de, iki gazeteci Hrant da Uğur’da. Basın sektörüne herhangi bir şekilde bir gözdağı vermektir. Korkmamak da insanın yapısında insanı insan yapan unsurda korkmamasıdır. Çünkü ancak korkularımızı aşarsak biz insan olabiliriz. Yani kaç ya da dur. Temel bir duygu. Bunu yaşatmaya çalışıyorlar. Yıl, kork, benim dediğimden dışarı çıkma, sorma, sorgulama, soruşturma, aman ha, bunu niye böyle yapıyorsun deme. Gerçekleri arama. Bütün yapılmak istenen bu. Çağdaş bir düzeye ulaştırma. İnsanları dünyaya gelen insanları en doğal hakkı olan kendi beynini kullanma kendini gerçekleştirme hakkını sakın ha yaptırtma. Bunu çeşitli şekillerde, yani çeşitli şekillerde önüne engel koyma. Bütün bu duygular bu üç cinayetin sebebi. Gerçekleştirilmek istenen, Türkiye’nin çağdaş, sorgulayan, kendini bu ülkeyi daha iyi konuma getirmeye çalışmasının önüne set çekilmesi. Şimdi tabi bunlarla mücadele etmek de çoğu kişi için yorucu ve yıpratıcı olabiliyor. Uğur Mumcu Vakfı Araştırmacı Gazetecilik Vakfını sırf bu amaçlarla kurduk biz. Yani korkmamak, yılmamak, susmamak için. Tabi böyle bir tablo karşısında isyan etmemek öfkelenmemek mümkün değil. İnsan olmak o ki isyanınızı dirence dönüştürebilmeyi, öfkenizi de sorguya dönüştürebilmeyi becerebildiğiniz zaman insan olabiliriz diye düşünüyorum.

 ENVER AYSEVER – Bir şey sormak istiyorum size. Türkiye’de vakıf kurmak çok kolay bir iş değil.

 GÜLDAL MUMCU – Evet.

 ENVER AYSEVER- Vakıf kurmak projesini oluşturmak bile başlı başına mesele ve ikdisadi kaynaklarını bulmak, onu filizlendirmek ardından ayakta tutmak, kolay değil.

 GÜLDAL MUMCU – Evet doğru.

 ENVER AYSEVER- Ben o yüzden sayın seyircilerimiz bugün size önce Uğur Mumcu’nun eşi olduğunuz için sevgi saygı göstermiştir toplum. Ardından bugün siyasettesiniz memnuniyet duyanlar vardır ama başka başarı öyküsü de Uğur Mumcu Vakfı’nı yaratmak ve yaşatmaktır. Onu şundan dolayı anlatmak istiyorum. Herkes şu duyguya kapılabilir kolaylıkla. Zaten Uğur Mumcu ismi kendiliğinden toplumu sürükler buranın sıkıntıları olmaz sanabilirler ama oysaki ben oradaki mücadeleyi biliyorum. Biraz bunu bana anlatırsanız, ne yapılmak isteniyor. Nasıl oluştu. O yapı yalnızlık halindeyken, tek başınayken siz nasıl karar verdiniz. Biraz insan öyküsü olarak da olsun istiyorum.

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi tabi büyük acılar ve sıkıntılar kendi içinize kapanmaya her zaman müsait olur zeminler oluşturur. Bunu aşmak gerekeceğini düşünüp, demin anlattığım şekilde bir yılgınlığa kapılmamak gerektiğini, topluma bir şekilde anlatmanız gerekiyor diye düşündüm. Bir de öldürmenin bir çare olmadığını anlatmak için. Çünkü öldürmekle hiçbir yere varamazsınız. Hiçbir şekilde bir insanı yok etmek, o kişiyi yok eden düşünceye de fayda sağlamaz. Yani aslında birini öldürmek aslında kendini öldürmek demektir dönüp baktığınız zaman ve yılgınlığa kapınılmaması için böyle bir vakfı kurmayı düşündük çocuklarla birlikte. Uğur’un gazetecilik çizgisinde gençleri mesleğe kazandırmak için bu vakıf kuruldu. Esas  amacı bu. Uğur’un gazetede yazdığı bütün yazıları, kitaplaştırdık, 40 ciltlik bir set oldu. Ve araştırmalar yaptık. Sonra yazma seminerleri yapıyoruz. Biz genelde şifai bir toplumuz biliyorsunuz. Anlat dinleyelim anlayışını çok seviyoruz. Okumaya o kadar yakın durmuyoruz.  Onun için söz uçar yazı kalır dedik yazma seminerleri ve felsefe seminerleri yaptık. Felsefe seminerleri insanı düşünmeye sevk ediyor. Çok daha fazla düşünmemiz lazım. Felsefe seminerlerimiz, sinema seminerlerimiz  var. Bunlarla desen çalışmaları yapıyoruz. Çocuklar için de bir yaz okulu yaptık. Örnek bir okul. Çocuklar çok önemli çünkü. Onlara zihinlerini açacak bir yaz okulunda hoş güzel düşünmeye sevk edecek yazma becerilerini ve gazeteciliğe ısındıracak bir program oluşturduk.

 ENVER AYSEVER- Peki ben en çok şunu merak ederim. Tabi cenazelerden sonra ateş düştüğü yeri yakar ve çok zor bir süreç ben bu işin dramatik tarafını konuşmak istemiyorum ama sizin Akşam Gazetesi için yaptığımız söyleşide söylediğiniz bir yaptığınız bir değerlendirme beni çok derinden yaraladı. Onu burada izleyicilerimizle paylaşmak istiyorum. Siz burada, bu ülkede Uğur Mumcu gibi bir insanın ardından onun soyadını ve çocuklarını hayatını sürdürmek zorundayken çok yakından tanıdığınız dostlarınızın bile artık bu ülkede yaşanmaz noktasına geldiğini size, başka yere git sana iş bulalım türünden önerilerde bulunduklarını söylediniz. Bu beni çok düşündürdü. Yani bir ülkede yaşama hakkının alınması sadece o yok olan kişide değil ölen kişide değil, bütün ailesinin sirayet ediyor ve direnç göstererek bu topraklarda kalıyorsunuz. Bu o süreci anlatır mısınız? Müthiş bir düş kırıklığı olsa gerek herhalde.

 GÜLDAL MUMCU- Önce çok şaşırdım tabi. Önce bir şaşkınlık yarattı bende, bir hayret. Ben en çok çevrelenmeye ihtiyaç duyduğum bir zamanda neden ülkeden dışarı çıkacaktım onu bir türlü aklım almadı. Tabi ki dostlarımdan çocukların arkadaş çevresinden böyle bir zamanda uzaklaşması hiçbir zaman olabilecek bir şey değildi. Ve niçin bu ülkenin dışına çıkacaktım ki? Yani bu ülke bizim ülkemiz. Yani niye  mücadele etmek fikri böyle bir olaydan sonra daha da yoğunlaştı bende. Yani, terk edilme, bir ülkeyi niçin terk edeyim. Neden öldürüldüğünü ve niçin böyle bir haksızlığa maruz kalındığını hem aile hem de toplum olarak bunu sorgulamamız ve bunun olmamasını sağlamak için ne gerekiyorsa onu yapmamız gerekliliğini düşündüm.

 ENVER AYSEVER- Peki bir şey soracağım Güldal Hanım. Yine o söyleşide bu gündeme gelmişti. Ama bunu biraz daha derinleştirelim istiyorum. Türkiye’de bu siyasi cinayetler bitmiyor bir türlü. Beni yine çok derinden yaralayan bir mesele de Hrant suikastı. Çünkü bizim önemsediğimiz değerler birer birer birileri tarafından ortadan kaldırılıyor. Uğur Mumcu çok ilginç bir isimdi. En iyi sattığı zamanda bile Cumhuriyet Gazetesi, 100 bin dolaylarındayken Uğur Mumcu’nun bir yazısı milyonları sürüklüyordu. Yani gazetenin trajının çok ötesinde etkisi vardı. Hele Uğur Mumcu bugün yaşasaydı internet çağında en çok tıklanan en çok okunan olurdu. Öyle düşünüyorum.

 GÜLDAL MUMCU- Evet.

 ENVER AYSEVER - Uğur Mumcu’yu bu ülkenin insanlarından çaldılar. Ardından sadece ve sadece fikirlerini söylediği için ve sadece ve sadece Ermeni olduğu için bir insan katledildi. Ardından yine çok büyük kitleler toplandı isyan etti. Çok ilginçtir yine Rakel Dink’e gidecek misiniz soruları, gitsene dendi. Ne düşündünüz. Mesela Rakel Dink’i hiç tanır mısınız? Neler söyleyeceksiniz.

 GÜLDAL MUMCU – Kendisini hiç tanımam. Yani tanışmadım da, yalnız tabi şunu söylemek isterim. Böyle olaylar olduğu zaman kendisini tanımam gerekmez, o acıyı biliyorum. Nasıl bir duygu içinde olduğunu en yakından hissedebiliyorum. Haksızlıklarla, haksızlıklara karşı karşıya duran insanların yanında durmak için onları tanımak gerekmiyor. Yapılan çok büyük bir haksızlık, haksızlıkta diyemeyeceğim, korkunç bir olay ve aynı şekilde onun söylediği 17 yaşındaki bir çocuktan nasıl bir cani yaratabiliyor bir toplum. Bir bebekten katil nasıl yaratılabilir. Doğru nasıl yaratılabilir. Biz bunu sorgulamalıyız. Kim, ne ve niçin böyle bir katil sistematiği yaratıyor ve bu yapıdaki insanları öldürüyor ya da ölümü devamlı bu topraklarda canlı tutuyor. İnsanı yaşatması gerekirken, ölümü canlı tutan bir toplum haline dönüşmemiz doğrusu son derece acı veren bir olay. Bunun neden olduğunu sorgulamamız lazım. Kim, niçin yapıyor? Gerçekleri öğrenmekle  yükümlüyüz diye düşünüyorum.

 ENVER AYSEVER- Rakel Dink’in çocukları bildiğim kadarıyla Türkiye’yi terk ettiler. Bence Türkiye aslında o çocukları burada yaşatamadığı içinde  son derece mahcup olmalı ve hatta daha da kötüsü o insanların bu toprağı terk edecek duyguyu hissetmesinin de sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Fakat Rakel Dink halen bu topraklarda yaşıyor.

 GÜLDAL MUMCU- Niye gitsin ki yani. Bu onun toprağı. Bu toprağından niye gitsin? Söylenmesi bile insanı rahatsız eden bir şey. Tabi ki burada kalacak. Niye gitsin?

***********reklam arası************

ENVER AYSEVER - SKY Türk ekranlarından sayın Güldal Mumcu ile birlikteyiz. Bize ulaşıyorsunuz. Biz de bunları değerlendirip Güldal Hanım’a sormaya çalışıyoruz. Şimdi Uğur Mumcu cinayeti toplumda en azından benim de ruhumda tam olarak sonrası, cinayetin sonrası aydınlanmış değil. Sürece yönelik süpekülatif bir takım değerlendirmeler var. Bize çok özetle, izleyicilerimizin anlayacağı biçimde ne oldu. Dava nasıl kapandı bir bunu konuşalım. Sonra da şu Ergenekon terör örgütü iddiasıyla ortaya çıkan bu yapıyla ilişkisi var mı yok mu, onu soracağım size.

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi bu soruşturma biliyorsunuz uzun bir süreç geçirdi. Uğur Mumcu cinayetini araştırma komisyonu Meclis’te toplandı bir rapor yayınladı. O raporun sonucundaki veriler Meclis Başkanlığı ve o sıradaki Başbakan Mesut Yılmaz’dı işleme koyduğu zaman soruşturma yeni bir aşamaya girdi ve yeniden eksiklikler tamamlanmak üzere İçişleri Bakanlığına gelince yeniden soruşturma bir raya girdi ve UMUT Operasyonu başladı. Geldik 2000’li yıllara. 93’ten 2000’li yıllara geldik ve UMUT Operasyonunun sonucunda Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Taner Kışlalı’yı ve Uğur Mumcu cinayetini arada Kudüs Ordusu diye yapmış olan kişiler yakalandı. Bunlar dediler, bu cinayeti işlediler ve sonunda uzun bir duruşma ve o mahkeme sürecinden sonra onlar mahkum oldular. Uğur Mumcu cinayetinde üç kişi vardı. O üç kişiden bir tanesi hiç yakalanmadı. Bombayı yapan bir kimya mühendisi idi. Bize verilen bilgiler olarak söylüyorum. O yakalanmadı ve iki kişi de mahkum oldu. Şimdi bu dava süreci içinde mahkum olan kişilerin büyük bir kısmı af yasasıyla çıktılar. Hani topluma kazandırma yasası oldu ya af yasası onunla çıktılar ve o çıkanlardan bir tanesi bellek tazelemek için söylüyorum Muzaffer  Dağdeviren diye bir şahıs Vatan Caddesi’nde kafasından tek kurşunla öldürüldü. Şimdi tabi süreç böyle. Bu arada bir anekdot daha anlatmak istiyorum size. Ben müdahil olarak duruşmaya çağrıldım. Hakim tarafından müdahil dilekçesini bizzat benim okumam istendi. Bunu hiç anlayabilmiş değilim ama gittim şahsen okudum dilekçemi ve sorularımı da sordum. Mahkemenin tarihe karşı sorumlu olacağını olayın arkasındaki tüm gerçekliğin ortaya çıkarılmadığı sürece hiçbir sonuca varılamayacağını da belirttim ve o duruşma sırasında Arif Darı diye 85 yaşında, 80 küsür yaşında bir adam vardı. Sapanca’da çiftlik sahibi. O sırada ceset aramışlar işte silah bulunmuş ya da bulunmamış, yataklıktan o da bulunuyor. O da duruşmada çıktı dedi ki, ben yataklık yaptıysam polisime, jandarmama yataklık yaptım dedi. Ve sonraki duruşmalarda tahliye oldu. Bu böyle bir olay. Sonra Ülkü Coşkun’un biliyorsunuz, devlet yapmıştır benim ifademi alırken, siyasi iktidar isterse bunu çözer diye bir söylemi var. Sonra bunu basına söylerseniz yalanlarım dedi. Ben bunu dilekçeyle söyledim. Çünkü  o safha ayrı ve uzun. Ondan sonra bütün bu duruşma tekrar bir savcıya verildi. Soruşturma, dava açılmadan önceki zamanları anlatıyorum anekdotlar olarak. Kemal Ayhan diye bir savcı. Ona Beyhan Abla ile birlikte gittik. Uğur’un ablası. Bilgi almak istedik. Dava dosyası ona geldi ve ne olduğunu öğrenmek için. Dedik ki siz neye ulaştınız, sonuç nedir? Bir şey bize söyleyebilecek misiniz savcı olarak? Dedi ki, şöyle bir şey söyleyebilirim dedi. Uluslar arası istihbarat örgütleri, mafya ve karanlık ilişkiler. Ben de ona dedim ki, herhalde bu iş Ay’daki insanlarla yapılmadı. Bununda bağlantıları var. Evet dedi. Aradan bir müddet geçtikten sonra. Tabi söylemedi, savcı o kadar detayı söylemesi de doğru değil. Ancak bize böyle bir şey söyledi. Aradan bir müddet geçtikten sonra evinde ölü bulundu. Otopsi yapılmadı, otopsi neden yapılmadı diye dilekçe verdim. Bir süreç. Bu da böyle. Şimdi bütün bunları anlatıyorum. Baştan tekrar konuştuğumuz şey. Böyle cinayetleri kimler yapar ve niçin yapar. Önce söyledik. Toplumları yıldırmak için yapılır. Kendi arzu ettikleri sistematiği yerleştirmek için yapılır. Muhalif hiçbir ses kalmasın neden bunu böyle yapıyorsunuz demesinler diye. Faşizan bir yapıya doğru kayarız. Bu faşizanlık ne olursa olsun. İster İslami, ister farklı. Ama bir faşizan bir yapı oluşturmaya çalışıyorsunuz. Ve bunların uluslar arası bağlantıları olmaması söz konusu değildir.

 ENVER AYSEVER - Şimdi geldiğimiz nokta itibariyle siz dava sonuçlandı. Bir takım..

 GÜLDAL MUMCU- Bizim için hala açık. Çünkü sanığım yok ortada. Kimse yakalanmadı.

 ENVER AYSEVER - Burada en çok tartışılan konu. Sizin özelinizde tartışılan konu şu. Burada şimdi siz bir takım anekdotlar anlatıyorsunuz. Tabi insan bunları dinlerken Türkiye’nin son günlerde tartıştığı derin devlet gizli ilişkiler, uluslar arası istihbarat meselesi falan bunun da gerçekten kim eliyle takip ediliyor kim bunun sonunu bulmak istiyor kim istemiyor böyle bir soru işareti. Büyük bir muamma..

GÜLDAL MUMCU- Düşünülsün diye söylüyorum bütün bunları zaten.

ENVER AYSEVER - Şimdi burada iddianamede geçen…

 GÜLDAL MUMCU- Hangi iddianamede..

 ENVER AYSEVER - Ergenekon Terör Örgütü  iddiasıyla açılan dava. Çünkü böyle söylememiz gerekiyor. Çünkü mahkeme kararı var. Size şu türden bir suçlama yöneltildi. Burada siz niçin müdahil olmuyorsunuz. Uğur Mumcu cinayetinde bu terör örgütü işlemiştir dendi. Bir kere siz genel anlamda bu davaya nasıl bakıyorsunuz. Sizin gerçekten müdahil olabiliceğiniz bir alan var mı?

 GÜLDAL MUMCU- Uğur Mumcu cinayetinin geldiği aşama, mahkeme süreci bu aşamada ve böyle. Bizim bir tane sanığımız var bize söylenen ve bulunamayan. O hala bulunamadı. Ergenekon olayına gelince, nerede başladı, nerede bitecek, nereye gidiyor olayın özü nedir bilmiş değilim. Anlamadım ve orada Uğur Mumcu cinayetini de bunlar işlemiştir, hani kanıtlar, veriler? Bir şeyler söylenmesi lazım. Hiç öyle bir şey yok. Onun için hiçbir alakasını görmüyorum. Eğer bir şey olursa da onu bilemeyeceğim. Ama olabilecekmiş gibi de görünmüyor doğrusu çünkü deliller ve sistematik bir şekilde, bir kere hukuk şekline uyulmuş değil. Yani en azından biliyorsunuz. En azından değil olması gereken veriler vardır, deliller vardır, delillerden zanlılara gidilir. Suçluysa da zanlı deriz çünkü, suçlu demeyiz . Mahkum olunca da suçlu olurlar. Şimdi öyle bir şey söz konusu değil. Neyle, hangi verilere dayanarak insanlar alınıyor o da tam net değil. Şöyle bir şey anlatacağım size şimdi. Adalet ne kadar gerçekleşiyor ve ülkemizde nasıl bir adalet var. 15’inci yüzyılda Orta Avrupa’da bir köyde derebeylik zamanı. Birden köylüler tarladan çalışırlarken bir çan sesi duyuyorlar. Biliyorsunuz o adeta çan çaldığı zaman bir  ölüm var demektir. Çan çalınınca herkes bir birine soruyor, kim öldü diye. Toplanıyorlar, köyün meydanına geliyorlar. Diyorlar ki, ne oldu kim çaldı çanı kim öldü. Adam diyor ki, ben çaldım çanı. Birisi çıkıyor ve ben çaldım çanı. Diyorlar ki, niye çaldın, kim öldü? Diyor ki adalet öldü. Neden? Çünkü ben şehre gittim, derebeyle olan arazi tartışmam vardı ve bu arazi tartışmasında son derece haklıydım. Bütün belgeler benden yanaydı ve hakim derebeyden yana karar verdi. Adalet öldü dedi. Şimdi eğer adalet sistemi egemen güçlerin hizmetine girdiği andan itibaren hukukun özü sarsılır, adalet ölür. Adaletin ölmemesi lazım.

 ENVER AYSEVER - Türkiye’de bu dava sürecinde az önce anlattığınız anekdottaki türden ironik bir durum olduğunu mu düşünüyorsunuz. Yani Türkiye’nin adaletine bir egemen gücün elinin değdiğini, adaletin siyasallaştığını ya da daha açık söyleyeyim, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yönelik muhaliflerin teker teker toplandığını cadı avına mı döndüğünü mü düşünüyorsunuz?

GÜLDAL MUMCU – Tablo giderek oraya doğru kayıyor. Yani bize adalet ölüyor mu? Sorusunu sorduruyor.

 ENVER AYSEVER - Peki şöyle sorayım. Mesela ben bakıyorum, demin sizin anlattıklarınıza da bakıyorum. Hakikaten Türkiye’de karmaşık ilişkiler olduğunu, derin ilişkiler olduğunu seziyorum. Uğur Mumcu cinayeti..Bu davanın sapla samanın karıştırıldı mı diye düşünüyorsunuz ? Yoksa topyekün böyle bir örgüt yoktur mu diyorsunuz? İddianameleri bilebildiğiniz kadarıyla.

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi öncelikle işin hukuk olarak şeklini de yerine getirmezseniz, çünkü ortada bir iddianameye benzeyen bir iddianame yok. Yani deminden beri bahsediyoruz. Neyle suçlanıldığı belli değil. Yani kişiler, gidiyor, tek tek demiyorlar ki, şunlar şunlar nedeniyle diye. Belki bir şeyler var. Farklı şeyler olabilir, bir bazı yönlendirilmiş olaylar olabilir. Fakat bunlar da net değil. İnsanların zihinleri fazlasıyla bulandırılıyor. Bir adaleti, adalet duygusunun yükselmesi için fazla bulandırmak gerekmez. Bulandırmak uygun düşmez. O zaman adalet karanlıklaşmaya başlar.

ENVER AYSEVER - Siz savcıların siyasi bir tutum mu aldığını düşünüyorsunuz?

 GÜLDAL MUMCU-  İddianamenin o kadar düzgün olmadığını düşünüyorum. Hukuk gözardı ediliyor. Hukukun olmazsa  olmaz şekli gözardı ediliyor. O zaman bundan nasıl bir adalet çıkabilir. Yani ağır yaralı bir adalet belki.

 ENVER AYSEVER - Peki buradan şöyle biraz daha ileriye gidelim. Şimdi Türkiye’de bir toplumsal kamplaşma çok belirgin hale geldi. Madem Ergenekon’u konuşuyoruz Türkan Hoca’ya geri dönelim. Bir kere ben pek adetim olmayan bir şeyi böyle kamusal alanda söylemediğim bir şeyi insanın içinden geçirdiği şeyi burada söylemek istiyorum bir nedenden dolayı. Türkan Saylan hocamızı anıyoruz ama burada özellikle son günlerdeki bir tartışmadan dolayı kendisine Allah rahmet eylesin diyorum. Bunu dememin de bir nedeni var. Çünkü çok içimizi acıtan bir olay oldu geçtiğimiz günlerde ekranlarda. Bir gazetede Türkan Hoca’nın arkasından hakkımızı size, hakkımız helal olsun demiyoruz dediler. Bilmem hoca onlardan helallik ister miydi ama herhalde Türkiye’deki milyonlarca genç kız arkasından gözyaşı dökmenin yanı sıra hakkını çoktan helal etmiştir. Bu toplumsal kutuplaşmayı biraz konuşalım ve bunun üzerinden de Türkan Hoca gerçeğine gidelim. Türkiye’nin bu keskinleşen fay hattını artık televizyon ekranlarında, gazetecilerin kafa göz yararak birbirleriyle kavga ettiği hale geldiğini görüyoruz. Neler söyleyeceksiniz?

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi tabi helal edip etmeme, herkesin özel, özgür iradesine ve istencine bağlı bir şey. O onu bağlar bizi değil. Şöyle bir şeyle başlamak istiyorum. İlk başlarken bir şey söyledim onu biraz daha açmak istiyorum. Dünyaya gelen her insan eğitim görme hakkına sahip, görmek durumunda. İnsan boyutu olarak en iyi muameleleri görme hakkına sahip. Dünyaya getiriyorsunuz bir varlığı ve ona kıyamıyorsunuz. Biliyorsunuz biz de denir, nar tanesi, nur tanesi annesinin bir tanesi… Annelerin bir tanesi olan kız ya da erkek çocuklarını eğitimsiz bırakmak ne kadar doğru bir şey. Bir kere çağdaşlık ne demek ona bakmamız lazım. Çağdaşlık demek insanın beyninin eğitime, ihtiyacı olduğu eğitimi vermek demek. İnsan haklarından yararlanmasını sağlamak demek. Çağdaşlık ve en iyi muamelelere, en iyi yaşayacak koşulları insanlara sağlamak demek. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman Atatürk çağdaş medeniyeti hedef olarak göstermiştir değil mi. Çağdaş uygarlık bizim hedefimizdir demiştir. Çağdaş uygarlık da her insanın hak ettiği o kıyılamayan çocukların eğitimidir. Onların eğitimsiz bırakmamaktır ve bunun içinde, bu projeyi gerçekleştirebilmek için de Atatürk bu çağdaş uygarlığı yakalayabilmek onu bu topluma kazandırabilmek için Köy Enstitüleri’ni kurmuştur. Köy Enstütileri’nin kurulmasının bir maksadı hem herkesi eğitebilmek, hem de toprak reformunu yapabilmektir. Tam manasıyla çağdaşlığı yaratabilmesidir. Şimdi tam manasıyla çağdaşlığı yaratamadığınız zaman 15’nci yüzyıldaki derebeyin hakimiyetinde kalmış bir toplumu yürütür halde olursunuz. Şimdi bu Köy Enstitüleri yerinden eğitilen gençlerle bilinçlendirilmek  oradaki toprak reformu için eğitilmiş genç insanları topluma kazandırabilmektir. Kadınıyla erkeğiyle. Tabi bu belli bir aşamada bir başarı elde edince köy ağaları bundan rahatsız oluyorlar. Bunun bire bir örneği de var. Örneğin Kinyas Kartal. Daha sonraları kendisiyle yapılan bir söyleşide diyor ki, tabi Köy Enstitülerini komünist yuvası olarak niteleniyor. Propaganda başlıyor. Buradaki eğitimler şöyle, kadın erkek yan yana işte çeşitli tevatürler çıkartılıyor falan. Diyor ki, Kinyas, Kinyas Ağa diye geçer biliyorsunuz CHP, tabi o zaman Cumhuriyet Halk Partisi var ilk başta sonra Demokrat Parti’li oluyor. Komünist yuvası falan değildi diyor. Sadece ve sadece en eğitimli olan ağaların üstünde eğitim sahibi olan gençlerin olması bize rahatsızlık yarattı diyor ve bizim devlet üstümüzdeki nüfusumuzu kıracaktı diyor. Benim 400 küsür tane köyüm var  diyor ve ben benim buradaki hakimiyetim ortadan kalkmasını istemediği için, nüfuzu ortadan kalkacak diye Demokrat Parti’ye gittik ve ikna ettik ve Köy Enstitülerini kaldırdık diyor.

 ENVER AYSEVER - Gerçi CHP döneminde oluyor bu ama..

 GÜLDAL MUMCU- Ama bu bir baskı unsurudur. İsmet Paşa’ya da gittik diyor. Onu da söyleyeceğim. İsmet Paşa’ya da gittik diyor ve ona dedik di diyor, bu Köy Enstitülerini kapatmazsan sana doğudan oy yok dedik diyor.

 ENVER AYSEVER - Tam bir soğuk savaş psikolojisi tabi bu.

 GÜLDAL MUMCU- Onu kullanmaktır. Yani ağalık zihniyeti bu soğuk savaştan yararlanmıştır. Kendi hegomanyasını devam ettirmek için. Şimdi bu dönemde bölge yatılı okullarına, Türkan Hoca çok önem verdiğinin altını çiziyor. Doğrudur. Bölge yatılı okulları kız çocukları için çok büyük seferberlik de yapılmıştır o dönemde. Hem Köy Enstitüleri hem Bölge Yatılı Okullarına kız çocuklarının kazandırılması ve orda eğitim görmeleri konusunda. Bu konuyu merak edenler için şöyle bir şey öneririm. Sıdıka Avar’ın hayat öyküsünü anlatan Kır Çiçekleri diye bir kitap var. Bu öyküler, bölge yatılı okullarına nasıl kız çocuklarını kazandırmak için ne mücadeleler verildiğini doğu ve güneydoğuda anlatıyor ve çok başaralı, belli bir başarıyı yakalayanca Amerikalı uzmanlar geliyor, buralara bakıyorlar, Sıdıka Hanım’ı Amerika’ya götürüp ödüller veriyorlar arkasından da kapattırıyorlar. Şimdi acı verici olaylar. Bütün bunları bir biriyle bağlarsanız Türkan Saylan’ın ne için evinin arandığını daha net anlarsınız.

 ENVER AYSEVER - Yani siz bunu bir şey bağlamında, siyasi bir hamle olarak mı görüyorsunuz, örgütün, örgüte bağlı bir iddianame değil, bas bayağı…

 GÜLDAL MUMCU- Bir yerinden ataçlandırmışlardır yani. Bu çünkü öyle bir iddianame ki her şeyi mandallayabilirsiniz buna. Çünkü ne olduğunu bilmiyoruz. Onu getiriyor, bununla bağlantılı diyor. Biz bunun nasıl bağlantılı olup olmadığını anlayabilmemiz için yıllarımız aylarımız geçecek. Hiçbir bağlantısı olmadığı ortaya çıkacak ama o kadar insana ne olacak çıktığı zaman. Bu toprak ağalığı ve güneydoğuda yaşanan olaylarla ilgili olarak. Şimdi orada ağalık da aynı zamanda bazı sorunları kullanıyor tabi gücünü devam ettirebilmek için. Şimdi örneğin en son Meclis’e gelen mayınlı arazileri temizleme projesinde de o temizlenen yerlerin kimler tarafından temizleneceği ayrı bir konu işte Genelkurmay mı temizleyecek yok NATO’mu temizleyecek. Bir şirket bulunacak o şirket hem mayınları temizleyecek hem de organik tarım yapmak için o arazide tarım yapacak karşılığında 44 yıllığına o araziyi onlara vereceksiniz. Şimdi bu şirket nedir ne değildir orası bir tartışma konusu. Ama şimdi söz konusu olan o araziyi neden oradaki topraksız köylüye vermiyoruz biz. O konuda CHP bir önerge verildi reddedildi. Yani o arazinin kullanılmasını o sınırlar içinde olan dağıtabilirsiniz, topraksız köylüye de verebilirsiniz. Ama bu oradaki hiç kimseye de vermiyor yasa kimse onu temizleyecekse hem temizleyecek iki ayrı aş mayın temizlemek apayrı bir iş aynı zamanda orada 44 yıllığına tarım yapacak kim bu nasıl olacak, nasıl olacak. Bir ülke kendi topraklarını böyle bir şekilde davranabilir mi? Bu da bu işin bağlantılı farklı bir boyutu. Hepsi iç içe.

 ENVER AYSEVER - Yani siz diyorsunuz ki bir proje yürüyor ve bu projenin ürünü bütün bu olup bitenler doğru mu anlıyorum?

 GÜLDAL MUMCU- Öyle görünüyor. Ben sadece olanları arka arkaya sıralıyorum. Hiçbir şeyi varsaymıyorum. Olmuş olan olayları size arka arkasına söylüyorum.

 ENVER AYSEVER - Peki nedir bu proje ve kimlerdir bu projenin yürütücüleri?

 GÜLDAL MUMCU- Bu proje.. Atatürk.. şöyle bir anekdot anlatayım. Kurtuluş Savaşı bitiyor biliyorsunuz, Cumhuriyet filminde çok canlı bir sahne olarak vardı. Kurtuluş Savaşı bitiyor, Çankaya Köşkü’nde işte bir toplantı yapılıyor. Diyor ki arkadaşları, işte çok başaralı bir savaş yaptık ve olay bitti, gayet başardık. Diyor ki, esas şimdi başlıyor. Mücadele şimdi başlıyor diyor. Kurtuluş Savaşı bittiği andan itibaren çağdaşlaşma projesini sekteye vurdurmak için her şey yapılıyor.

ENVER AYSEVER - Kim yapıyor bunu?

 GÜLDAL MUMCU- Hem Türkiye’nin içinde.. Deminden beri bahsettim. Ağalık sisteminin içinde.

 ENVER AYSEVER - Şu anda bunun siyasi olarak Türkiye’deki karşılığını AKP olarak mı görüyorsunuz?

 GÜLDAL MUMCU- Kimin eliyle yürütülüyorsa siyasi olarak odur. Yıllar itibariyle baktığınızda net olarak ortaya çıkar.

 ENVER AYSEVER - Bir gelenek olarak görüyorsunuz.

 GÜLDAL MUMCU- Evet. Bir sistematik olarak görüyorum.

 ENVER AYSEVER- Peki şöyle sorayım birde. Türkiye’deki son dönemdeki derin tartışmalardan bir tanesi devrim ve karşı devrim süreci. Türkiye’nin böyle bir siyasal İslam’ın rejime yönelik bir karşı devrim hazırlığı içinde olduğu kaygınız var mı yoksa bunlar biraz uydurma evhamlar mı?

 GÜLDAL MUMCU- Sahici kaygımız gayet net var. Deminden beri çizdiğim tablo bunun sahici olduğunu gösteren bir tablo. Eğer bunun sahici olduğunu görmüyorsak, yani görmek istemezsek eğer sistematik olarak kapanırız.

 ENVER AYSEVER- Bir de az önce buraya not almışım. İzleyicilerimizin de aklına düşebilir o soru. Dediniz ki  evlatlarımız bizim biricik varlıklarımız. Onların eğitim hakkı çok önemli. Son dönemde kapanan kadından, başörtülü kadına geçmenin bir modernleşme hareketi olduğu ve eğer türbanlı hanımlar da okul giderlerse bunun da bir gelişmişlik olacağı ve türbanlı hanımların eğitim almasının önündeki engellerin aslında toplumun aydınlanmasına yönelik engel olduğu söyleniyor. Bu bağlamda siz türbanlıların eğitim hakkı konusunda temel hak olarak tanıdığınız bu hakkı onlara tanımayan anlayışı nasıl yorumlarsınız? Yoksa bu bir ideolojik bir tercih mi?

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi işe o zaman temelden kendi görüşümü söylemem gerekecek. Ben bu örtünmenin inanca saygısızlık olarak niteliyorum. İnancı örtünmeye indirgemenin inanca da yapılan bir saygısızlık dine de yapılan bir saygısızlık olarak  niteliyorum. Çünkü inanç çok farklı bir şeydir. İnancı siz şekil olarak sınırlayamazsınız ve toplumu örtünüyorum öyleyse inançlıyım imajını vererek diğerlerini inançsızmış gibi niteleyemezsiniz. İnanç öyle bir şeydir ki su gibidir. Akar insanın içinde ve insanı yıkayan bir şeydir. Ben beynin de örtülmesine hem de hem içinin hem dışının da örtünmesine karşıyım. Bu çocukluktan itibaren korkulara ve baskılara maruz bırakılmasına da karşıyım. Bu tarz eğitimde devamlı baskı ve korku vardır. İnsana yakışmaz. Baştan da söyledim. Korkuyla herhangi  bir bireyi bir şeye ikna edebilirsiniz. Ama sevdiremezsiniz, sevgi korku ortamında yeşermez.

 ENVER AYSEVER- Peki sayın Mumcu bu mesela çok popüler bir tartışmaydı geçen hafta. Türkan Saylan Hocamız prensip olarak kendi vakfının Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin daha doğrusu türbanlı kızlara eğitim bursu vermeyeceğini ortaya koydu ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin çizgisini netlikle ortaya koydu. Karşıt görüşlü olan medya bir anda ayağa kalktı. Bu ayrımcılık, bu ötekileştirme, bu bölücülüktür dedi. Siz bu noktada ne düşünürsünüz? Sonuç itibariyle dernekler diledikleri insanlara verebilirler. Ama bununla paralel giden başka bir söylem  oldu özellikle bu görüş önemli. Türkan Saylan Hoca’nın ÇYDD’nin çizgisinin Atatürk İlkeleri çerçevesinde bir çizgi karşısındaki eğitim kurumlarının da Fethullah Gülen çizgisinde olduğu aslında çok derinden toplumda bu iki çizgi arasındaki kutuplaşmanın bu iki yapı arasında sürdüğü.. Buna katılır mısınız.

 GÜLDAL MUMCU-  Deminden beri söylediğim çerçeve bunun o yöne doğru kaymış olduğunu gösteriyor. Benim deminden beri anlatmaya çalıştığım şey Atatürk’ün yapmak istediği bu ülkedeki kadın erkek herkesi çağdaş bir topluma ulaştırmak istediği herkesin toprağa sahip olduğu uygar bir ülke olduğu ürettiği, ürettiğini gayet düzgün bir şekilde satabildiği ve ayakları üstünde duran bir kişilikli ülke yaratma çabası ve gayretinden hayalinden uzaklaştırma bu da şu anki dönemde daha önceki dönemlerde farklı farklı ismiler, farklı farklı kişiler vardır izlediğinizde tarihi şimdi büyük bir tarih kronolojisi gereğimiz yok. Şu aşamamızda, şu anki yaşadığımız şu 20 yıllık 25 yıllık dönemimizde en azından 15-20 yıllık dönemimizde ismi Fethullah Gülen kişi karşımıza çıkmıştır. Daha önce başka kişiler çıkmıştır. Şu andaki isim Fethullah Gülen’dir. Yalnız çok ilginç tabi. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Düşünülsün ve araştırmayı sevenler açısından araştırılsın diye. Amerika’da Fethullah Gülen’in şirketleri arasında gösterilen bir şirket var. İsmi True Star  Gerçek Yıldız.. Bir İslam şirketinin neden gerçek yıldız olduğunu merak edenler araştırırlar herhalde. True Star nedir? Gerçek yıldız ne demektir?

ENVER AYSEVER- Siz biliyor musunuz?

 GÜLDAL MUMCU- Yani.. Merak edenler araştırsın ama True Star’ın gerçek yıldız diye İslamiyet’te her hangi bir şey yoktur. Bu Hıristiyan terminolojisinde olan bir şeydir gerçek yıldız.

 ENVER AYSEVER- Yani buradan bir ilişkilendirme yapıyorsunuz.

 GÜLDAL MUMCU- Bulmak lazım, düşünmek lazım, araştırmak lazım.

 ENVER AYSEVER- Peki Fethullah Gülen’in Türkiye Cumhuriyeti rejimi için doğrudan bir tehdit olduğunu düşünüyor musunuz şu anda? Kendisinin varlığını ve örgütlenmesinin? Sivil toplum mu, yoksak bir tehdit mi?

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi sivil toplum ne demek, siz sivil toplumdan, sivilin manası olarak neyi kastediyorsunuz? Sivil…

 ENVER AYSEVER-  Herhalde sivil toplum dediğimiz, toplumun çıkarlarını, parlamento baskı grubu olarak oluşturan çeşitli toplumsal hareketleri devletin organizasyonları dışında geliştiren, örgütlenen kurumları kastediyoruz.

 GÜLDAL MUMCU- Tabi bu ama. Bizde çoğunlukla sivil toplum denince bir asker toplum var bir sivil toplum gibi algılanıyor. Sivil İngilizce’den gelen bir şey biliyorsunuz. Sivil, medeni toplum demek. Sivil, civilation medeniyet, uygarlık demek. Yani uygar toplum, çağdaş toplum demek sivil toplum. Esasında biz onu tam çağdaş toplum olarak çevirmemiz lazımken, sivil toplum diye öyle geçti, çoğu insan da bunu bir asker toplum var bir de sivil toplum varmış gibi algılıyor. Halbuki çağdaş toplum demek. Çağdaş toplumda deminden beri bahsediyoruz. Çağdaşlık ne demek? Dinin ön planda olmadığı bir toplumdur. Laikliğin olduğu bir toplumdur çağdaş toplum. Din ve dünya işlerinin ayrıldığı bir toplumdur çağdaş bir toplum. Din ve dünya işlerini ayırabildiğiniz ölçüde çağdaşsınızdır. Avrupa, din ve dünya işlerini ayırabilmek için yüzyıllar boyu kan dökmüştür. Bize bu Kurtuluş Savaşı’ndan sonra sunulmuştur. Din ve dünya işleri ayrılmış ve laik bir toplum olmuşuzdur. Biz tekrar geriye mi döneceğiz. Din ve dünya işlerini gene bir araya mı sokacağız.

 ENVER AYSEVER- Güldal Hanım reklama gitmeden önce tek bir şey soracağım. Basit bir soru. Ama derinlikli bir soru. Şunu sormak istiyorum. Bir inançlı genç kız hem başı bağlı olup hem çağdaş olabilir mi?

 GÜLDAL MUMCU- Deminden beri anlattığım çerçevede biraz zor.

 ENVER AYSEVER- Ama imkansız değil diyorsunuz?

 GÜLDAL MUMCU – İmkansız değil tabi. Hiçbir şey dünyada imkansız değil.

*********reklam arası*********

ENVER AYSEVER – Evet sevgili seyirciler Türkiye televizyonlarında ilk defa Güldal Mumcu Hanımefendi  Aykırı Sorular’da konuşuyor. Bizde onun tane tane anlattığı meseleleri arada sorular sorarak daha çok irdelemeye çalışıyoruz. Burada hemen parantez, yumuşatsın diye bir şey söylemek istiyorum. Sizi Meclis kürsüsünde görenler ya da kimi fotoğraflarınızı görenler aslında mesafeli ve sert zannedebilirler ama biz sizin son derece acılı süreçler yaşamanıza rağmen ben yakından tanıdığımı sürece göre son derece sevecen ve yaşam sevincini diri tutan birisi olarak görüyorum. Bu da izleyicilerimiz açısından bilinsin isterim. Kendinizi onaran ve yaşamınızı  sürekli bir mücadele çerçevesinde diri tutan tarafınız var. O güler yüzlü tarafınızı da izleyicilerimiz bilsin istedim. Ve hatırat yazacak mısınız? Diğer sorulardan önce bir ara soru?

 GÜLDAL MUMCU- Hatırat. Çok şeydir değil mi, anılar diye geçer. Eskiden hatırat denirdi, ağır olsun diye.. Şöyle bir şey söyleyebilirim. Yaşıyor olmak umudu içerir. Her yaşayan kişi umudu içinde barındırmak zorunda. Yani barındırmalı. Başka türlü depresif bir hayat sürersiniz. Her zaman daha iyi olması için hem kendi iç sağlığınız, iç inancınız daha yüksek olması için umutlu olmak zorundasınız, hem düşündüğünüz amaçlar içinde canlı olmanız için. Umudunuzu yitirdiğiniz zaman yani ha yaşıyorsunuz ha yaşamıyorsunuz. Mücadeleniz de biter. Anılar konusuna gelince, düşünüyorum. Bunu da bir görev olarak niteliyorum. Uzun süre kaçtım doğrusu bunu yazmaktan çünkü beni biraz yoruyordu. Şimdi sözel olarak söylemek ayrı bir şey. Dedim ya şifai bir milletiz. O kadar çok olaylarla karşılaştığım zaman arkadaşlarıma dostlarıma bütün o olayları anlattım ki aslında arkadaşlarımın çevremdeki insanlar bir çok şeyi bilirler benim yaşadıklarımı. Anlatmışımdır. Fakat bunları kağıda dökmek biraz yorucu oluyor zihinsel olarak. Ondan biraz kaçtım. Onun için epe bir zaman geçti ama bunu da bir sorumluluk ve görev olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede bu olaylarla karşılaşmış olan herkesin bu tarz ya da farklı anılarını yazmasını istiyorum aslında. Ben de onun için bir görev olarak bunu yazacağım.

 ENVER AYSEVER- Peki şimdi yeni bir kabine kuruldu ve bu yeni kabinenin bakanlarından bir tanesi de eski Kadından Sorumlu Devlet Bakanı şimdi Eğitim Bakanı olan sayın Nimet Çubukçu. Nimet Çubukçu bir eğitim seferberliği yapmış olan Türkan Saylan’ın cenazesine katılmadı bildiğim kadarıyla çiçek de göndermedi. Ertuğrul Günay Bey, Kültür Bakanı bir açıklama yaptı ardından bu açıklamayı hükümet adına değil millet adına dendi falan. Yani böyle bir.. Bu Türkan Saylan cenazesi de tıpkı Uğur Mumcu cenazesi gibi turnusol görevi gördü. Toplumda kutuplaşmayı ortaya çıkardı. Sayın Bakanın orada olmaması, Eğitim Bakanı’nın orada olmaması Türkiye için  bir zafiyet midir? Ne düşünürsünüz o konuda.

 GÜLDAL MUMCU – Demokrasi açısından bir zafiyettir. Öyle düşünürüm. Çünkü bir cenazeye çiçek yollamak ya da başsağlığı telgrafı çekme hatta bizzat bulunmak bir çağdaş toplum gereğidir. Fakat tercih etmemişse orasını bilemeyeceğim. Ama açıklamasında söylediği söz hani beni orda pek istemezler herhalde bulunsam diye. Böyle bir sözcük vardı. Onu da biraz talihsiz bulurum. Yani oraya gitseydi o cenazede bulunan herkes, taziyeye gelen kimseye bir şey yapılmaz. Bizim geleneğimizde öyle bir şey yok.

 ENVER AYSEVER- Şeye gönderme yaptılar. Danıştay cinayetinin ardından olan ve cenaze töreninden bakanlar, başbakan vs..büyük bir kitlesel tepki ile karşı karşıya kaldılar. Yuhlar çekildi, saldırılar oldu. Bunun bir benzerinin olacağından endişe ettiler. Bu da çok haksız bir kaygı mıdır? Ne dersiniz o konuda.

 GÜLDAL MUMCU-  O zaman Danıştay saldırısından sonra öyle bir tepki ile karşılaşılmışsa bunun neden olduğunu irdelemeleri lazımdı.

 ENVER AYSEVER- Haklı mı buluyorsunuz tepkiyi?

 GÜLDAL MUMCU- Yani haklı ya da haksız. Bir özeleştiri yapmak gerekir. Toplum neden oraya gelen insanlar, neden böyle bir tepkide bulunuyorlar. Ama bu gene de gitmeye mani olmaz.

 ENVER AYSEVER- Bir de bence günün ilgi çekici meselelerinden birisi eski müftünün yaptığı konuşma. Şimdi aslında herkesi birleştirebilecek bir konuşma yaptı sayın müftü. Türkiye’de laik, anti laik kamplaşmasının önüne geçebilecek bir din adamının toplumda laikliğin simgesinin olmuş bir hanımefendinin arkasında söylediği sözler aslında toplumsal barışa katkı yapması gerekirken kimi medya kuruluşları tarafından neredeyse eski müftüye ağızlar dolusu küfürler edildiği ve saldırı olduğunu gördük. Bu da bir taraftan düşündürücü. Ne düşündünüz? Aslında bir din adamının bu türden yaklaşımlar göstermesi toplum için fevkalade önemli diye düşünüyorum.

 GÜLDAL MUMCU- Doğrudur. Çünkü gerçekten bir din adamı olarak davrandı dinci olarak davranmadı.

 ENVER AYSEVER- Dinci nedir?

 GÜLDAL MUMCU- Dini değerleri din olgusunu çıkarlar uğruna kullanmak demektir.

 ENVER AYSEVER- Bu siyasi bir terim…

 GÜLDAL MUMCU- Siyasi terim.

 ENVER AYSEVER- Peki Türkan Hoca’nın arkasından kalan bir meseleyi de tartışalım istiyorum. O da şu. Cumhuriyet mitingleri sürecinde Türkan Hoca genel miting atmosferinin ötesinde bir tutum sergiledi. İtiraf etmeliyim ki sizin milletvekiliniz olan sayın Nur Serter’i konuk ettim. İçinde bulunduğum grup Cumhuriyet mitinglerinin, birinci tur Cumhuriyet Mitinglerinde daha böyle sert bir dil kullanırken, Türkan Hoca yaptığı konuşmada, ne şeriat ne darbenin altını çizerken daha da öteye geçerek, çok daha birleştirici dil kullanmıştı. Fakat çok ilginçtir. Hocanın bu tavrı hep görmezden gelindi. Net bir çizgi ile bunu ortaya koymasına rağmen halen bugün bile Ergenekon iddia edilen Ergenekon davasında bu durum doğdu. Darbe nedir? Kim darbecidir?. Türkiye’de şeriat darbe ikilemi arasına sıkışmış bir halk mı vardır? Siz bir de demokrasi kavgası veren yıllarca hapiste yatmış birisinin eşisiniz aynı zamanda. İş döndü dolaştı şöyle tevatürlerde oluştu. Uğur Mumcu yaşasaydı onu da içeri alırlardı falan. Yani bu kafa karışıklığını aydınlatır mısınız lütfen.

 GÜLDAL MUMCU- Yani içeri alırlar mıydı, mümkün. Çünkü Cumhuriyet gazetesinde yazıyor ve temel bir muhalefette yapıyor. Hangi gerekçeyle tam net olarak bilemiyoruz içeri alınmaları o yüzden alınma olasılığı da yüksek görünüyor, mümkün. Bir şey diyemeyeceğim.

 ENVER AYSEVER- Şaşırmazdım diyorsunuz.

 GÜLDAL MUMCU – Şaşırmazdım yani çünkü o tablo onun da alınabileceğini gösteriyor. Şimdi ben demokrasiye inanan bir insanım ve darbeler bu ülkeye hiçbir zaman hayır getirmemiştir. Diyeceksiniz ki darbeler oldu ve terör ortadan kalktı. Darbe olmadığı zamanda askerler aynı zamanda iş başındaydılar. Darbeler yani ülkeyi bir çok olaydan koruyoruz cumhuriyeti koruyoruz, diyerek yapıldı ama gerçek cumhuriyet değerlerini yok etmeye yönelik iktidarların önlerini açtı. Böyle söyleyebilirim.

 ENVER AYSEVER- Yani diyorsunuz ki zaten…

 GÜLDAL MUMCU- Ve biliyorsunuz 12 Mart’ta özellikle …, 80 darbesini “our boys” bizim oğlanlar yaptı diye Amerikan en yetkilisinin söylediği söz meydanda. E o zaman neyi tartışıyoruz ki biz. Darbenin yanında nasıl durabiliriz. Duramayız zaten. Demokrasi için siyasi parti ile mücadele etmeyi kendine hedef seçmiş kişiler darbelerin yanında durabilir mi, mümkün mü? Bir de üstelik o darbeler ulus ötesi manüplasyonlarla gerçekleşmişse.

 ENVER AYSEVER- Peki bir de şimdi Güldal Hanım size birkaç tane kritik mesele var onları da size sorayım istiyorum. Bu geceyi çok uzun tutmayacağız ama bu soruları da sormazsam izleyiciler de diyecek ki, Güldal Hanımı bulmuşsun (Karşılıklı gülüşmeler)… Şimdi çok önemli bir makamda görev yapıyorsunuz. Türkiye’nin kalbinin dönem dönem tepesinde Türkiye’nin demokrasisinin işlemesi için görev yapıyorsunuz. Başkanlık yapıyorsunuz. Köksal Bey nasıl bir başkandı, süresi doluyor. Başkanlığa devam etmeyeceği anlaşılıyor. Uyumlu çalıştınız mı yoksa arada… Ben biliyorum ki Meclis’in işleyişi başkanların çok önemli rollerinin olduğu bir yapıdan hareketli olarak da sonuçlar çıkıyor. Nasıl bir yapıdır parlamento başkanlar neyi yönlendirir. Köksal bey nasıl bir başkandı. Çünkü sizinde, CHP’nin oylarıyla da başkan seçildi. O süreci bir anlatın istiyorum. Yeniden önümüzdeki süreçte Köksal Toptan Bey gibi üzerinde uzlaşılacak bir başkan bulunabilir mi?

 GÜLDAL MUMCU- O konuya geçmeden önce darbe konusunda bir şeyi bitirmek istiyorum daha net olması açısından şunu söyleyeceğim. Bu Anayasa tartışması bu darbeler de birbiriyle ilintili olarak da sunuluyor önümüze biliyorsunuz. Çoğu zaman söylem geldiği zaman bu bir darbe anayasasıdır… Ben şahsen bu Anayasa’ya hayır diyen yüzde 8’lik kesim içindeyim. En azından oluş hali ve anti demokratik haliyle. Bu anayasanın değiştirilmesi en gerekli tek maddesi var. Her şey bir yana. Geçici 15’nci madde.

 ENVER AYSEVER- Nedir o madde? Hatırlatır mısınız?

 GÜLDAL MUMCU- Darbeyi yapanların yargılanması. Demokrasi adına mücadele verdiğini söyleyenlerin onu getirip kaldırmalarını hiç bugüne kadar duymadım.

 ENVER AYSEVER- Yani diyorsunuz ki o madde kalksa zaten durum bir hayli değişir.

 GÜLDAL MUMCU- Yani neyin demokrasisini sağlayacaklarını algılamış değilim. O zaman darbelere karşıyız deyip geçici 15’nci maddeyi hiç gündeme getirmemeleri de şaşırtıcı bir şey.

 ENVER AYSEVER- Peki bir şey söyleyeceğim. Köksal Toptan sorum saklı kalmak kaydıyla. Kalkıp sayın Başbakan da dese ki, “Ey Güldal Hanım böyle söylüyorsunuz, haklı da söylüyorsunuz ama biz şurada altı- yedi yıllık bir partiyiz, bizden önceki siyasi partilerin hiçbirinin de bunu yapmamış olmamasını nasıl değerlendirirsiniz” dese siz ne dersiniz?

GÜLDAL MUMCU- Onların anayasayı değiştirme niyetleri pek olmadı bugüne kadar. Öyle bir tartışma da açılmadı bugüne kadar aslına bakarsanız.

 ENVER AYSEVER- Toptan değiştirme anlamında..

 GÜLDAL MUMCU- Hayır çeşitli zamanlarda çeşitli unsurlarını değiştirdiler ve her zaman demokrasinin yanında durduklarını söylediler. Anayasanın demokratik olmadığını ileri sürdüler. Yani olmazsa olmaz koşulları hiçbir zaman değiştirilmez benim düşüncem de o yönde fakat bazı değiştirilecek yerleri vardır, olabilir, mümkündür. Fakat şeyi, bu konuyu hiç gündeme getirmiyorlar.

 ENVER AYSEVER- Yani siz burada AKP’nin iyi niyetli olmadığını düşünüyorsunuz?

 GÜLDAL MUMCU- Yani gerçekten demokrasi istediğine o kadar inanır değilim.

 ENVER AYSEVER- Yani AKP’nin o kadar demokrat olmadığını düşünüyorsunuz o zaman.

 GÜLDAL MUMCU- Evet. Yani darbelere karşıyız ama geçici 15’nci maddeyi kaldırmaya yanaşmayız. Yani darbe yapanların hiçbir sorgu suali olmaz geçici 15’nci maddesini kaldırmayız.

 ENVER AYSEVER- Peki Köksal Toptan Bey demokrat mı?

 GÜLDAL MUMCU- Köksal Bey iyi bir insan. İnsan boyutu olarak gayet yumuşak ve iyi bir insan ve çalışma olarak sakin uyumlu bir çalışma arkadaşlığı sergiliyor. Bizle birlikte çalışırken de öyle ve yetkileri delege etmeyi seven bir yapı sergiliyor ama fiiliyatta her zaman bunu çok uyduğunu da söyleyemeyeceğim doğrusu. Bazı siyasi nezaketsizlikler de olmuyor değil.

 ENVER AYSEVER- Ne gibi?

 GÜLDAL MUMCU – Yani belli Meclis Tv, Başkan Vekili olarak bana bağlamış, kağıt üzerinde görünüyor fakat gerektiği zaman size sormadan kendisi direkt yetkisini kullanıyor. Zaten vekilsiniz yetkisini kullandığı zaman sadece yaptığı siyasi nezaketsizliği hatırlatmakla yetiniyorsunuz. Bu insanların yansıttıkları imaj yani söylemler eylemlerle desteklenmediği sürece tam bir bütünlük arzu etmez.

 ENVER AYSEVER- Bu bağlamda sayın Toptan’ın tutarsız olduğunu mu düşünüyorsunuz zaman zaman?

 GÜLDAL MUMCU- Yani tutarsızlık demeyeyim de bu kadar insanın söylemi ile eylemi bir olması gerektiğini düşünürüm.

 ENVER AYSEVER- Peki size daha popüler bir isimden söz açayım çünkü TBMM’nin bir önceki başkanı sayın Bülent Arınç’tı. Bir kere sayın Bülent Arınç nasıl bir başkandı. O olsaydı siz onunla çalışabilir miydiniz?

 GÜLDAL MUMCU- Yani bilmiyorum.

 ENVER AYSEVER- Bilmiyorsunuz. Peki nasıl gözlüyorsunuz dışarıdan?

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi dıştan söylemler ayrıdır, fiili olarak çalışma ayrıdır. Tabi ki söylemleri ve davranışları benim uygun görebileceğim bir tarzda değil. Ama bu siyaset.

 ENVER AYSEVER- Bu siyasetle ilgili işte soralım o zaman size. Yeni bir kabine var ve sizin baştan beri altını çizdiğiniz milli görüş geleneğinin en önemli isimleri ve yeni isimleri, filizlenen isimleri bu kabinede var. Şeyi nasıl okuyorsunuz, Türkiye’ye nasıl bakacak bir kabine?

 GÜLDAL MUMCU- Görmemiz lazım. Yani şimdiden…

 ENVER AYSEVER- Önyargılı değilsiniz.

 GÜLDAL MUMCU- Önyargılı değilim. Ne kimsenin önünü kesmek ne de böyle yapılır ya da yapılmaz bunu gerçekleştirir ya da gerçekleştirmez diyemeyiz… Görmek lazım ne yapacaklarını.

 ENVER AYSEVER- Peki o zaman daha somut sorayım ben. Sayın Cumhurbaşkanı Kürt sorunu ile ilgili olarak iyi şeyler olacak dedi. Güzel şeyler olacak dedi. Bir kere bir güzel şeyler olacaktan ne anlıyorsunuz? Türkiye’de siyasetin Kürt sorununu çözme noktasında hazırlığı var mı? Gerçekten böyle bir psikolojik ortam var mı? Özellikle bunu size sormamın nedeni de şu. Bu toplumda maalesef acılar hep yarıştırılıyor. Yani işte, şehit annesi şöyle hisseder, ötekisi böyle hisseder vs  türünde. Bir takım değerlendirmeler..Oysaki biz biliyoruz ki, evladını yitiren herkes evladını yitirmenin acısını yaşar. Eşini yitiren de eşinin acısını yaşar.

 GÜLDAL MUMCU- Doğru.

ENVER AYSEVER- Siz acının içinden geliyorsunuz bir taraftan. Sizin söyleyeceğiniz her şey çok daha birleştiricidir. Türkiye’nin böyle psikolojik ortamı var mı? Türkiye acıları yarıştırmak yerine vicdanlarda birbirini bağışlayabilir mi? Affedebilir mi? Toplumsal kopukluk, gerçekten siyasetin mühendislik tarafıyla çözülebilir mi? Bu toplumda kan, vicdanlarda önce durması gerekir. Bu olasılığı görüyor musunuz?

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi şöyle bir söz var biliyorsunuz. İmkansızı dileyin zaman alır biraz diye. Şimdi demin söylediğim gibi umudu hiçbir zaman kaybetmemek lazım. Bu ülke ne zamanki ölümü baş tacı etmez, öldürmeyi kan gütmeyi bırakır ve aklı sağ duyuyu ve vicdanı öne koyar o zaman belli bir yerlere varabiliriz. Tabi bu ülkenin sınırlarını ve tek devlet yapısını da unutmamak gerekir. Bir çözüm olabilecekse böyle bir çözüm olabilir.

 ENVER AYSEVER- Peki hemen bir parantez. Parlamentoyu ilgilendiren bir mesele DTP’li milletvekillerinin savcılıkça ifadesi alınması isteniyor ve sayın Köksal Toptan yeminler de etti. Vallahi de billahi de bir sorun çıkmasın geçmişteki kötü görüntülerin, Kürt milletvekillerinin parlamentodan yaka paça polis eliyle alındığı görüntüler ortaya çıkmasın diye elimden geleni yapıyorum dedi. Şimdi doğal olarak parlamenter yapıda dokunulmazlığı olan milletvekillerine bu tür baskılar demokrasiyi güçlendirmez.

 GÜLDAL MUMCU- Evet.

 ENVER AYSEVER- Siz ne düşünürsünüz?

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi bu ülkede dokunulmazlıkların kalkmasını her zaman istedik. DTP’liler de istediler bunu. Bir genel kurulda tezkere konusundaki genel kurulda da onlar da istediler, dokunulmazlıklar kaldırılsın diye. Kürsü masumiyeti dışında dokunulmazlıkların aslında kalkması lazım. Bu özel konumda biliyorsunuz dokunulmazlık bir koruyuculuk taşımıyor. Yasal nedenlerle diye niteliyor hukukçular. O yüzden bir uygun formül bulmak gerekecek. Onu da doğrusu zaman içinde bir çözüme ulaşacağını düşünüyorum.

 ENVER AYSEVER Ama çok kısalmış bir zamandan söz ediyoruz. Yani ben mesela şöyle bir şey hayal ediyorum, siz az önce söylediniz çok önemli bir değerlendirme var. Eğer Kürt vekiller yeniden bu biçimde cezalandırılırlarsa parlamentodan alınırlarsa toplumdaki bu gerilimi besleyen ve giderek daha kökleyen bir kan davasına dönmez mi? Yani halkların aralarının daha çok açılacağı, kalplerin daha kırılacağı bir süreç başlamaz mı?

 GÜLDAL MUMCU- Aslına bakarsanız etnik kimliğe dayalı olarak bir parti olunmuş olması öyle bir altı çizilmemiş olsa dahi böyle olduğunun yansıtılmasını doğru bulmuyorum.

 ENVER AYSEVER- DTP için söylüyorsunuz.

 GÜLDAL MUMCU- Evet. Yani herhangi  bir parti etnik kimliğe dayalı bir parti olmuş olması çağdaşlığa uymaz diye düşünüyorum. Partinin bir programı var, o programı da benimseyen insanlar vardır o toplumda yaşayan sadece bu kişilerin temsilcileri sadece bu kişilerin temsilcisiyim diye bir şey söz konusu olamaz. Bu otomatik ayrışmaları getirir. Doğrusunu isterseniz. Bu dediğiniz gibi gerginliklere yol açabilir, siyasetin hüneri gerginlikleri minimize etmek ve mümkünse ortadan kaldırmaktır. Siyaset bunun için vardır. Hayatı, devamlı kavga devamlı toplumun katmanlarını bir birleriyle dövüşen bir hale dönüştürmek için değil  aksine toplumun çeşitli katmanlarının arzularını isteklerini uzlaştırmak. Demokrasi bu demektir. O kültürü geliştirmek için vardır. Birbirine bağırmak ve çağırmak yerine sorunun ne olduğunu sakin bir şekilde irdelemek gerekir. Sayın Gül’ün, güzel şeylerinin ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü güzel şeyler nasıl bir şey?

 ENVER AYSEVER- Güzel bir şey olsa gerek.

 GÜLDAL MUMCU – Güzel bir şey..(Karşılıklı gülüşmeler) Güzel bir şey, güzel şarkı dinlemek gibi, insanın bir birine hoş sözler söylemesi gibi doğanın yeşermesi gibi insana rahatlık veren şeyler mi acaba. Bilmiyorum.

 ENVER AYSEVER- Peki ilginç bir şey oldu bugün basında okudum ve bu yönde de bir hazırlık olduğunu tahmin ediyorum partinizle ilgili olarak. O da şu. DTP milletvekilleriyle sizin partinizden Mesut Değer’in görüştüğü bu görüşme isteğinin Ahmet Türk tarafından geldiği Sırrı Sakık Bey’in de katıldığı yönünde bir değerlendirme var. Öte taraftan sayın Baykal’ın da Kürt meselesine yönelik dün yaptığı açıklamalar var. Sanki CHP’nin 22 Temmuz seçimlerinden önce sözcüleri kanalıyla çizdiği daha şahin daha milliyetçi tavır özellikle bu 22 Temmuz’dan sonra en son İstanbul’da da Kemal Kılıçdaroğlu’nun yoksulluk üzerine çizdiği siyasetle birlikte daha varsıllık, yoksulluk çizgisine gidecekmiş gibi geliyor. CHP acaba değişen dünya koşullarında  devlet eşittir CHP algısı yerine daha başka bir tavır mı getiriyor? Kürt meselesinde bir güzel şeyde CHP’den beklenebilir mi?

 GÜLDAL MUMCU- Devlet eşittir CHP gibi bir algı yani öyle bir şey yok. Onu tam anlayamadım.

 ENVER AYSEVER- Toplumda bizim siyasi gözlemcilerin, CHP devlet refleksiyle davranıyor yönündeki şeye gönderme yaptım değerlendirmeye.

 GÜLDAL MUMCU- Ama bu ülkenin sınırlarını savunmak herkese düşen bir görev. Bunu ben öyle görüyorum. Bu ülke toprakları bir Kurtuluş Savaşı ile sınırları çizilmiş topraklar bir vatan ve biz hepimiz birlikte yaşıyoruz bu topraklarda. Yani bu ülkede yaşayan herkes Türk vatandaşı denir. Vatandaşlık kimliği böyle bir şey. Bunun etnik kimliklere indirgemek çok yanlış bir şey. Eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları içinde ve sınırları içinde yaşıyor isek bir Türk vatandaşıyız yani. Bunun etnik kimliklerimizi ön plana çıkarmamız çok uygun düşmez. Hepimizin bir DNA testinden geçecek hali yok. Bu tamamen ırkçı ve faşizan bir yaklaşıma bizi götürür ki uygulamaya bu da hoş bir şey değil, uygun düşmez. Bir demokrasi yerleştirmeye çalışıyoruz biz bu ülkede. Atatürk CHP’yi kurarken, verdiği bir röportajda diyor ki, çağdaş uygarlığı hedefliyorum. Ama bir insan ömrü bu hedefleri gerçekleştirmeye yetmez. Bu hedefleri gerçekleştirebilmek için diktatörlükte olmaz. Atatürk’e yönelik diktatör suçlamalarının….Bir çağdaş uygarlık düzeyi gösteriyor ve bu çağdaş uygarlığın deminden beri konuştuk çağdaşlık ne demek? Her insanın doğduğu andan itibaren kadının, kız, erkek… Bütün insani haklardan, korkulardan arındırılmış bir şekilde özgür vatandaş olması demek ve burada hiçbir etnik kimliğe bakılmaksızın insan haklarından tam anlamıyla yararlanması demek ve diyor ki, insan ömrü bunu gerçekleştirmeye yetmez onun için bir parti bir kurumsal bir yapı olması gerekir. Hayaller tabi insan ömrü ile kaim değil. Yapamazsınız, gelecek kuşaklar da da bu hayallerin gerçekleşmesi için bazı kurumlara ihtiyacınız var. CHP öyle kurulmuş bir parti. CHP ülke bütünlüğünü koruyan ve etnik ayrımcılıktan uzak duran bir parti olmalı. Son derece doğru bir söylemdir. Hiçbir… Her devlet dünya üzerinde etnik kör olmak zorundadır. Hiç kimsenin ne inancı ne nerede olduğu ne hangi köklerden geldiği sorgulanamaz.

 ENVER AYSEVER- Buna karşı neden CHP kaç seçimdir özellikle Kürt yurttaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerde çok başarısız sonuçlar alıyor? Garip bir biçimde geçmişte orada birinci parti olduğu yerlerde bile örneğin Tunceli gibi yerlerde bazı bölgelerde MHP’nin bile gerisine düşüyor? Bu sorunu nasıl temellendiriyorsunuz?

 GÜLDAL MUMCU – Bu birazcık oradaki ağalık sisteminin farklı bir yapılanmanın içinde yer almayı tercih etmiş olmayı gerektiriyor, olduğunu gösteriyor ve halkın da korkulara boyun eğmiş olduğunu gösteriyor. Ben öyle niteliyorum. Deminden beri konuştuğumuz çerçeve içinde buna bakarsak bunun da somut göstergesi bu oluyor.

 ENVER AYSEVER- Yani siz parti politikalarında bir kusur bulmuyorsunuz.

 GÜLDAL MUMCU- Parti politikalarında da olabilir. Oradaki insanlar irtibat kurarken geliştirilen çalışmalarla ilgili doğrusu ben bir şey söyleyemeyeceğim. Onu söyleme bilgisine sahip değilim. Fakat temel unsur ne zamanki Halk Partisi  orada, gerçekten halkla irtibat kurabilirse toprak ağaları halkın üstündeki baskıyı halk orada toprak ağalarının kendi üstündeki baskısını karşı koyabilirse, korkmaz ise CHP de halkı kucaklar ise bu konuda o zaman orda farklı açılımlar olabilir.

 ENVER AYSEVER- Olabilir mi bu önümüzdeki süreçte?

 GÜLDAL MUMCU- Neden olmasın.

 ENVER AYSEVER – Peki son iki soruya geliyoruz bir tanesi şu CHP’de ilginç bir şey yaşandı bu en son seçimlerden önce. Sayın Kılıçdaroğlu, halkın gönlünde büyük sevgi kazandı. Biz İstanbul’da bunu doğal mitingler yaşanırken gördük. Doğal bir kendiliğinden halkın sempatisini kazanan birisi oldu fakat herkes ondan kimi çevreler hani bir genel başkanlık yarışına girer diye beklerken sayın Kılıçdaroğlu  bu yönde bir tavır göstermedi, fakat partide de şöyle bir değerlendirme var. Parti yenilenecek, gençleşecek, değişecek.. Topluma yeni bir sözleşme koyarsa CHP bu değişim nasıl olacak. Siz ne düşünüyorsunuz ne seziyorsunuz. Gerçi parti yöneticisi değilsiniz ama. Ne bekliyorsunuz toplumdan.

 GÜLDAL MUMCU- Bu konuda çok şey söylemem doğru olmaz Çünkü…

 ENVER AYSEVER- Toplumun ihtiyacı nedir çünkü CHP’nin bir yükselişi var önümüzde de seçimler var. İki sene içinde…

 GÜLDAL MUMCU- Bu ülkenin geleceğe yönelik ihtiyacı uygar bir toplum olma, demokrat bir toplum olma yolunda hızlı adımlarla ilerleyecek ve onun önünü açacak bir iktidara sahip olmasıdır. Bu da CHP bunu yapabilecek güce sahiptir. Demin söyledim ya, Atatürk’ün söylediği neden CHP’yi kurduğuna dair verdiği röportajda söylediği gibi çağdaş, tekrar yineliyorum ama hani başta da söyledim nar tanesi, nur tanesi annesinin bir tanesi’lerini kıyamayan, onlara hiçbir ayrım gözetmeksizin korkusuz, gerçekten ben bu ülkenin vatandaşıyım ve hiçbir zaman hiçbir şekilde baskıya maruz kalmayacağım diyebileceği bir ülke olması lazım. Bunun içinde söyledim. Ağalık sisteminin yok olması lazım bir ölçüde deminden beri bahsettiğim. Bu da ülke kendisi kendi bilincine erdiği zaman bunu yapabilir. Onun için sormaktan, sorgulamaktan, kaçınmamak lazım.

 ENVER AYSEVER- Peki şöyle kapatalım. Kırgın ve kızgın olduğunuz kimse oldu mu bu süreç içerisinde. Kinci olduğunuzu tahmin etmiyorum ama belleğinizin güçlü olduğunu ve ilkeleri çok önemsediğiniz konuşmalarınızdan biliyorum anlıyorum. Bu süreçte sizi düş kırıklığına uğratanlar oldu mu? Genel bir tahlil yaparsanız, çünkü izleyicilerimizden gelen e maillerin çok ciddi bir kısmı şu tabloyu ortaya koyuyor. Şimdi hepsini okuyacak değilim ama size paylaşayım canlı yayında. Uğur Mumcu cinayetinin ardındaki süreçte hiç kimsenin aklında, fikrinde, yüreğinde bu mesele kapanmamış. O görülüyor. Dolayısıyla bu sürece yönelik başta devlet olmak üzere dostlar olmak üzere kırgın, kızgın ya da bir arada olmak istemediğiniz isimler var mı? Bize geldiğiniz noktadaki duygularınızı, sınırlarınızı çizginizi bir tarif eder misiniz? Ardından da arkadaşlar rica edeceğim görüntüleri yeniden yayınlayalım, üzerine de hesap numarasıyla birlikte kapatmadan önce.

 GÜLDAL MUMCU- Şimdi bazen hayal kırıklıkları yaşadım, yaşamadım diyemem. Ama baştan da söylediğim gibi şunu yaptım öfkelerimi sorguya dönüştürdüm ve bunu başta da söylediğim gibi bunu öneriyorum herkese isyanı da dirence dönüştürdüm. Bunları yapıldığı sürece insan olabileceğimiz daha iyi toplumu elde edebileceğimizi düşündüm. Çünkü bunları sormazsanız, sorgulamazsanız arkasında durmazsanız hiçbir zaman daha iyi toplum ortamını hake edemeyiz. Bize daha önce çok güzel bir şekilde sunuldu. Fakat deminden beri anlattığımız çerçeve içinde bizim elimizden önce yavaşça sonra hızla çekiliyor. Bunun için de mücadele etmemiz gerekiyor. Yorgunluğa, yılgınlığa, ufak tefek bazı şeylerle karşılaştığımız zaman bırakmaya hiçbirimizin hakkı yok. O yüzden…

 ENVER AYSEVER- Kırgınlıkların üzerini çektim diyorsunuz..

 GÜLDAL MUMCU- Gereksiz görüyorum. Yapacağımız mücadelenin önünde bizi aşağıya çekecek her türlü olumsuz duyguyu bırakmayı bilmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.

 ENVER AYSEVER- Evet. Bir şey anımsatayım. Beni çok şaşırttı siz takip edebildiniz mi bilmiyorum. Hafta başında tiyatrocuların bir yürüyüşü oldu Galatasaray’dan Taksim’e kadar. Daha çok Türkiye’de olup bitenlerle ilgili olarak seyirci kalmayın.. O günden sonra çok ilginç iki tane yazı okudum hakikaten ben o günün içinde olan ve yayın yapan birisi olarak. Bir tanesi Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca… Karaca yazısında neredeyse çok hakarete varan bir tutum vardı ve tiyatrocuları cahillikle suçlamıştı.

 GÜLDAL MUMCU- Cahillik olarak neyi nitelemiş?

 ENVER AYSEVER- Yani Ulu Önder’e gitme süreci ve kendisi gibi olmayanları reddeden bir tavır olarak görmüş tiyatrocuların tavrını.

 GÜLDAL MUMCU- Bu red değil aslında deminden beri bahsettiğimiz şeyler reddetmek değil. İşin boyutlarını ve nasıl olması gerektiğinin tartışması yani herkesin ağzında bir çağdaş ve uygar bir toplum hani bu sivil toplum dediğimiz çağdaş toplum demek tekrar onun altını çiziyorum. Uygar toplum gereklerini yerine getirmemiz söyleniyor. Uygar toplumun ne olduğu konusunu tartışırken hiçbir zaman bir uygar toplum diğerini ötekileştirmez. Neden öyle olduğunu sorgular bunun düzgün hale gelebilmesi için neler yapılması gerektiğinin tedbirini alır. Yani biz kendi kendimizi devamlı kanatan bir toplum haline dönüşmememiz lazım. Onu derhal düzeltmek durumundayız.

 ENVER AYSEVER- İzninizle programı kapatacağım ama şu son iki üç dakikada size bir şey sormak istiyorum. Çünkü Um-Ag’a bağlayacağım meseleyi. Uğur Mumcu’nun toplumda yani her gazetecinin her yazdığı yazısı mutlaka doğru olamayabilir hataları olabilir ama büyük oranda toplumda haklı davaların peşinden koşan karanlıkların üzerine giden bir gazeteci anlayışı vardı. Dolayısıyla büyük oranda da herhalde yanılmamıştır Uğur Mumcu toplum bunu böyle kabul etti. Şimdi bir kere gazete okuyor musunuz? Köşe yazarları vs yoksa mesafeli duruyor musunuz?

 GÜLDAL MUMCU- Okuyorum tabi. Ama bazen atladıklarım oluyor.

 ENVER AYSEVER- Peki şimdi ben son günlerde bir şey görüyorum ve bu beni çok endişelendiriyor açıkçası. Geçen gün Kanal 7’de gördüm. Mustafa Karaalioğlu ile Akif Beki oturmuş arkalarında da vtr’lerle korkunç derecede saldırgan bir üslupla insanları irdeliyorlar. Ve bu irdelemede bence ironi değil artık hakarete varan… En son Türkan Saylan’ın cenazesiyle ilgili olarak bunu yaptılar. Çok trajik geldi bana bu. Allah aşkına çağdaş gazeteciliğin ölçütü nedir? Birisinin Başbakanın sözcülüğünü yaptıktan sonra ben gazeteciyim diye ortaya çıkması ne kadar inandırıcı olur. Medyadaki köşelerini saldırgan bir alet olarak kullananlar örneğin bizim Akşam Gazetesi’nin üçüncü sayfasında yazan Atılgan Bayer benim tiyatrocu dostlarıma ve bana o da Nihal Bengisu Karaca gibi son derece saldırgan bir üslup kullanmış. Bu gazetecilikte var mıdır, bir insanı doğrudan hedef almak. Ne söyleyeceksiniz?

 GÜLDAL MUMCU- Bir kere gazeteci gerçekleri ortaya koymakla yükümlüdür. Bir kamu görevi yapıyor, toplumsal görev yapıyor. Gerçek neyse onu öğrendiği gerçekleri halkla paylaşmak durumundadır ve bir olayın arkasındaki gerçeği bulana kadar da onu irdelemekle sorumludur. Yani esas görevi bu. İkinci görevi de.. Halkıyla öğrendiklerini, halkla paylaşması. Bunu yapmazsa zaten gazeteci olamaz. İkincisi de bunu yaparken tabi ama hakaret etmeyecek, özel hayata karışmayacak. Özel hayat Uğur’un hiç girmediği bir alandır. Özel hayatını bu toplumu ilgilendiren konularda yapılan bütün siyasi ve yolsuzluk davalarıyla ilgilenmiştir. Bütün siyaset şeyleriyle… İkincisi de otoritelere karşı boyun eğmemesidir. Gazeteciliğin en temel noktalarından biri de budur. Yani İngilizcesi “embeded” biliyorsunuz çok yakından. Türkçe’ye onu “besleme” diye çeviriyorlar. Şimdi de belki yandaş ne kadar ona uygun bilmiyorum, belki de uygun. Yani bir kesim.. Yani besleme bir basın olunmaması gerekir. Egemen güçlerin iktidarın, tehditlerine ve onun yönlendirmesiyle çalışan kişiler ne kadar gazeteci olur, onu da bilemiyorum.

 ENVER AYSEVER- Şimdi biz gazeteci deyince ben çocukken de bu isimleri bilirdim sonrada öğrendik bu insanlar zaten büyük isimler. Abdi İpekçiler, Örsan Öymen’ler, Uğur Mumcu’lar, Cumhuriyet’in o zamanında Ekmekçi vardı, Mehmet Kemal vardı. Eskiden toplum bu insanlara itibar ederdi. Böyle gidilirdi. Şimdi ama gelip baktığımızda toplumun yazan insanları Türkiye’nin sosyolojik yapısı değişirken, gazetecilik profili de değişiyor mu sizce.

 GÜLDAL MUMCU- Belki yani şöyle bir şey oluyor galiba. Bilgi ve kültür giderek sığlaşıyor. Araştırma giderek zayıflıyor. Hemen hemen hiç yok ve daha çok kulaktan dolma günü birlik olaylarla iş döndürülmeye çalışılıyor. Sığlık insanı hakarete doğru döndürür. İnsan bilgi sahibi olunca daha derinleşince daha hoş görülü ve neyin ne olduğunu düzgün bir şekilde anlatabilme becerisine sahip olur diğer türlü yani sadece hakaret üstüne bir kurgu yapmak durumunda kalırsınız. Bu da aynı zamanda bir de şunu getiriyor. Bir de baskı yapmayı getiriyor. Terörize etmektir sadece.

 ENVER AYSEVER – Yayından önce söylediğiniz bir şey aklıma geldi. Ben bu yayında onu anmadan bitirmek istemiyorum. Son soruya geldik. Duygulandığım bir mesele, bir durum olduğu için izleyicilerle paylaşacağım.  Sevgili seyirciler Uğur Mumcu sağlığında her baba her anne gibi çocuklarına çok düşkündü. Değil mi yanlış söylemiyorum.

 GÜLDAL MUMCU- Evet.

 ENVER AYSEVER- Uğur Mumcu Türkiye’de efsane bir gazeteci. Asık suratlı sert yazılar yazan birisi gibi görünmesine rağmen bildiğim kadarıyla müthiş mizah yeteneği olan ve gırgır bir insanmış. Çok eğlenceliymiş yani ben çevresinden tanıyorum. Bir çok insanın yanlış bildiğini öğrendiğim aslında Uğur Mumcu öldürüldükten sonra da çocuklarına kendisi bakmış. Bunu da buradan söyleyelim. Nasıl baktı Uğur Mumcu çocuklarına öldüktün sonra bunu da bir anımsatalım. Bunun da kayıtlara geçmesini istiyorum açıkçası.

GÜLDAL MUMCU- Tabi kitapların satışından elde ettiğimiz telif haklarıyla.

 ENVER AYSEVER- Yani siz öldükten sonra aslında Uğur Mumcu’nun kitaplarının gelirleriyle ayakta kaldınız.

 GÜLDAL MUMCU- Evet. Hala da öyle.

 ENVER AYSEVER- Hala da öyle. Size çok teşekkür ediyorum.

 GÜLDAL MUMCU- Ben teşekkür ediyorum.

 ENVER AYSEVER- Bunun bilinmesini çok istedim. Çünkü yazıyla uğraşan insanlar için hepimiz için hayattaki en büyük şey biz yok olduktan sonra da çocuklarımıza bakabilecek ve gururla taşıyabilecek bir soyadı bir eser bırakmaktır. Ben iki çocuğunuzu da iyi tanıyorum ve hakikaten Türkiye’nin geleceği açısından da önemli isimler. Çok teşekkür ediyorum. Meclis’te bulunmanız Türk demokrasisi açısından da fevkalade önemli olduğunu düşünüyorum. Meclis’te daha çok ve demokratik kültüre katkı yapacak kadınlar olmasını da diliyorum açıkçası.

 GÜLDAL MUMCU - Bende bu dileğinize katılıyorum ve çok teşekkür ediyorum beni çağırdığınız için.

ENVER AYSEVER – Sevgili seyirciler sayın Güldal Mumcu’yu ortalama bir senelik mücadele sonucunda yayına çıkmaya ikna ettim. Dolayısıyla bundan dolayı da kendisine sevgim ve saygım büyük. Çünkü insan bazen bazı değerleri önemsiyor. Uğur Mumcu’nun eşi olması itibariyle uzaktan sevgi duyduğumuz bir insanın parlamentoda olması, birileri görüşlerine katılsa da katılmasa da faydalıdır. Hiç değilse çoğulculuğa katkı yapmıştır. Bugünden çıkan bence en önemli mesele sayın Mumcu’nun bir başka kötü cinayetin ardından kalan bir eşe Rakel Dink’e söylediği sözlerden bir tanesidir. O da tanışmasak da biz aynı acının ortak insanlarıyız demesidir. Bunu fevkalade önemsiyorum ve içimden geçende şu Türkiye’ninTürk- Kürt çatışmasına doğru gitmesi için uğraşan çevrelerin önüne set çekebilecek insanların da Uğur Mumcular, Rakel Dinkler, Hablemitoğulları ve çocuklarını, eşlerini yitirenlerin anaları olduğunu düşünüyorum. Çünkü vicdanlarda birbirimizi bağışlamazsak vicdanlarda birlikte yaşama irademizi tekrar yüksek sesle söyleyebilecek bir ortama gelmezsek toplum mühendislerinin yaptığı tasarımlarla emperyal güçlerin yaptığı tasarımlarla Türkiye’nin bir yere varması mümkün değil. Bizim coğrafyamız kritik bir coğrafya. Son bir not. Pazartesi günü tiyatrocular yürüdü. Bu tiyatrocular Türkiye’nin aydınlık insanlarıydı. Köşelerinden bu insanları tanımadan hakaret eden gazeteci arkadaşlara buradan çağrı yapıyorum, insaf!. O insanları seyrederek biz büyüdük. Bari onların tarihi kişiliklerine saygı duyun. Hepinize iyi sabahlar hoşça kalın.

*******son*******

Kolejliler Röportaj

Kolejliler Dergisi / 1.06.2009

Siyasete girme kararını almanızda neler etkili oldu?

 Toplumda özellikle kadınların siyasete girmesine pek sıcak bakılmıyor. Maalesef ülkemizde kadınların siyasetten olabildiğince uzak durması teşvik ediliyor. Özellikle de kadınların siyasete katılması gerekliliğini düşününce adımımı attım. Çünkü farklı kesimlerdeki insanların siyasete olan uzaklığının artık bitmesi gerektiğini düşünüyorum. Aslında kadın olarak altını çizdim ama kadın ya da erkek fark etmez, siyasete uzak durulmaması gerektiği kanısındayım. Çünkü siyaseti toplumsal bir sorumluluk olarak görüyorum.

 Bir kadın Parlamenter olarak kadınların siyasete katkısının ve Meclis’te temsil durumuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

 Şu anda Parlamentoda kadın milletvekili oranı yüzde 10. Bu oranın düşüklüğü, kadın haklarını savunmanın da bu ölçüde yetersiz olması anlamına gelmemeli. Kadının sesinin Meclis’e yansımasını sadece kadın parlamenterlere bırakılamaz. Kadın haklarına sahip çıkmak, sadece kadının sorunu değildir. Erkekler de buna sahip çıkmalı. Bildiğiniz gibi dünyanın nüfusu kadın ve erkek olarak eşittir. Yani doğada böyle bir eşitlik var.  Kadın ve erkek dünyada eşit temsil ediliyorken, bir ülkeyi yönetecek olan parlamento içinde de kadın ve erkek yüzde 50- yüzde 50 temsil edilmeli.  Bir de elbette, kadın parlamenterlerin bulunduğu siyasi parti önemli.  Kadının parlamentoda bulunması kadının haklarını savunacağı anlamına her zaman gelmiyor;  bulunduğu siyasi partinin kadına bakış açısının ne olduğu önem kazanıyor. Esas amacımız hayatın her yerinde kadın ve erkeği yan yana ve oransal olarak eşit görebilmek. Bu nedenle kotaya da sıcak bakmıyorum.

 Parlamentoda kadın siyasetçi olarak görev yapmak nasıl bir duygu?

 Türkiye kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan ilk ülkelerden birisi. Avrupa’nın pek çok ülkesinde bu hak yokken, Türkiye’de bu hak, daha 1930’larda yasalarla güvence altına alınmıştı. Ancak, her dönem kadın siyasetçi oranı düşük kalmıştır. Bunun çeşitli toplumsal ve ekonomik sebepleri var. Erkek egemen bir Parlamento’da kadın siyasetçi olarak görev yapmanın hem olumsuzlukları hem de olumlu yönleri var. Bir kere kadın olduğunuz için ilk başta saygı görüyorsunuz. Aslında, toplumumuzun genel ahlaki değerleri açısından kadına önem verilir; korunur, kollanır ve saygı duyulur. Bunu TBMM çatısı altında görmek mümkün. Bu konuda çok büyük sıkıntılarımız yok.

 Sayın Mumcu, TBMM Başkanvekili olarak pek çok Genel Kurul çalışmasını yönettiniz. Zorlandığınız oldu mu hiç? Milletvekillerinin siz oturum yönetirken üsluplarında bir değişiklik oluyor mu?

 Hem Meral Akşener, hem de benim yönettiğim oturumlarda da -eğer üslup farkından kastınız daha düzgün bir ifade, daha az kavga ise- önemli bir farklılık olmadı. Erkeklerin yönettiği oturumlarla kadınların yönettiği oturumlar kıyaslanırsa, kavga oranlarının düştüğünü sanmıyorum. Gerginlik ortamı olunca, yöneten kadınmış erkekmiş kimsenin umurunda olmuyor. Tartışmaları izlerken, öfke eşiği düşük bir toplumda yaşadığımızı düşündüm. Yani çabuk öfkeleniyoruz. Karşımızdakini sabırla dinleme anlayışımız pek gelişmemiş. Demokrasiye tam manasıyla ulaşmadığımızı düşündüm bir ara. Çünkü demokrasi demek herkesi dinlemek demek. Neyi istiyor, ne söylüyor? Ve bunun karşılığında ben ne cevap verebilirim ama tabi hakaret etmeden, bağırmadan. Sesini çok fazla yükseltmeden, ne söyleyecekse onu tam manasıyla söylemeli ve layıkıyla da tartışılabilmeli. Bu bazı durumlarda gerçekleşiyor, bazı konular da ise birden bire öfkemiz patlayabiliyor. Zamanla bunları da aşacağımızı düşünüyorum. En zor en kritik konular bile birbirimize tabak, çanak, bardak fırlatmadan,  birbirimize yumruk atmadan, hakaret etmeden tartışabilirsek eğer, ancak o zaman uygar ve çağdaş bir toplum ve gerçek bir demokrasiye kavuşmuştuk diyebiliriz.

 Sayın Mumcu, bağlayıcı grup kararları milletvekillerinin kararlarını nasıl etkiliyor? Siz bağlayıcı grup kararı alınmasını doğru buluyor musunuz?

 Parlamentoda partilerin bağlayıcı grup kararı almaları demokrasiyi tartışmalı hale getiriyor. Parti disiplini ve ortak hareket etme bilinci bazı konularda elbette gerekli. Ama bağlayıcı grup kararı alınması, milletvekillerinin düşüncelerine en baştan ipotek konulması gibi geliyor bana. Bakın, 1 Mart tezkeresini hatırlayalım. O zaman oylama yapılırken iktidar partisi bağlayıcı grup kararı almamıştı ve muhalefetle birlikte çok sayıda iktidar partisi milletvekili de tezkereye hayır oyu vermiş; tezkere reddedilmişti. Demokrasi böyle işler. Siz milletvekilini özgür iradesiyle bırakırsanız Parlamento’dan farklı kararlar çıkabileceğini görürsünüz. 1 Mart Tezkere görüşmeleri bunun en güzel örneğidir.

 “Siyasete girmeseydim” dediğiniz bir an oldu mu? Amaçlarınızın ve hedeflerinizin ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

 Siyasete girdiğim için hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Farklı görüşe sahip insanların siyasette etkin olması gerektiğini düşünüyorum. Siyaset, insanların hedeflerini gerçekleştirebilmeleri için bir araç. İnsanlar bu aracı iyi kullanabilmeli.  Ben siyaseti Türkiye’nin daha çağdaş bir ülke olması için yapıyorum, bu yüzden siyasetin içindeyim.

 Bir kadın siyasetçi olarak, ülkemizdeki kadınların önündeki en büyük ve aşılması gereken sorun olarak neyi görüyorsunuz?

 Ülkemizdeki feodal yapının bir an önce toplumsal dinamiklerle yıkılması gerekiyor. Kadınlarımızın büyük çoğunluğu hala feodal yapının altında eziliyor. Bunun yanı sıra, kadınların ekonomik olarak özgürlükleri konusunda da sıkıntılarımız var. Günümüzdeki kadınların toplumsal kazanımları ve çalışma yaşamındaki etkinlikleri azaltılmaya çalışılıyor. Öyle bir aşamaya geldik ki yargıçlarımız bile ‘kadınların sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin’ dedi. Bakış açısı böyle. Bu çağda bile, kadınlar bu gözle görülür durumda. En yakın tarihte bile kadını, erkekler var diye yemek masasında yanına oturtmayıp onu dışlayarak tek başına ayrı bir masada bırakan kareler gördük. Şimdi, yemek sofrasında bile yanına oturtmadığı kadının yönetsel bir yere gelmesini, karar mekanizmasında yer almasını, böyle bir toplum ister mi? Onu baskılıyor. Başbakanın da 3 çocuk sözü bu durumu özetliyor ve destekliyor aslında. Kadının sadece doğurganlığına ve analık güdüsüne vurgu yapılıyor. Günümüzde çalışma hayatında bu yaklaşımın sistematik olarak hayata geçirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Maalesef çoğu işyerinde kreşler kapatılıyor. Yargıç, anlayışı dile getiriyor, Başbakan 3 çocuk söylemiyle bunu pekiştiriyor, patronlar da bu anlayışı uyguluyorlar.

 Uğur Mumcu hayatta olsaydı siyasete girmenizle ilgili olarak ne düşünürdü?

O zaman siyasete girer miydim bilemiyorum.

 

Mumcu: 'Acılar yarıştırılmasın'

Kazete (Bağımsız Kadın Gazetesi – İnternet Baskısı)  /  1.06.2009

TBMM Başkan Vekili Güldal Mumcu, 'Etnik kimlikleri öne çıkarmak faşizan bir yaklaşım. Hepimizin DNA testinden geçecek halimiz yok" dedi

Ankara'da evinin önünde otomobiline konulan bombanın patlamasıyla 14 yıl önce yaşamını yitiren Araştırmacı Gazeteci Uğur Mumcu'nun eşi Meclis Başkan Vekili Güldal Mumcu, eşinin cinayetinin aydınlatılmasında umudunu  yitirmediğini belirtirken, Güneydoğu'da yıllardır süren terörün son bulmasını isteyerek "Acılar yarıştırılmasın" dedi.

Terör yüzünden yıllardır akan kanın durması için umudunu asla kaybetmediğini belirten CHP İzmir Milletvekili Mumcu, " Bu ülke ne zaman ölümü baş tacı etmez, kan gütmeyi bırakır, aklı ve vicdanı öne koyar o zaman belli bir noktaya varabiliriz. Yılgınlığa, ufak tefek zorlıklar karşısında Türkiyenin çağdaşlaşma mücadelesini aşağıya çekecek farklı duyguları bırakmamız gerekiyor. Kendi kendmizi yaralayan, kanatan toplum haline dönüşmemeiz lazım" diye konuştu.

Mumcu DTP'li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını DTP'liler dahil herkesin istediğini kaydederek bu konuda uygun bir formülün mutlaka bulunması gerektiğini söyledi.

Herhangi bir partinin etnik kimliğe dayalı politika yapmasının çağdaşlığa uymadığını, bu tür yaklaşımların gerginliğe yol açabileceğini kaydeden CHP İzmir Milletvekili Mumcu, şöyle devam etti:

"Siyaset gerginlikleri minimize etmek için vardır. Demokrasi bu demektir. Bu ülkede yaşayan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.Bunu etnik kimliklere indirgemek çok yanlış bir şey. Etnik kimlikleri öne çıkarmak faşizan bir yaklaşım. Hepimizin DNA testinden geçecek halimiz yok."

CHP İzmir Milletvekili  Güldal Mumcu, CHP'de devlet algısının değişmekte olduğu yolundaki iddialarla ilgili olarak da  "Böyle bir şey yok" dedi.

Esnaf: Güldal Mumcu siz misiniz

Utku Bolulu  /  DHA /  20.06.2007

Esnaf: Güldal Mumcu siz misinizCHP’nin İzmir 1. Bölge milletvekilleri, seçim propaganda gezisine Kemeraltı’ndan başladı.

Kemeraltı gezisinde, en çok ilgiyi suikast sonucu ölen gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun eşi 1. Bölge 1. sıra milletvekili adayı Güldal Mumcu çekti. Kızı Özge Mumcu da annesinin yanından bir an olsun ayrılmayarak sık sık fotoğraf çekti. Havaların sıcaklığından etkilenen Güldal Mumcu, Kemeraltı’nda kendisine güneşten korunmak için şapka satın aldı. Esnaf sık sık, "Güldal Mumcu siz misiniz?" diyerek Mumcu’nun elini sıktı, başarılar diledi.

 

 

STARGAZETE.COM  /  18.06.2007

 

KANALTURK.COM  /  18.06.2007

 

SECİM.MYNET.COM  /  18.06.2007

 

KANAL7.COM  /  18.06.2007

Güldal Mumcu: O duvar gedik aldı...

MİLLİYET.COM.TR  /  18.06.2007

      CHP İzmir milletvekili adayı Güldal Mumcu, Uğur Mumcu cinayeti soruşturmasında, “yıkılmaya cesaret edilemeyen duvarınö gedik aldığını söyledi. Mumcu, “O duvar aslında biraz gedik almış durumda, biraz açılmış durumda dedi. Mumcu, Uğur Mumcu suikastının aydınlatılmadığının altını çizerek, “Diğer cinayetlerinin yanı sıra Uğur Mumcu suikastı tek başına tam aydınlanmış bir suikast değil. Bellekler unutkanlıkla yaralı. Uğur Mumcu suikastında 3 kişi var. Bunun ikisi yakalandı, biri hala yakalanmadı. Bu yüzden cinayet aydınlatılamadıö diye konuştu. CHP’nin İzmir 1’inci bölge liste başı adayı Güldal Mumcu, ANKA’nın sorularını yanıtladı. Siyaset yapma fikrinin “toplumun siyasetten uzaklaşmasındanö kaynaklandığını söyleyen Mumcu, “Toplumun giderek siyasetten uzaklaşıyor olması, yönetimini demokrasi ile nitelemiş olan bir ülke için oldukça sakıncalı bir şey. Sivil bir yönetimin siyasi partilere ihtiyacı var. Siyaset artık o kadar soğuk durulacak bir alan değilö dedi.
      Hiçbir zaman siyasetten uzak olmadığını söyleyen Güldal Mumcu, CHP’ye katılmasını ise “Uğur Mumcu suikastından sonra CHP, faili meçhuller konusunda oldukça olumlu, yapıcı ve takipçi bir siyaset izledi. CHP, Mumcu cinayeti, Sivas katliamı ve diğer suikastları takip eden tek parti oldu. Bunun yanı sıra CHP’nin 1 Mart tezkeresinde sergilediği siyasi tavır da kararımı etkiledi. Ben siyaset yapılacaksa CHP’de yapılması gerektiğini düşündümö sözleriyle açıkladı.
     
      “O DUVAR?"
      Güldal Mumcu, Uğur Mumcu cinayetinin ardından dönemin Emniyet Genel Müdürü olan Demokrat Parti Genel Başkanı Mehmet Ağar’la yaşadıkları “duvarö tartışmasını değerlendirdi. Mumcu şöyle konuştu:
      “‘Bir duvar örülüyor’ dedi, Ben de ‘O zaman çekin bir tuğla, yıkılsın’ dedim, ‘Çekemem’ dedi. ‘Çekin, kenara çekilin’ dedim. ‘Yapamam’ dedi. ‘O zaman çekerler altında kalırsınız’ dedim. Öyle bir ifade ile baktı ki, ‘bunu da kim yapabilirse’ anlamında. Şimdi o duvar biraz gedik almış durumda, biraz açılmış durumda. Aslında toplumumuz neyin ne şekilde yapıldığını iyice algılamış durumda. O duvar gedik aldı, ama onun tamamen ardındakini görebilmek için, onu gösterebilecek bir siyasi yapılanmayı, siyasi erki görmek istiyor.ö
     
      “CİNAYET AYDINLATILAMADI"
      Uğur Mumcu cinayetin aydınlatılamadığını belirten Güldal Mumcu, şunları söyledi:
      “Bellekler unutkanlıkla yaralı. Uğur Mumcu suikastında 3 kişi var. Bunun ikisi yakalandı, biri hala yakalanmadı. Uğur Mumcu suikastı tam aydınlanmadı. Her ne kadar yakalanan o kişilere bazı şeyler atfedilmiş olsa bile, tetikçi olmaları nedeniyle, bu işin planlayıcıları ve düzenleyicileri ortaya çıkarılmış değil. Kim bunlar, niçin böyle bir şey planlamışlar? Bu suikastı planlayan unsurlar ortaya çıkmadığı için Uğur Mumcu cinayeti hala çözülemedi.
      Yakalanmıyor ve yakalanamıyor, ikisiyle at başı giden bir şeydir. İkisi de aslında yönetsel boşluğu gösterir, bunu yakıştırmak istemem. Türkiye Cumhuriyeti bunun üstesinden gelebilecek güçte olmalı. Bu işleri yapanların arkalarındaki yapılanmalar ortaya çıkarılabilseydi, günümüzdeki bu terör olaylarını da yaşamazdık. Erkini kullanmak zorundadır iktidarlar. Bununla ilgili Meclis’te ne yapılır ne yapılmaz, günü geldiğinde değerlendirilecek.ö
     
      “KADINLAR HAKETTİĞİ DEĞERİ ALACAK"
      Mumcu, özellikle Cumhuriyet mitinglerinde ön plana çıkan kadınların, siyasete müdahale etmesi gerektiğini söyledi. Kadınlarla erkeklerin yan yana durması ve her işte eşit yer almaları gereğini kaydeden Güldal Mumcu, Türkiye’de “zaman içinde gelişen farklı öğretilerö nedeniyle kadınların “korunmaya muhtaç varlıklarö olarak algılandığını söyledi.
      Mumcu şöyle konuştu:
      “Kadınları devamlı bir şey beceremez düşüncesiyle yönlendirmek, ister istemez onların üzerinde bir baskıya yol açıyor. Öyle bir aşamaya geldik ki hakimlerimiz bile ‘kadınların sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin’ dedi. Bakış açısı böyle. Bu çağda bile, kadınlar bu gözle görülür durumda. En yakın tarihte bile kadını tek başına yemek sofrasına almayan kareleri gördük. Şimdi yemek sofrasında bile yanında oturtmadığı kadını yönetsel bir yere gelecek, karar mekanizmasına gelecek olmasını öyle bir toplum ister mi? Onu baskılıyor. Bu toplumda da dişi enerji hak ettiği yere gelmek için tepkisini göstermiştir. Ben bu hareketten umutluyum. Kadınlar hem parlamentoda hem diğer kurumlarda hakkettiği değere kavuşacak

 

Listelere bakınca aklımıza gelenler

AKSAM.COM.TR /  07.06.2007

Baştan söyleyeyim CHP’nin de, AKP’nin de İzmir listelerini beğenenler arasındayım. Elbette Kamil Okyay Sındır, Şermin Akman gibi sivil toplum liderlerinden birini CHP listesinde görebilseydik daha çok sevinirdik. AKP de yapabileceği en iyi listeyi yaptı... Son üç dört sıraya yazılan gençlerin de bulundukları durumdan ders almalarını öneriyoruz. Biz de yazmıştık, “İzmir ithal aday is-te-mi-yor”diye, ama parti liderleri bu kadar dinliyor. Bu saatten sonra da değiştirecek ya da değişecek değiller ya...

Sakın bazı solcu gibi görünen aslında sağcı olan dostlarımız Güldal Mumcu’ya takmışlar. Konuştuğum bütün CHP’liler Güldal Mumcu için sevinç içindeler... CHP’nin 1. bölge birinci sıraya yazdığı Güldal Mumcu, Türkiye için de; İzmir için de “yadigar”dır... Biz Türkler “Yadigarları” önemseriz ve el üstünde tutarız. İzmirliler Güldal Mumcu’yu “el üstünde” tutacaklardır.

 

Güldal Mumcu onurumuzdur

GAZETEYENIGUN.COM.TR /  18.06.2007

CHP Konak İlçe Başkanı Tayfun Emre, İzmir 1. Bölge Miletvekili adayı Şükran Güldal Mumcu hakkında çıkarılan "ithal" söylentilerine sert bir dille yanıt verdi. Genel Merkez tarafından İzmir’den aday gösterilen Mumcu için "Ülkemizin gururu" ifadesini kullanan Emre, bu sözleri çıkaranlar "Demokrasi şehidimiz Uğur Mumcu’nun anısına ve miraslarına saygısızlık yapıyor" dedi. Eşi Uğur Mumcu’nun çizdiği yoldan eğilmeden ilerleyen Güldal Mumcu’nun İzmir’den aday gösterilmesinin Konak İlçe Kadın Kolları tarafından da sevinçle karşılandığını belirten Emre, " Güldal hanım 14 yıl dimdik durarak, yaptığı çalışmalarla ulusumuzun gönlünde taht kurmuştur. Partiler üstü bir aday olarak, İzmir’den aday olması partililerimiz ve İzmirliler tarafından sevinçle karşılandı. Demokrasimizin kalesi İzmir’den Güldal hanımın aday olması bizlerin ve İzmirlilerin onurudur" dedi.

 

İzmir'den aday olmaktan büyük onur duyuyorum

AKŞAM  /  08.06.2007

Güldal Mumcu, İzmir milletvekili adaylığını CHP'nin teklif ettiğini, sevinerek kabul ettiğini söyledi. Mumcu, İzmirliler'e düşmanca yakıştırmalar yapıldığı görüşünde: Kurtuluş Savaşı İzmirliler sayesinde kazanıldı. Mitinge katılarak demokratik tepki verdim

Eşinin katledildiği 24 Ocak 1993 tarihinden bu yana, aktif siyasete katılması için partilerden gelen tekliflere kapısını kapatan Güldal Mumcu, 22 Temmuz'da yapılacak genel seçimlerde aday olması için CHP'den gelen teklife bu kez "Evet" dedi. İzmir 1. bölge 1. sıradan aday olan Mumcu, AKŞAM'ın sorularını yanıtladı.

Yıllarca siyasetten uzak kaldınız. Şimdi milletvekili adayısınız. Ne değişti ve neden CHP?

- Türkiye'de özellikle son dönemde, laik cumhuriyetin değerlerinin ciddi şekilde örselendiği bir süreç yaşandı. Bu süreci sorumluluk bilincine sahip her yurttaş gibi yakından takip ettim ve İzmir'de yapılan Cumhuriyet mitingine katılarak, demokratik bir tepki verdim. Sürecin aşılmasında katkım olacaksa, bu katkının CHP çatısı altında sunulmasının uygun olacağını düşündüm.

VATANDAŞ UYANDI

Cumhuriyet mitinglerini nasıl değerlendiriyorsunuz?


- İzmir'de katıldığım miting beni çok etkiledi. Yüzbinlerin buluştuğu bu mitingler, toplumun cenaze törenleri dışında da tepki verme yürekliliğini ortaya koymuştur. Ben bu mitingleri, toplumsal bilincin ve uyanışın samimi yansıması olarak görüyorum. O samimiyeti daha önce, eşim Uğur Mumcu'nun cenaze töreninde de görmüştüm. İzmir'deki mitingde bir vatandaş, "Bu güne kadar uyumuştuk, geç oldu ama uyandık" dedi. Bu söylem son derece önemli.

Bu mitinglerin sandığa yansıması nasıl olacak?

- Meydanlardaki uyanışın, sandığa da yansıyacağına şüphem yok. Mitinglerde verilen en önemli mesaj, rejimi tehdit eden unsurların sadece demokrasi içinde aşılacağı oldu. Vatandaşlık bilincinin yükselişini izledik.

CİNAYET KARANLIK

Sizce Uğur Mumcu cinayeti aydınlandı mı?


- Uğur Mumcu cinayetinin arkasındaki güçler henüz net olarak ortaya çıkarılamadı. Bu saldırının bağlantılarını bulamayan devletin, sadece bana ve çocuklarıma değil, bütün topluma borcu var. Bu borç, Hrant Dink cinayeti için de, Danıştay saldırısı için de, Ulus'taki kanlı saldırı için de geçerlidir.

KADIN KOTASI KOYMAK ŞART

İzmir'den aday olmayı siz mi istediniz?


- CHP önerdi, ben de sevinerek kabul ettim. İzmir'den aday olmaktan onur duyuyorum. Bugün devleti yönetenlerin, şehirlere ve insanlara yönelik, düşmanlık yaratan yakıştırmaları var. İzmir'in, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında çok önemli bir yeri var. Zaferin en önemli adımı bu şehirde, İzmirliler'in canlarını vermesiyle atıldı.

Siyasette kadının yeri hakkında neler söyleyeceksiniz?

- Kadın ve erkek sadece siyasette değil, her konuda eşit olmalı. Siyasette kadın kotasının eşitlik sağlanana kadar artırılması gerektiğini düşünüyorum. Sosyal hayatta kadın-erkek eşitliği sağlanamazsa, karanlık tehlikesi artar.

Ersin BAL / ANKARA



Ben zaten 14 yıldır siyasetin içindeyim

Milliyet  /  07.06.2007

24 Ocak 1993'te kaybettiğimiz gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu, "Siyasetteki sıkışmışlığı aşmak için seçimde aday oldum. Siyasete girmemdeki tek sebep 24 Ocak değil" dedi

Bu sözü onu tanıyan, hatta sadece uzaktan görenler bile söyler; "Tam da Uğur Mumcu'nun eşi olacak insanmış" diye... Aynen öyle... Üstelik niye öyle olduğunu anlatması da çok kolay: 1- Cesur. Düşünmekte ve düşündüğünü söylemek konusunda kendine çok güvenli. 2- Ağzından gereksiz bir cümle çıkmadığı gibi boş söz duymaya da hiç tahammülü yok. 3- Tavizsiz. 4- Zekâ ve bilgi onun için çok önemli. 5- Çalışma hayatında olağanüstü titiz. 6- Karizmatik. 7- Hazır cevap. İyilik konusunda da kötülük konusunda da... Her ikisine de karşılığını hızla vermekte tereddütsüz. 8- Mesafeli görüntüsüne rağmen son derece içten. 9- Yüzü, gözleri, sesi, endamı... Çok güzel...

Yeni bir siyasetçi

İşte bu saydığımız ve daha sayamadığımız tüm özellikleriyle birlikte evet, o Uğur Mumcu'nun eşi. Ama artık sadece Uğur Mumcu'nun eşi de değil; o CHP'nin İzmir'den 1. sıra milletvekili adayı. İsmi listelerde görülünce herkese aynı anda "Bravo CHP'ye" dedirtebilen yegâne adaylardan biri. "İthal" vekil asla kabul etmeyen zorlu İzmir seçmeninin bile şimdiden başının tacı yapıp, "Güldal Mumcu bizim şehrimizden aday oluyormuş" diye sevinmesine neden olan yeni bir siyasetçi. Yani Güldal Mumcu...

CHP'den adaylık teklifini ilk kimden aldınız?
Aslında bugüne kadar zaman zaman teklifler gelirdi, ama bu kez Sayın Önder Sav'la konuştuk. Mayıs ayının başlarıydı sanıyorum. Aradıklarında kendilerine artık bu konuda olumlu düşünebileceğimi söyledim.

Neden şimdi?
Evet, herkes en çok bunu merak ediyor. Neden şimdi?... Çünkü birincisi CHP'nin dışında başka bir parti zaten pek olamazdı.

Niçin olamazdı?
Uğur Mumcu cinayetinin ardından o sorgulama sürecinde CHP'nin büyük desteğini gördük. CHP, cinayetin çözülmesi konusunda Meclis'te de çok büyük çaba gösterdi, hep önayak oldu. Bunlar bizim için çok önemli.

Ama bugüne kadar sizi ikna edememişlerdi; acaba şimdi ne oldu da tekliflerini kabul ettiniz?

Zorunluluk halini aldı

Aslında ben zaten siyasetin dışında değildim. Bu cinayetin soruşturma ve dava sürecinde ister istemez siyasetin içinde oldum. Bir manada da zorunluluk haliyle oldum... Çünkü suikast başlı başına siyasi bir olay. Dolayısıyla bir şekilde 14 yıldır siyasetle ilgiliyim. Ama artık bunu farklı bir boyutlandırmaya gereksinim olabileceğini ve bundan kaçmamam gerektiğini düşündüm.

Size "Artık kaçma" diyen o olay ne? Mitingler mi, cumhurbaşkanlığı süreci mi; solda ittifak mı, ne?
Benim hayatımda şöyle bir şey oldu; birçok insan devamlı olarak bana "Neden siyasete girmiyorsun" dediği için ve bu teklif sürekli bana döndüğü için ister istemez ben de zihnimin arka planında devamlı bu düşünceyle yaşadım. İşte her insan yaşamında da böyle bazı noktalar vardır. Onlar üst üste gelir ve artık uygundur. Bir şeyin zamanı gelmiştir; o size "Tamam" dedirtir. Bende de tabii ülkenin bugünkü geldiği nokta etkili oldu.

Ülkenin geldiği noktada ne görüyorsunuz?

Zor bir dönem

Çok zor bir dönemden geçiyoruz. Şu anda siyasette büyük bir sıkışma var. Bu sıkışmanın aşılması gerekiyor. Zaten seçimler de bu yüzden yapılıyor. Ben bu sıkışmadan kurtulmak için bir çalışma yapabilir miyim, bir payım olur mu diye düşündüm.

CHP de böyle düşünüyor olmalı ki, sizi İzmir 1. sıradan aday gösterdi. Ancak acaba "Uğur Mumcu'nun eşi" olduğunuz için CHP'de öncelikli bir sırada aday gösterildiğiniz fikrini kabul eder misiniz ya da bu fikirden rahatsız olur musunuz?
Hayır, çünkü ben zaten Uğur Mumcu'nun eşi olduğum için siyasetin içinde olmak durumunda kaldım. Vakfı kurdum, davayı takip ettim, hep o sürecin içinde mücadele ettim. Ama bu benim için asla gocunulacak bir şey değil, aksine onur duyacağım bir olaydır.

24 Ocak 1993, saat 13.15... O anın sizin siyasetinizdeki izi ne kadar yoğun olacak?
Meclis'te çeşitli komisyonlar kurulmuştu; faili meçhuller, Uğur Mumcu ve Susurluk için. Şimdi ne yapılabilir, onu şimdiden söylemek zor. Ama yapmak için çaba göstereceğimi söyleyebilirim. O yüzden elbette izi var.

Yani sizin için "Eşinin uğradığı suikastın en derinlerine inebilmek adına Meclis'e giriyor" dense çok yanlış olmaz mı?
Mutlaka itici güçtür, ama bir tek buna indirgeyemeyiz. Çünkü Türkiye'nin tek sorunu bu değil.

Sizce öncelikli sorunu ne?
Yoksuzluk ve işsizlik. İkincisi de irtica ve terör. Zaten ikincisi birincisinin eseri.

Eğer baraj sorunu olmazsa o dönemin Emniyet Genel Müdürü Ağar'la aynı çatı altında siyaset yapıyor olacaksınız. Bu sizi olumlu ya da olumsuz etkiler mi?
Onu etkileyeceğini düşünürüm, beni değil. Ben etkilenmem.

Tek tek evleri ve kahveleri gezeceğim

İzmir'i siz mi istediniz?
Hayır, CHP kendisi önerdi. Ben de hiç itiraz etmeden kabul ettim, çünkü benim annem, babam ve ablam 30 yıldır İzmir'deler. İzmir'e çok yakın bir insanım. O yüzden de İzmir'i duyduğumda çok mutlu oldum.

İzmir'deki mitinge gitmiş miydiniz?
Evet, diğer mitingleri hep kaçırmıştım, ama Anneler Günü olması nedeniyle o gün İzmir'deydim ve mitinge de katılabildim. O kadar güzel bir mitingdi ki...

Nasıl bir çalışma; mesela elinizde mikrofon, kürsüye çıkacak mısınız?
Hayır, artık onun zamanı geçti. Kürsüden yeteri kadar herkes konuştu ve insanlar dinledi. Bundan sonra artık onların konuşması gereken seçmen. Ben susacağım ve önümüzdeki haftadan itibaren gidip tek tek evleri, kahveleri dolaşarak onları dinleyeceğim.

Endişe yok, yaşıyor olmak umudu içerir

Ankara'da 22 Temmuz'dan sonrasına ilişkin ciddi endişeler var. Siz siyasete girerken bu tip endişeleri taşıyor musunuz?
Hayır, çünkü ben endişelenmek yerine hep şunu düşünürüm: Yaşıyor olmak umudu içerir. Bunun tersine bir harekette hiçbir zaman bulunmadım, bulunamam da. Onun için üzerime düşen neyse onu yaparım, gerisi açılımını kendisi kendisine getirir.

Siyasete gireyim mi diye hiç birilerine danıştınız mı?
Tek kişiye değil, pek çok kişiye danıştım. Bütün çevremdeki arkadaşlarıma, çocuklarıma, aileme sordum. Her zaman onlar bana "Mutlaka katıl" derlerdi, ben de "Hayır" deyince bunu saygıyla kabul ederlerdi. Ama bu dönemde ben onlara "Ne dersiniz, katılayım mı?" diye sordum ve "Hayırı bu kez kabul etmeyiz, muhakkak" yanıtını aldım.

Ağar'a 'Altında siz kalırsınız' demişti

Şükran Güldal Mumcu 20 Eylül 1951'de Denizli'de doğdu. 1974 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletmecilik Bölümü'nü bitirdi. 1976'da gazeteci-yazar Uğur Mumcu'yla evlendi. 1994'te Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'nı kurdu. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Başkanlığı görevini sürdüren Güldal Mumcu'nun Mumcu cinayetinin işlendiği tarihte Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar'la o dönemde yaptığı şu konuşma Türk siyasi tarihine kazınmıştır:
Mumcu: Görüyorsunuz, bir sürü yanlışlık üst üste dizilmiş, önümüzde bir duvar gibi duruyor.
Ağar: Altından bir tuğla çekerseniz yıkılır.
Mumcu: Çekin öyleyse.
Ağar: Yapamam, mümkün değil.
Mumcu: Çekin, altında kalsınlar.
Ağar: Yapamam.
Mumcu: O zaman siz altında kalırsınız.

Kimleri seçiyoruz? - DEVRİM SEVİMAY



İzmir'in fotoğrafı Türkiye'ye umuttur

Milliyet EGE  /  07.06.2007

İzmir'de CHP'nin 1. Bölge birinci sıradan milletvekiliğine aday gösterdiği, 14 yıl önce bombalı saldırı sonucu yaşamını yitiren Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu, merak edilenleri yanıtladı. CHP listesinde, lokomotif rol oynayacak olan, Mumcu ithal aday eleştirilerine ilişkin görüşlerini açıkladı. Mumcu, ''İzmir'le yakın bağlarım var. Annem, babam, ablam 30 yıldır İzmir'de oturuyor'' dedi.
Mumcu, kentin sorunları ve çözümlerine ilişkin geçmişte Ahmet Piriştina, ardından da Aziz Kocaoğlu ile fikir alışverişi yaptığını söyledi. Mumcu, ''İzmir'in fotoğrafı Türkiye için umut vericidir'' dedi. Mumcu'ya yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
20 Eylül 1951 Denizli doğumluyum. 1970 yılında TED Ankara Koleji'ni, 1974 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletmecilik Bölümü'nü bitirdim. Devlet Yatırım Bankası'nda 1979 yılına kadar proje değerlendirme bölümünde çalıştım. 1976 yılının 19 Temmuz'unda Uğur Mumcu ile evlendim.

CHP hep yanımızdaydı
Kamuoyu sizi pek siyasetle iç içe bilmiyor. Adaylık süreciniz nasıl başladı, siz mi talep ettiniz, yoksa talep mi geldi?
Uğur Mumcu'ya yapılan bombalı saldırının ardından O'nun adına bir vakıf (Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı) kurduk. Cinayetin soruşturulmasını takip ederken, davanın açılması ve izlenmesi sürecinde siyasetin pek de dışında olmadım. Bu mücadele sırasında, CHP'nin desteğini hiç esirgemediğini de belirtmeliyim. Seçim döneminde bana öneriler geldi. Bu defa olumlu düşündüğümü belirttim.

Yakın bağlarım var
Neden İzmir'den aday oldunuz? Siz mi tercih ettiniz yoksa sizin için de İzmirliler gibi sürpriz mi oldu?
Benim İzmir ile yakın bağlarım var. Annem, babam ve ablam 30 yıldır İzmir'de oturuyorlar. Onun için İzmir benim bildiğim, sevdiğim, gelişmelerini açılımlarını yakından takip ettiğim bir şehir. Bana, ''İzmir olur mu?'' diye sorduklarında hiç tereddüt etmedim.

İzmir bana uzak değil
İzmir'i ne kadar tanıyorsunuz, seçildikten sonra İzmir'e sık sık gelecek misiniz ya da oturmayı düşünür müsünüz?
Daha önce belirtmiş olduğum gibi İzmir ile 30 yılı aşan bir yakınlığımız var. İzmir'e tabiki sık sık geleceğim. Belediye Başkanı rahmetli Ahmet Piriştina ile yakın dostluğumuz vardı. Onunla İzmir kentinin geleceği ve bu konuda verdiği savaşım konusunda sohbetlerimiz olmuştu. Şimdiki başkan Aziz Kocaoğlu ile de İzmir'in sorunlarına yönelik görüşmelerde bulunmuştum. Yani ne İzmir bana ne de ben İzmir'e uzağım.

İzmir'in siyasi tercihleri nedeniyle, muhalif düştüğü hükümetler tarafından cezalandırıldığı savunulur. Bu konuyu nasıl yorumlarsınız, çözümü nedir sizce?
Siyaseten karşıt olduğunuz kişilerle tartışırsınız, onları eleştirirsiniz. Ama yönetime geldiğinizde muhalifsiniz diye ekonomik enstrümanları cezalandırma aracı olarak kullanmaya başladığınız zaman, olay kayırmacılığa girer. Bu, demokratik bir davranış değildir. Yarış, vatandaşa hizmet götürürken, bu hizmeti kimin daha iyi yerine getireceği yönünde olmalıdır.

Uğur Mumcu'nun ağabeyi Ceyhan Mumcu İşçi Partisi'nden Ankara, siz CHP'den adaysınız. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu konuda yorum yapmıyorum.

İzmir'i genel olarak nasıl görüyorsunuz. İzmirlilere ilk siyasi mesajınız ne olabilir?
İzmir'in toplumsal olarak aydınlık, dinamik ve hoşgörülü yapısı Türkiye için umut verici bir fotoğraf sergiliyor. Her zaman çağdaş bir kent profili çizmiştir. İzmir halkı hak etmediği söylemlerle rencide edilmemelidir.

Münir Koçaslan

 

Katılım yüksek oldu

YENİASIR /  23.07.2007

İZMİR 1. BÖLGEDEKİ 14 İLÇEDE DE SEÇİM, SAKİN VE OLAYSIZ GEÇTİ
İzmir'in metropol ilçelerinin ağırlıklı olduğu seçim bölgesinde, vatandaşlar sandığa koştu
HABER MERKEZİ

İzmir 1. bölgedeki 14 ilçede seçim sakin ve olaysız geçerken, pertililerin vatandaşları sandığa götürme mücedelesi görülmeye değerdi. Sabahın erken satlerinden itibarden özellikle yaşlı ve hasta seçmenler sandıklara taşındı. Konak, Buca, Gaziemir, Balçova, Narlıdere, Güzelbahçe, Menderes, Torbalı, Seferihisar, Çeşme, Karaburun, Kemalpaşa, Selçuk ve Urla'nın küçük beldelerinde oy verme işlemi öğle saatlerinde biterken, ana yerleşim birimlerinde saat 17.00'ye kadar sürdü. Torbalı'da AKP sandık görevlilerinin yakalarındaki kartlarında parti amblemlerinin olması yüzünden itirazlar oldu. Sandık başkanları yaka kartlarını çıkarttı.
Özkök: Hayırlı olsun
Birinci bölgede oy kullananlar arasında Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök de vardı. Emekli Orgeneral Hilmi Özkök, eşi Özenç Özkök ile saat 09.20'de oy kullanacağı Güzelyalı'daki Fatih Koleji'ne geldi. Sandık görevlileriyle bir süre sohbet eden Özkök, oyunu okuldaki 2339 numaralı sandıkta kullandı. Özkök, "Ülkemiz için hayırlı olsun" derken, gazetelerde yer alan "Özkök'e suikastı CIA engelledi" haberlerle ilgili soru üzerine "Bu konularla ilgili konuşmak istemiyorum. Önemli şeyler değil" dedi.
Kıraç da eşiyle geldi
İzmir Valisi Cahit Kıraç ve eşi Berrin Kıraç, Güzelyalı Hakimiyeti Milliye İlköğretim Okulu'nda oylarını kullandı. Sabah saat 10.00 sıralarında okula gelen Vali kıraç ve eşi, okul bahçesindeki vatandaşlarla bir süre sohbet etti. Seçimin Türkiye için hayırlı olmasını dilediğini belirten Kıraç, "İzmir'de tüm seçim kurulu yetkilileri ve güvenlik güçleri ellerinden geleni yaptı" dedi.
Kim nerede?
Devlet Bakanı Mehmet Aydın: Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde 1079 nolu sandıkta saat 09.00'da oyunu kullandı.
AK Parti İzmir Milletvekili Prof. Dr. Nükhet Hotar Göksel: Balçova Yusuf Uz İlköğretim Okulu'nda erken saatlerde geldi.
AK Parti İzmir Milletvekili Mehmet Tekelioğlu: Akevler'deki Şehit Erkan Özcan Lisesi'ne gelerek oy kullandı.
MHP adayı Oktay Vural ve 2. sıra adayı Şenol Bal: Karabağlar Emrullah Efendi İlköğretim Okulu'na sabahın erken saatinden geldiler.
Demokrat Parti adayı Işılay Saygın: Buca Çakabey İlköğretim Okulu'nda 2107 No'lu sandığa erken saatlerde kullandı.
Demokrat Parti adayı Fatih Dalan: Urla Bademler İlköğretim Okulu'nda kullandı.
CHP İzmir adayları Şükran Güldal Mumcu, Abdürrezzak Erten ve Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur: Narlıdere 80. Yıl İlköğretim Okulu 1094 nolu sandıkta kullandılar.
Seçimlerden önce ANAVATAN'dan CHP'ye geçen Urla Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu da, oyunu eşi Feyza Karaosmanoğlu ve çocukları Adnan, Fevzi ve Selin Karaosmanoğlu ile birlikte geldiği Urla Çok Programlı Lisesi'nde 1066 nolu sandıkta kullandı.

 

CHP adayları Serbest Bölge'yi ziyaret etti

YENİASIR /  17.07.2007

CHP'nin 12 İzmir milletvekili adayı, Ege Serbest Bölge A.Ş. (ESBAŞ) Yönetim Kurulu Başkanı Kaya Tuncer ve yönetim kurulu üyeleri ile Gaziemir ESBAŞ toplantı salonunda bir araya geldi. Toplantıya, CHP İzmir milletvekili adayları Güldal Mumcu, Ahmet Ersin, Rıfat Nalbantoğlu, Oğuz Oyan, Erdal Karademir, Harun Öztürk, Hüseyin Mutlu Akpınar, Aydın Özcan, Cenap Börühan, Fahrettin Demir, Umut Orkun Uğraş ve CHP İzmir İl Başkanvekili Zikri Dursun katıldı.
Ekonomi düzelecek
Görüşmede konuşan Tuncer, Ege Serbest Bölgesi'nin ve özel sektörün sorunları hakkında adaylara bilgi verdi. Ekonomik göstergeler eşliğinde önce ESBAŞ'ı anlatan Tuncer, daha sonra bölge olarak vergi gibi konulardaki sorunlarını anlattı. CHP'li adaylar da Türkiye ekonomisinin gün geçtikçe kötüyü gittiğini, gerek serbest bölgelerin gerekse özel sektör ve esnafın büyük sorunlar ile karşı karşıya olduğunu ifade etti. AKP iktidarında ülkenin gerek sosyal yönden gerekse ekonomik yönden refaha gitmediğini belirten CHP'liler 23 Temmuz'dan itibaren iktidar olduklarında biriken sorunları çözmek için çalışacaklarını dile getirdi.
CHP'liler Türkiye ekonomisi ile ilgili olarak CHP'nin hazırlamış olduğu çözüm önerilerini de anlattı.
CHP'liler bölgede yer alan bazı tesisleri de ziyaret ederek çalışanlarla görüştüler.

 

Doğumdan ölüme devlet sorumlu

YENİASIR /  13.07.2007

CHP adayları Mumcu, Erten ve Demir, parası olmayan vatandaşa her türlü yardımın yapılacağını belirttiler
CHP İzmir 1. Bölge milletvekili adayları Güldal Mumcu, Abdülrezzak Erten ve Fahrettin Demir, Karabağlar semtinde 20 mahalle muhtarıyla bir araya geldi. Vatandaşların sorunlarını temsilcileri olan muhtarlardan dinleyen adaylar, CHP iktidarında sağlık ve eğitim konularının kökünden çözümleneceğini belirttiler. 1. Bölge 4. sıra adayı Erten, CHP iktidarında Türkiye'nin çarpık olan sağlık ve eğitim sorununu çözeceklerini, bunun da sadece nüfus cüzdanı ile olacağını söyledi.
Nüfus yeterli
Erten, nüfus cüzdanını gösteren vatandaşın hiçbir ayrıma tabi tutulmayacağını, hem sağlık, hem de eğitim hizmeti alacağını ifade etti. Erten, "Parası olmayan vatandaşımızın doğumundan ölümüne kadar devlet sorumlu olacak" dedi.
Bakan olsun
Güldal Mumcu, Karabağlar Günaltay Mahallesi'nde aerobik yapan kadınlarla bir araya geldi. Kadınlarla bol bol sohbet eden Mumcu, Meclis'e girip milletvekili olduğunda, dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda çalışma yapacağını söyledi. Kadınlar ise Mumcu'yu Milli Eğitim Bakanı olarak görmek istediklerini, sonuna kadar bu konuda arkasında olacaklarını kaydettiler.
Penaltı attı
Öte yandan Mumcu, Konak Belediyesi'nin Limontepe semtinde 270 bin YTL'ye yaptırdığı halı saha açılışına katıldı. Törende konuşan Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, 2 yıl önce Limontepe'yi ziyaretinde, çocukların kendisinden futbol sahası istediklerini, bunu gerçekleştirdiklerini söyledi. Daha sonra Güldal Mumcu, eteğine karşın attığı penaltı vuruşu ile tam not alırken, çevredeki partililer, "23 Temmuz günü de AK Parti'ye böyle gol atacağız" şeklinde konuştu.

 

Rozetini kendi taktı

HÜRRİYET /  01.08.2007

23. Dönem milletvekillerinin kayıt işlemleri dün de sürdü. Milletvekillerinden bazılarına kayıt sırasında eşleri ve çocukları eşlik ederken, Meclis koridorlarında yalnız bir isim vardı.

1993’de bombalı bir saldırı sonucu öldürülen gazeteci Uğur Mumcu’nun eşi, CHP İzmir Milletvekili Güldal Mumcu Meclis’e kaydını yaptırırken yalnızdı. Mumcu, milletvekili rozetini de kendisi taktı. Çocukları Özgür ve Özge Mumcu’yla birlikte Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nı kuran Güldal Mumcu, CHP lideri Baykal’ın davetini kabul ederek, aday olduğu İzmir’den milletvekili seçildi.

 

GÜLDAL MUMCU: “O DUVAR GEDİK ALDI”

 17.06.2007

CHP İzmir milletvekili adayı Güldal Mumcu, Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili olarak, Demokrat Parti Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde yaşadıkları “duvar” tartışmasıyla ilgili, “O duvar aslında biraz gedik almış durumda, biraz açılmış durumda. Toplumumuz neyin ne şekilde yapıldığını iyicene algılamış durumda fakat, onun tamamen arkasını gösterebilecek siyasi bir yapılanmayı, siyasi bir erki görmek istiyor” dedi. Mumcu, güçlü bir demokrasi için herkesin 22 Temmuz’da sandığa gitmesini istedi.

-Uğur Mumcu cinayetinin hala çözülemediğini ifade eden Mumcu, “Diğer cinayetlerinin yanı sıra Uğur Mumcu suikastı tek başına tam aydınlanmış bir suikast değil. Bellekler unutkanlıkla yaralı. Uğur Mumcu suikastında 3 kişi var. Bunun ikisi yakalandı. Biri hala yakalanmadı. Bu yüzden cinayet aydınlatılamadı” dedi. Mumcu, Türkiye Cumhuriyeti’nin failli meçhul cinayetleri aydınlatabilecek güçte olması gerektiğini vurgularken, “Bu işleri yapanların arkalarındaki yapılanmalar ortaya çıkarılabilseydi, günümüzdeki bu terör olaylarını da yaşamazdık. Erkini kullanmak zorundadır iktidarlar” diye konuştu.

ANKARA(ANKA)-CHP İzmir milletvekili adayı Güldal Mumcu, Uğur Mumcu cinayeti soruşturmasında, “yıkılmaya cesaret edilemeyen duvarın” gedik aldığını söyledi. Mumcu, “O duvar aslında biraz gedik almış durumda, biraz açılmış durumda” dedi. Mumcu, Uğur Mumcu suikastının aydınlatılmadığının altını çizerek, “Diğer cinayetlerinin yanı sıra Uğur Mumcu suikastı tek başına tam aydınlanmış bir suikast değil. Bellekler unutkanlıkla yaralı. Uğur Mumcu suikastında 3 kişi var. Bunun ikisi yakalandı. Biri hala yakalanmadı. Bu yüzden cinayet aydınlatılamadı” diye konuştu.
CHP’nin İzmir 1’inci bölge liste başı adayı Güldal Mumcu, ANKA’nın sorularını yanıtladı. Siyaset yapma fikrinin “toplumun siyasetten uzaklaşmasından” kaynaklandığını söyleyen Mumcu, sivil yönetimlerin siyasi partilere ihtiyacı olduğunu söyledi. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde halkın siyasetten uzaklaşmasının çok büyük sakıncalar doğuracağını ifade eden Mumcu, “Şimdi toplumun giderek siyasetten uzaklaşıyor olması, yönetimini demokrasi ile nitelemiş olan bir ülke için oldukça sakıncalı bir şey. Sivil bir yönetimin siyasi partilere ihtiyacı var. Siyaset artık o kadar soğuk durulacak bir alan değil” dedi.
Kendisinin hiçbir zaman siyasetten uzak olmadığını söyleyen Güldal Mumcu, CHP’ye katılmasını ise, “Uğur Mumcu suikastından sonra CHP, faili meçhuller konusunda oldukça olumlu, yapıcı ve takipçi bir siyaset izledi. CHP, Mumcu cinayeti, Sivas katliamı ve diğer suikastları takip eden tek parti oldu. Bunun yanı sıra CHP’nin 1 Mart tezkeresinde sergilediği siyasi tavır da kararımı etkiledi. Ben siyaset yapılacaksa CHP’de yapılması gerektiğini düşündüm” sözleriyle açıkladı. 

“O DUVAR…”
Güldal Mumcu, Uğur Mumcu cinayetinin ardından dönemin Emniyet Genel Müdürü olan Demokrat Parti Genel Başkanı Mehmet Ağar’la yaşadıkları “duvar” tartışmasını değerlendirdi. Mumcu şöyle konuştu:
“ ‘Bir duvar örülüyor’ dedi, Ben de ‘O zaman çekin bir tuğla, yıkılsın’ dedim, ‘Çekemem’ dedi. ‘Çekin, kenara çekilin’ dedim.  ‘Yapamam’ dedi. ‘O zaman çekerler altında kalırsınız’ dedim. Öyle bir ifade ile baktı ki, ‘bunu da kim yapabilirse’ anlamında. Şimdi o duvar biraz gedik almış durumda, biraz açılmış durumda. Aslında toplumumuz neyin ne şekilde yapıldığını iyice algılamış durumda. O duvar gedik aldı, ama onun tamamen ardındakini görebilmek için, onu gösterebilecek bir siyasi yapılanmayı, siyasi erki görmek istiyor.”

“CİNAYET AYDINLATILAMADI”
Uğur Mumcu cinayetin aydınlatılamadığını belirten Güldal Mumcu, şöyle dedi:
“Bellekler unutkanlıkla yaralı. Uğur Mumcu suikastında 3 kişi var. Bunun ikisi yakalandı. Biri hala yakalanmadı. Uğur Mumcu suikastı tam aydınlanmadı. Her ne kadar yakalanan o iki kişilere bazı şeyler atfedilmiş olsa bile, tetikçi olmaları nedeniyle. Bu işi planlayıcılar ve düzenleyiciler ortaya çıkarılmış değil. Kim bunlar, niçin böyle bir şey planlamışlar, bu suikastı planlayan unsurlar ortaya çıkmadığı için Uğur Mumcu cinayeti hala çözülemedi.
Yakalanmıyor ve yakalanamıyor ikisiyle at başı giden bir şeydir. İkisi de aslında yönetsel boşluğu gösterir, bunu yakıştırmak istemem. Türkiye Cumhuriyeti bunun üstesinden gelebilecek güçte olmalı. Bu işleri yapanların arkalarındaki yapılanmalar ortaya çıkarılabilseydi, günümüzdeki bu terör olaylarını da yaşamazdık. Erkini kullanmak zorundadır iktidarlar. Bununla ilgili Meclis’te ne yapılır ne yapılmaz, o zaman günü geldiğinde değerlendirilecek olanlar…”

“KADINLAR HAKETTİĞİ DEĞERİ ALACAK”
Mumcu, özellikle Cumhuriyet mitinglerinde ön plana çıkan kadınların, siyasete müdahale etmesi gerektiğini söyledi. Kadınlarla erkeklerin yan yana durması ve her işte eşit yer almaları gereğine işaret eden Güldal Mumcu, Türkiye’de “zaman içinde gelişen farklı öğretiler” nedeniyle kadınların “korunmaya muhtaç varlıklar” olarak algılandığını söyledi. Mumcu şunları söyledi:
“Kadınları devamlı bir şey beceremez düşüncesiyle yönlendirmek ister istemez onların üzerinde bir baskıya yol açıyor. Öyle bir aşamaya geldik ki hakimlerimiz bile ‘kadınların sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin’ dedi. Bakış açısı böyle. Bu çağda bile, kadınlar bu gözle görülür durumda. En yakın tarihte bile kadını tek başına yemek sofrasına almayan kareleri gördük. Şimdi yemek sofrasında bile yanında oturtmadığı kadını yönetsel bir yere gelecek, karar mekanizmasına gelecek olmasını öyle bir toplum ister mi? Onu baskılıyor. Bu toplumda da dişi enerji hak ettiği yere gelmek için tepkisini göstermiştir. Ben bu hareketten umutluyum. Kadınlar hem parlamentoda hem diğer kurumlarda hakkettiği değere kavuşacak.”(ANKA)

 

Güldal Mumcu

Mine Gökçe   /  GAZETE VATAN  /  03.07.2007

25 Mayıs 2007, Ankara. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı UMAG’ın dördüncü katı. Vakıf Başkanı’nın kendisine benzeyen zarif ve ferah bürosunda, çay içip kurabiye atıştırıyorum iştahla. Özge’yi bekliyoruz. Hep birlikte konferans salonuna ineceğiz, az sonra. Son yıllarda hiçbir konferans kabul etmiyorum aslında. Ne zaman ağzımı açsam, bir olay çıkıyor, hedef gösteriliyorum. Ben de hattı bırakıp sathı müdafaya çekildim, korumaya aldım kendimi. Ama UMAG başka.

Hele başkanı...
***

Dünyada çok az insan, vicdan sahibidir. Vicdan orta malı değil, herkesin harcı hiç değildir. Alınamaz, verilemez, pazarlanamaz. Dile düşünce büyüsü uçup giden bir sır gibi, söylenmeden taşınan, göstermeden hissettirilen bir haslettir ve zaten, ancak böyle etkilidir.

Vicdanlı insan az olduğunca, “sız” gibi yapan çoğunluklara aslında onların da birer vicdanı olduğunu; susturup unuttuklarını anımsatabilen, vicdanlıların sayısı daha da azdır.

UMAG Başkanı Güldal Mumcu, işte bu anlamda bir vicdandır.

Türkiye’nin vicdanıdır.

Çünkü taşıdığı vicdan, onun önce dayandığı, sonra direndiği ve mücadeleye başladığı vicdansızlığa karşı kazandığı “onur” zaferiyle, tüm Türkiye, verilmemiş bir savaşı, savunulmamış bir ulusal vicdanı olduğunu anımsamaktadır.
***

Güldal Mumcu, Türkiye’ye Uğur Mumcu’yu ve onunla birlikte faili meçhul cinayetlere kurban giden birbirinden değerli aydınları, “demokrasi şehitlerimizi” unutturmuyor!

Güleç gözlerini kısıp, “dinle” dedi. “Sana bir haberim var: Ben CHP’den aday oluyorum, galiba...”

Ağzıma attığım kurabiye parçasıyla boğuluyordum,
az kalsın. Yıllardır politikaya atılsın istiyorduk, hepimiz, tüm takım. Çünkü bir arkadaş takımıyız biz. Değişik partilerden defalarca milletvekilliği önerilmiş, hiçbirini kabul etmemişti. Ben daha çılgınca hayaller bile besliyor, “N’olur bir parti kuralım, sen başına geç...” diye yalvarıyordum. Onun için ve onunla, cehenneme bile giderim, bu kadar açık (ve inanın, çok azdır böylesine gözü kapalı güvenip izleyeceğim insan sayısı). Ama Güldal, kendine özgü muzip tınısıyla “Yok canım!” diye bir kahkahayla yanıt veriyordu her seferinde, benim çılgın projelerime.

Nereden milletvekili olacağı henüz belli değildi, ama ailesi ve gönül bağı İzmirli’ydi, İzmir’i istiyordu.

Duyduğum sevinç, umut çiçekleri açtırdı içimde. Güldal Mumcu, hayatımda tanıdığım en düzgün, en birikimli insanlardan biri değildi yalnızca. En güvendiğim, eğilmeyeceğine, bükülmeyeceğine, sözünü tutacağına ve Türkiye’ye çok yararlı olacağına emin olduğum insandı.

Güldal politikaya atılıyorsa, politikada umut vardı. Güldal vekili olursa, umut vardı millet için. Evet, aynen böyle düşündüm, 25 Mayıs’ta Ankara’da aldığım müjde üzerine.
***

Dün Vatan’da Mine Şenocaklı’nın, İzmir’den CHP milletvekili adayı Güldal Mumcu’nun seçim kampanyasına dair gözlemlerini beğeniyle okurken (çünkü doğruya içtenlik katmıştı), nedense Alain Bashung sesi yankılandı kulaklarımda, bir şarkısının sözlerini hatırladım:

“Arabaların arka koltuklarında

Seçilir muktedirlerin hayal

Yalakaların meyal gölgesi

Umurunda olmasın Josephine!

Suyun üzerinde yürümek Tuzağa düşmemek

Papuç eskitmek, eksiltmek yolsuzu

Cüret edin Josephine, düşün öne!

Cüret edin, cüret edin...”

Bazı insanlar soylu doğar. Cüret etsinler yeter, ne yaparlarsa iyi yaparlar. Güldal Mumcu, böyle bir insan ve bu kez cüret ediyor. İzmir’e Güldal, Güldal’a İzmir’e çok yakışıyor. İzmir kendisine vekillik verirse, milletine yararlı olmak için göstereceği başarıya, kurduğu, yönettiği ve yücelttiği gazetecilik referansı, UMAG vakfı kanıttır.

 

YSK’ya listeler verilmeden 7 saat önce

Nedim Atilla  /  AKŞAM  /  05.06.2007

Pazartesi sabahı YSK’ya aday listelerinin verilmesine sadece 7 saat kala yazıyoruz bu yazıyı... Gazetelerde isimler için bir kargaşadır gidiyor, saat 17.00’de ortalık iyice karışacağa benziyor. Dün adayların en kritik günüydü... Dedikodunun, kavganın en büyükleri geride kaldı. Listelerin kesinleşeceği saat 17.00’ye kadar parti yönetimleri büyük stres altındaydı...

Bu sabah itibari ile listelerin kesinleşmesiyle birlikte bir ‘küskünler’ ordusu ortaya çıktı. Bu seçimde seçilen milletvekillerinin ömrünün çok uzun olmayacağı konuşulmaya başlanmıştı bile... Bu da önümüzdeki bir-iki yıl için yeniden tatlı hayaller kurmak, umutları korumak demek...

Küskünler ne yapacak? ‘Kol kırılıp yen içinde kalacak mı?’ yoksa Ağar-Mumcu örneğinde olduğu gibi ‘kamuoyu önünde hesaplaşma’ mı gerçekleşecek göreceğiz. Pazar gecesi ve pazartesi sabahı TV’lerin haber bültenlerini izledikçe görüyoruz ki en küskün Erkan Mumcu... Bu yazıyı yazarken bile neler yapabileceğine dair onlarca kuşkum var... Erkan Mumcu herkese örnek olmalı... Kamuoyu önünde hesaplaşmaya kalkmak, en çok zararı kendine veriyor... Kariyere ‘dokunuyor’. Ama insanoğlu da kolay kolay sinirlerine hakim olamıyor.

Güldal Mumcu iyi örnek

Gelelim gösterilmesi kesinleşmiş adaylara... Bu yazıyı yazarken elimizde CHP’nin İzmir’deki iki bölgede de göstereceği adayların sabaha karşı bitmiş Parti Meclisi’nden çıkmış listeleri var, ama saat 17.00 olmadan bu listelere güvenmek olası değil. Pazar günü yazdığımız gibi saat 16.59’a kadar her şey değişebilir.

Ancak CHP’nin İzmir Birinci Bölge Birinci Sıra Adayı Güldal Mumcu’nun değişeceğini sanmam. Bence Güldal Mumcu’yu ‘ithal aday’ diye damgalamak haksızlık olur. Hep yazdım, hep söyledim, ‘İzmirliler ithal aday istemiyor’ diye... Ancak Güldal Mumcu’ya hepimizin bir vefa borcu var... Nereden aday gösterilirse gösterilirsin sağduyu sahibi insanlar bu isme itiraz etmez. Üstelik Güldal Mumcu, 1993’teki o elim olay sonrasından bugüne sergilediği tavır ve sağlam duruşla TBMM’de olmayı çoktan hak etmektedir... İzmir’e pek yakışan bir milletvekili olacaktır ve bizim sorunlarımıza da kuşkusuz duyarlıkla yaklaşacaktır.

Elimizdeki liste YSK’ya ulaşıncaya kadar değişmez ise Hasan Fehmi Mani’nin İzmir’de aday gösterilmemesi, CHP Genel Merkezi’nin Aziz Kocaoğlu’nu pek de karşısına almayı düşünmediğini ortaya koyuyor. Ege TV’de geçen persembe yayımlanan, pazar da tekrar edilen Haftalık programında söylediğim gibi Mani’yi zaten aday göstermeyi planlamıyorlardı, sadece Kocaoğlu’nun manevra alanını daraltmak istedi Genel Merkez’dekiler...

CHP listelerine mevcut 14 milletvekilinden sadece 6’sı girebildi. Her iki bölgede de ikinci sıralar DSP kontenjanı için ayrılırken, İzmir Esnaf Odaları Birliği Başkanı Mehmet Ali Susam’ın ikinci bölgeden listeye girmiş olması sevindirici. Susam’ın İzmir’de oyları artıracağı kesin. Deniz Baykal’ın “kadim” dostu Ekrem Bulgun’un da seçilebilecek yerde olması çok önemli. Bulgun büyük olasılıkla TBMM’nin geçici başkanlığı görevini de üstlenecek.

CHP örgütünden istifa edenler arasında ise İzmir İl Başkanı Selçuk Ayhan ve Karşıyaka İlçe Başkanı Ertam Özen CHP’nin seçilecek yerlerden listesine konulurken, kesin aday olması beklenen Türkan Miçooğulları, Enver Öktem. Sedat Uzunbay, Ali Rıza Bodur ve Hakkı Ülkü yeniden aday gösterilmedi. Baykal, “Siyaset yapılacak yegane konum milletvekilliği değildir” diyor. Hak vermemek elde değil.

Elimize onikişerli listeler henüz ulaşmamıştı bu yazıyı yazarken ve bazı isimlerin yer alıp alamadığını bilemiyorduk.

Bayar omurgasızlık örneği verecek mi?

Pazarı, pazartesiye bağlayan gecenin sabahında öyle şeyler duydum ki, “Mehmet Ali Bayar’ı artık ben bile savunamayacağım” dedim. Kendisinin bütün olumlu niteliklerine karşın “koltuk sevdası” her şeyin önüne geçmiş. İlk tartışmalar çıktığında bana da gönderdiği, “Nasıl da İzmirli, nasıl da DYP’li, nasıl da demokrat” olduğunu anlatan yazısını saklıyorum, bir ara TV’de de göstereceğim. Bayar’ın DP çatısı altında beklenen buluşma gerçekleşmeyince geçen seçimdeki “son dakika manevrası” gibi bir davranışla CHP’ye haber gönderdiğini, partinin üst yönetiminde yer alan Mustafa Özyürek’in ağzından duyunca gerçekten öfkelendim. Özyürek, çok kibar bir şekilde, “Bize haber gönderdi, biz de düşünüyoruz” diyordu.

“Geçmişte DTP genel başkanlığını bir günde bırakan adamdan, bugün de CHP’ye haber göndermesi beklenir” diyordu sevgili bir meslektaşım. Bayar böyle bir omurgasızlık örneği daha verecek mi, CHP böyle bir isme kapılarını açacak mı şu anda bilemiyoruz.

Yazık oldu merkez sağa... Sanıyorum MHP ve GP onların boşluğunu dolduracak... Çünkü MHP son derece tutarlı adımlarla yürüyor.

 

'Artık kimsenin canı yanmasın'

MİLLİYET  /  25.01.2007

Bombalı saldırı sonucu yaşamını yitiren Uğur Mumcu'nun ölüm yıldönümünde konuşan eşi Güldal Mumcu "Bu cinayetler bağlantılarıyla ortaya çıkmadığı sürece bu üzüntüleri yaşamaya devam ederiz" dedi

ANKARA Milliyet

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) Başkanı Güldal Mumcu, cinayetlerin bütün bağlantılarıyla ortaya çıkarılması gerektiğini belirterek, "Bağlantılar ortaya çıkarılırsa artık kimsenin canı yanmaz" dedi. Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, bombalı saldırı sonucu öldürülmesinin 14. yıldönümünde dün tüm yurtta törenlerle anıldı.
Uğur Mumcu Sokağı'ndaki evinin önünde yapılan törene, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, CHP Genel Sekreteri Önder Sav, bazı milletvekilleri, sivil toplum örgütleri temsilcileri ve vatandaşlar katıldı. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da tören öncesi evine giderek Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu'yu ziyaret etti.

'Tesadüf değil'
Güldal Mumcu, gazetecilerin Mumcu cinayetine ilişkin soruları üzerine, "Bütün bu cinayetler bağlantıları ile ortaya çıkmadığı sürece bu üzüntüleri yaşamaya devam ederiz. Bağlantılar ortaya çıkarılırsa artık kimsenin canı yanmaz" diye konuştu.
Sezer de, "Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ne sahip çıkanların birbiri ardına katledilmesi tesadüf değil" dedi. Toplumsal uzlaşının gerektiğini belirten Sezer, "Hrant Dink'in cenazesinde bir güç birliği ortaya konuldu" diye konuştu. Törenin ardından, sevenleri Mumcu'nun yıllarını verdiği Cumhuriyet gazetesi ve fotoğraflarıyla süslenen anıtın önüne mum koyarak yaktılar. Öğleden sonra Cebeci Asri Mezarlığı'nda Mumcu'nun mezarı başında da tören düzenlendi.

 

'Dimdik ayakta kaldı'

CUMHURİYET  /  26.01.2005

Güldal Mumcu , eşi Uğur Mumcu'nun 'gazetecilik anlayışı'nı anlattı

um:ag Vakfı Başkanı Güldal Mumcu , Uğur Mumcu gazeteciliği ile kişiliğinin birbirini tamamladığını vurgulayarak ''Her ikisi de sıra dışıdır, farklıdır, öncüdür, örnektir'' değerlendirmesini yaptı. Uğur Mumcu gazeteciliğinin ''demode, hatta müzeye kaldırılması gereken bir yöntem'' olduğunu ileri süren medya yöneticilerinin, işadamları örgütlerinin üyesi olmakla övünmelerini eleştiren Güldal Mumcu, ''Bu tür medya yönetmenlerinin Mumcu gazeteciliğini vicdan azabı gibi içlerinde taşımaları doğal. Çünkü Mumcu zamanında, 'İnsan ya gazeteci olur ya da işadamı. Hem işadamı, hem gazeteci olmaz. Olursa da böyle olur!' demişti'' dedi.
NEDEN CUMHURİYET GAZETESİ
Yıllar boyunca kendisine yapılan teklifleri reddederek Cumhuriyet gazetesinde yazmayı sürdürdüğünü kaydeden Mumcu, ''Neden Cumhuriyet gazetesinde yazmayı seçtiğini'' Uğur Mumcu'nun 8 Mayıs 1984 tarihli yazısından şöyle aktardı:
''Gazetelerin varlık nedenlerini ve amaçlarını bu gazetelerin doğuş koşulları belirler. Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşımızın kan ve barut kokan o kutsal kavgaları içinde doğmuş, o günden bugüne ulusal kurtuluş bilincini, Atatürk devrimlerini savunagelmiştir. Gazetemizin kökeninde soylu duyguların, özverilerin ve yurtseverlik bilincinin o görkemli harcı yatmaktadır. Yunus Nadi' nin Cumhuriyet gazetesindeki ilk başyazısında koyduğu ilkeler bugün de geçerli değil midir? Cumhuriyet, ne hükümet ne parti gazetesidir. Cumhuriyet, yalnızca cumhuriyetin, daha bilimsel ve yaygın tanımı ile demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi düşüncesi ve esaslarını çiğneyen ve yıkan, yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir.''

ÖDÜNSÜZ YAZILAR
Uğur Mumcu'nun ''Bir gazetecinin her şeyi bilemeyeceğini; bilgi ve haber kaynaklarına ulaşıp bu kaynaklardan topladığı haberleri okurlarına sunması gerektiğini ve yorumlarını da gerçeklere, olaylara dayandırırsa inandırıcı olacağını'' söylediğini kaydeden Güldal Mumcu, ''Zaman zaman çok sert ve ödünsüz yazılar, kimi kez alayla karışık kara mizaha dönüşüverir. Ancak her tür yazı biçeminin amacı tektir: İvedilikle demokratik yönetime ve basın özgürlüğüne kavuşmak'' diye konuştu.
1970'lerin ortasından başlayarak giderek yoğunlaşan kanlı ortamın, Mumcu gazeteciliğinin işlevselci, araştırmacı yanının güçlenmesine yol açtığını anlatan Güldal Mumcu, ''1 Mayıs gibi, Kahramanmaraş gibi katliam boyutuna ulaşan olaylar, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, İpekçi' nin öldürülmesi gibi toplumu sarsan olaylar bu cinayetlerin derinlemesine araştırılmasını getirdi'' dedi.

12 Eylül döneminde basının sindirildiği, birçok aydının susturulduğu ya da sustuğu dönemde Uğur Mumcu gazeteciliğinin ''dimdik ayakta kaldığına'' dikkat çeken Güldal Mumcu, Mumcu'nun çalışmalarının güncelliğini şu sözlerle değerlendirdi: ''Mumcu gazeteciliğinin bağımsızlıkçı yanı, ulus ötesi çıkar çevreleri ve güçlerini sorgulayan antiemperyalist yanı, 1980 sonrası giderek yükselen ayrılıkçı terörü, tarihsel köklerini ve güncel bağlantılarını belgeleriyle ortaya koymasını bilmiştir. Ermeni terör örgütü ASALA'nın, 1980'li yıllarda PKK terör örgütüyle bir araya gelerek, ortak eylem kararı aldıkları, daha sonra bu terör örgütlerine 1990'lı yıllarda Hizbullah'ın da katıldığı ilk olarak onun yazılarında gözler önüne serildi. Uğur Mumcu gazeteciliği, bugüne ışık tutan yanı ile günceldir, bugün de soluk alır. Örneğin, 1991 Körfez bunalımı sırasında ABD'nin ve diğer emperyalist güçlerin Ortadoğu ve Türkiye sınırlarındaki coğrafyayı yeniden yapılandırma çabalarının bugüne yansımaları, Uğur Mumcu'nun kaleminde somutlanmıştır.''

 

'Çoğalarak geleceğim'

Yavuz Rençberler  /  AKŞAM  /  25.01.2003

Uğur Mumcu, şarkılar ve şiirlerle anıldı. Sevenleri 'Mumcu'yu unutturmayacağız' diye haykırırken, acılı eşi, 'Her yıl buraya sessizce çoğalarak geleceğim' dedi

Bombalı bir suikaste kurban giden Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu, ölümünün 10'uncu yılında da sevenleri tarafından unutulmadı. Uğur Mumcu ve öldürülen tüm aydınların anısına yaptırılan 'Faili Meçhuler Anıtı'nı açan Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu, 'Bu konuşmadan sonra artık konuşmayacağım ve her yıl buraya sessizce çoğalarak geleceğim' dedi. Uğur Mumcu Sokağı'ndaki törene, bazı siyasi parti ve kitle örgütlerinin temsilcileri ve vatandaşlar katıldı. Törende birçok kişi yakalarında 'Savaşa Hayır' rozeti taşıdı. CHP Lideri Deniz Baykal da evine giderek Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu'yu ziyaret etti.

Sadece bugün susalım

Konuşmasında bir dileği olduğunu söyleyen Güldal Mumcu şöyle devam etti:

'Ruhunuz titreyerek, içiniz yanarak, insanlığa olan sevginiz tükenmeden, terörün aramızdan aldıklarını unutmadan, sessizce ve çoğalarak 10 yıl boyunca buraya geldiniz. Bundan sonra da geliniz. Ama, bir dileğim daha var. Sessizliğimiz sadece bu günle sınırlı kalsın. Kalan 364 gün nerede olursak olalım, haksızlıklara, adaletsizliklere, yolsuzluklara, zulme, cinayetlere, teröre ve savaşa karşı çıkalım, gücümüz ve yüreğimiz elverdiğince.' Güldal Mumcu daha sonra Mumcu ve katledilen aydınların anısına dikilen evinin önündeki 'Failil Meçhuller Anıtı' heykelinin açılışını yaptı. Açılış yapılırken Melih Cevdet Anday'ın 'Anı' isimli şiiri eşliğinde 'barış güvercinleri' uçuruldu.

'Gerçek katil'ler bulunsun

Çukurova Medya Grub Başkanı Tuncay Özkan, 'Aydınlara Suikast ve Hukuk Devleti' konulu panelde, siyasi cinayetlere dikkat çekti. Yazılarında ve kitaplarında siyasi cinayetleri sorgulayan Özkan, 'Katiller nerede? Emirleri verenler nerede? Hukuk sadece katili değil emri vereni de araştırmalı, bulmalı' dedi. Uğur Mumcu'nun 10'uncu ölüm yıldönümünde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde 'Aydınlara Suikast ve Hukuk Devleti' konulu bir panel düzenlendi. Paneli İstanbul Baro Başkanı Kazım Kolcuoğlu yönetirken, konuşmacı olarak Tuncay Özkan, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok ve Prof.Dr. Ahmet Mumcu katıldı. Hukuk devletinin önemini vurgulayan Özkan, 'Mumcu'nun, Aksoy'un ve 2 bin 800 siyasal cinayetin katilleri nerede?' diye sordu. Özkan 'Pekiyi Türkiye'de hukuk var mı? Ya da kaç tane hukuk var? Adliyesinde 'avukat tutma, yargıç tut, savcı tut', Yargıtay'ında 'cüzdanla vicdan arasında çelişkideyiz' açıklaması yapan bir hukuk ne kadar geçerliyse, Türkiye'de hukuk o kadar geçerli.' Katillerin ve arkasındaki güçlerin, zaman zaman siyasetçi, işadamı devlet memuru ya da gazeteci maskesi taktığını söyleyen Özkan, 'Devlet, bireyinin can güvenliğini sağlamak; toplumun eğitimini kültürünü yükseltmek zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti, aşiret değil Cumhuriyet ve Demokrasi devletidir' dedi.'Tuz koktuysa, tuzu hukuk ve eğitimle yıkayabilirsiniz' diyen Özkan, siyasi cinayetlerdeki katillerin İran'da eğitim gördüklerinin bilindiğini belirterek, 'Almanya katillere destek olurken, CIA, para yardımı yapıyor. Cinayetlerdeki silahlar ise NATO menşeili' dedi.

 

75 başarılı kadına ödül

Yaşar Çakmak  /  25.11.1998

 

Devletin kusuru sembolik

 06.03.1996

 

Uğur Mumcu ödülü, um:ag'a

Cumhuriyet  /  28.02.1996

 

'Bunlar beni öldürecek'

Evren Değer   /  25.01.1996

Anasayfa   l   Biografi   l   Haber Arşivi   l   Köşe Yazıları   l  Röportajlar   l   Konuşmalar   l   Linkler  l  Bölge ve Adaylar