<%@LANGUAGE="JAVASCRIPT" CODEPAGE="1254"%> Ş. Güldal Mumcu : İzmir I. Bölge Milletvekili Adayı
Anasayfa   l   Biografi   l   Haber Arşivi   l   Köşe Yazıları   l  Röportajlar   l   Konuşmalar   l   Linkler  l  Bölge ve Adaylar

TBMM Başkanvekili Şükran Güldal Mumcu'nun

23. Dönem 3. Yasama Yılı 2. Birleşim Açılış Konuşması

8 Ekim 2008

Değerli Milletvekilleri,

23’üncü dönemin 3’üncü yasama yılı çalışmalarına başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu yasama yılında da yoğun bir çalışma süreci içinde olacağız. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin değerli üyelerinin  bu temponun üstesinden geleceğine inanıyorum.

Ancak yeterince olgunlaşmış, kolay anlaşılabilir ve uygulanabilir, yürürlüğe girdikten kısa süre sonra düzeltme gereği duyulmayacak yasa çıkarmanın da çok yasa çıkartmak kadar önemli olduğunu dikkatlerinize sunuyorum. 

Yüce Meclisin sayın üyeleri,

Bu yasama yılını, ekonomisi çok güçlü bilinen ülkelerde başlayan ve 1929 Bunalımı’ndan da büyük kabul edilen bir ekonomik çalkantı ortamında açıyoruz. Ülkemizin bu krizden etkilenmemesi veya olabildiğince az etkilenmesi benim de temennimdir.

Ancak, Amerika Birleşik Devletlerinde bile, dev bankaların, büyük  sigorta şirketlerinin devlet tarafından kurtarıldığı bu ortamda bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum:

Türkiye Cumhuriyetinin, Büyük Önder Atatürk tarafından atılan ekonomik temellerindeki mantığın ne kadar doğru olduğu; daha da önemlisi, günümüzde çeşitli iç ve dış çevrelerce iddia edilenin tersine modasının da geçmemiş olduğu görülmektedir.

En gelişmiş ekonomilerin bile karşısında güçsüzleştiği ve devleti yeniden yardıma çağırdığı bu ekonomik krizin kapitalist sistemin sınırsız kar güdüsünden kaynaklandığı, bizzat bu güdüyü kutsallaştıran çevrelerin de bugün ister istemez kabul ettikleri bir gerçektir.

Bu anlayışın siyasi, sosyal, insani düzeyde nelere yol açtığını ise milyarlarca insanın sürüklendiği sefalette, savaşlarda ve nihayet acımasız terörde çırıl çıplak görmek mümkündür.

Kendi ülkesinde gerçekleştirilen terör saldırılarını gerekçe yaparak dünyayı kaosa sürükleyen ve milyonlarca masum insanın kanına giren küresel çıkar çevreleri, kendi ülkeleri dışında meydana gelen terör saldırılarının önlenmesi için ise işbirliği bir yana, çıkarları gerektirdiğinde tereddüt etmeden o terörü desteklemekte, çok zorda kalınca da kupkuru, soğuk, ruhsuz kınama mesajlarıyla yetinmektedirler.

Bugüne kadar terörün her türlüsü ile ve bölücü terör yoluyla öldürülen bütün yurttaşlarımız gibi 3 Ekim 2008 günü Aktütün Sınır Karakolumuza yapılan son terör saldırısında yitirdiğimiz evlatlarımız, bizim için ruhsuz mesaj malzemeleri değil; ulusal birliğimizi ve bütünlüğümüzü yok etmekten yarar uman, bu amaçla kan dökmeye doymayan güçlerin gök ekin gibi biçtiği ve acısını yüreğimizde derinden hissettiğimiz çocuklarımız, kardeşlerimiz, sevdiklerimiz, eşlerimizdir.

Çok iyi bilinmektedir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş harcında, ülkede yaşayan herkesin eşit vatandaş olması ilkesi vardır. Bu Yüce Meclis bu anlayışla kurulmuştur. Ayrılıkçı Terörün hedefi ise ülkemizdeki bu ulusal birlik ruhunu yok etmek, kardeşi kardeşe kırdırmaktır.

Terörün hakim olduğu ülkelerde Anayasaların da Parlamentoların da demokrasiye kendilerinden beklenen sağlıklı katkıyı vermesi çok zordur. Terör demokrasinin düşmanıdır.

Gözlerimiz kör değilse bu gerçekleri görmek; kulaklarımız sağır değilse terör nedeniyle yitirdiklerimizin yakınlarının çığlıklarını duymak, ellerimiz varsa, bu oyunu boşa çıkarmak için kardeşliğe uzatmak zorundayız.

Bu duygu ve düşüncelerle, şehitlerimize rahmet, yakınlarına ve tüm ulusumuza baş sağlığı diliyorum.  

Yüce Meclise ve onun değerli üyelerine başarılı bir çalışma yılı diler, saygılar sunarım.

 

Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkının 73. Yıl Konuşması

Konak Belediyesi

5 Aralık 2007

 

Değerli Konuklar,

Kadının toplum içindeki eşitsizliği sorunu, neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Kadın haklarını savunan, kadına eşitlik isteyen kadın hareketleri ise ancak, son 150 yıldan beri yoğunluk kazanmıştır.

Amerika ve Avrupa’da kadınlar, oy hakkı ve eşitlik için yıllar süren sert mücadeleler vermişlerdir.

Birçok batı ülkesinde kadınlar, bu zorlu mücadeleler sonunda, siyasi ve medeni haklarını alabilmişlerdir.

Osmanlı toplumunda da bazı kadın hareketleri olmakla birlikte, bu hareketler ve öne sürülen talepler, batı ülkelerine kıyasla oldukça ılımlı olmuştur.

Kurtuluş Savaşında, erkek ile omuz omuza mücadele veren kadınlarımız, Cumhuriyet döneminde, bazı batı ülkelerinde bile kadınların elde edemedikleri haklara kavuşmuşlardır.

Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşından hemen sonra şöyle diyordu:

"Seyahatim esnasında köylerde değil, bilhassa kasabalarda ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif olarak kapattıklarını gördüm. Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Onlar da yüzlerini cihana gösterebilsinler ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur"

Atatürk'ün bu sözlerinden sonra Türk kadını önce peçeyi, 25 Kasım 1925'teki Şapka Devrimi'nden sonra da çarşafı bırakmış ve aydınlığa kavuşmuştur.

1926 yılında Medeni Kanunun kabul edilmesi, 1930 yılında belediye seçimlerinde oy kullanma ve belediye meclislerine seçilme hakkının kadınlara verilmesi, 5 Aralık 1934’de ise milletvekili seçme ve seçilme hakkının kadınlara da tanınması, Cumhuriyet Türkiye’sinde kadının eşitliği yolundaki ilerlemenin köşe taşlarıdır.

Unutmamak gerekir ki, Türk kadınlarının siyasal haklara kavuştuğu 1934 yılında, İtalya’da, Fransa’da, Yunanistan’da kadınların bu hakları yoktu. Bugün şeri rejimle yönetilen pek çok ülkede kadınların bu hakları yoktur. Basında izlemişsinizdir, Suudi Arabistan’da yapılan yerel seçimlerde kadınlar oy veremediler. Başka ülkelerde kadınların uzun ve zorlu mücadelelerle elde ettikleri medeni ve siyasi haklar, Cumhuriyet Türkiye’sinde birkaç yılda Türk kadınına sağlanmıştır. Bu bakımdan Atatürk Türkiye'sinin ve Cumhuriyetin aydınlığından en çok yararlananların kadınlar olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Ne yazık ki, “kâğıt üzerinde” var olan hakların yaşama geçirilmesi, yani gerçek demokratikleşme yeterli ölçüde olamamıştır.

Yalnızca parlamentoda değil, bütün kurum ve kuruluşlarda ve toplumsal ve ailevi yaşamda kadının sahip olduğu medeni ve siyasi hakların hayata geçirilemediğini görüyoruz.

· Aile içinde,

· Evişleri, çocuk bakımı, hastaların bakımı gibi aile sorumluluklarını yüklenmede,

· Eğitimde,

· Meslek sahibi olmada,

· Gelir getirici bir iş sahibi olmada,

· İşte yükselmede,

· Mülk sahibi olmada,

· Sosyal güvencede,

· Siyasette,

· Sendikalarda ve diğer toplumsal örgütlenmelerde,

· Kentsel yaşamda

Kısacası her alanda kadın eşitsiz konumdadır.

2007 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde kadın milletvekili oranı hala yalnızca %10 dolayındadır.

Bu eşitsizliğin arkasında, kadına toplumsal yaşamın her alanında ayrımcılık uygulanması ve başta çalışma yaşamı olmak üzere toplumsal yaşam alanlarının kadına ait erkeğe ait olarak ayrışması bulunmaktadır. 

Bu ayrımcılık ve kadının eşitsiz konumu, yalnız kadının değil erkeğin de, yani toplumun tümünün geri kalmasına yol açmaktadır. Atatürk’ün 30.8.1925 tarihinde yaptığı Kastamonu konuşmasında dediği gibi:“Bir sosyal toplum, bir Millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelmiştir. Kabil midir ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini ihmal edelim de kitlenin tümü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincir ile bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok, ilerleme adımları dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmalıdır. Böyle olursa inkılap başarılı olur. Memnuniyetle görüyoruz ki bugünkü tutumumuz gerçek icaba yaklaşmaktadır. Herhalde daha cesur olmak lüzumu açıktır.”

80 yıl sonra bu sözlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Kimi Avrupa’dan kimi Amerika’dan beslenerek Mustafa Kemal’e saldıran, hocaefendilik kisvesi altında, kadını kanun önünde ve toplumsal yaşamda yeniden ikinci sınıf yapmak isteyen çıkar ve ihanet şebekelerine karşı, Atatürk neredeyse bir asır öncesinden sesleniyor: Kadın erkek eşitliği olmazsa, toplumların yükselmesi, ilerlemesi mümkün değildir.

Bilirsiniz, Atatürk konuşmalarında “Efendiler” diye hitap ederdi. Ama özel olarak da belirtirdi, “Efendiler derken hem ‘bey efendileri’ hem de ‘hanım efendileri’ kastediyorum” diye…. Atatürk hitapta bile eşitliğe özen gösterirdi…

Biz o günlerden bugüne, karısına haremim diyenlerin, kadına sofrada bile eşit yer vermeyenlerin devleti yönettiği günlere geldik…

Hep sorulur... madem ki kadın eşitlik istiyor, neden kadınlar için 8 Mart gibi ayrı bir gün var, ya da neden kız çocuklarının okula gönderilmesi için özel eğitim kampanyaları düzenleniyor, ya da neden siyasette kadınlara özel destek verilmesini, hatta kota konmasını istiyorsunuz. Kısacası eşitlik isterken bir yandan da özel destek istemek kadınlara ayrıcalık tanımak olmuyor mu?.

Kuşkusuz olmuyor. Çünkü kadınlar toplumsal alanda ilerleme yarışına erkeklerle eşit konumda başlamıyorlar. Kadın tarih boyunca eşit muamele görmedi, eşit fırsatlara sahip olmadı, bu nedenle toplumsal yaşamın hemen her alanında geri bırakılmış konumda. Onun için toplumsal yaşama katılırken kadınları her alanda öne çıkarmak, onlara ayrıcalık tanımak değil, tam tersine yüzyıllar boyunca yaşanan eşitsizlikleri gidermek için biraz da olsa bir imkan yaratmaktır.

Dünyanın pek çok ülkesinde ve ülkemizde de kız çocukların okullaşma oranları erkek çocuklara göre çok daha düşük olduğu için, kızlar okul sıralarına ulaşamadıkları için kadınlara özel destek istiyoruz..

Kadınlar işgücü içinde yer alamadıkları için, ülkemizde istihdam dışında olan ve ev yaşamının sınırları içine kapanan 10 milyondan fazla kadın olduğu için kadınlara özel destek istiyoruz.

Tüm dünyanın en yoksulları ve mülksüzleri kadınlar olduğu için kadınlara özel destek istiyoruz..

Kadınlar siyasette, parlamentoda, sendikalarda var olamadıkları için kadınlara özel destek istiyoruz..

Kadınlar evde, toplumda şiddete maruz kaldıkları için kadınlara özel destek istiyoruz..

Yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada kadınlar için özel önlemler ve özel destekler istiyoruz. Dünyanın şeri hukuk uygulanan ülkelerinde, kadınlar kanun önünde eşit olmadıkları için, Afganistan’da burkaya sokulup dünyayı tüm ömür boyu delikli bir örtü arkasından görmeye değil görememeye hatta nefes alamamaya mahkum edildikleri için, zina suçlamasıyla taşlanarak öldürüldükleri için, erkekler bazı ülkelerde, hatta bizim ülkemizde bile dört eşli olabildiği için kadınlara özel destek istiyoruz.

İşte bu nedenle, kötüye gidişin durdurulmasında kadının siyasette aktif olmasının, karar verici merkezlerde, siyaseti yönlendirme ve oluşturmada erkeklerle eşit biçimde temsil edilmesinin belirleyici rolü olacaktır. 

Ama, söylemek istediğim kadının herhangi bir siyasette aktif olması değil, bağımsız, laik, demokratik cumhuriyeti savunan bir siyasi tavır içerisinde aktif olmasıdır. 

Bu tavrın karşısında ise dünyayı çokuluslu şirketlerin çıkarlarına göre biçimlendirmeyi ve bu çıkarlar için sömürü, baskı ve zulmü dünyada egemen kılmayı amaçlayan bir başka siyasal tavır vardır.

Küreselleşme denen bu siyasal süreç ulus devleti zayıflatırken, ulusal ve sınıfsal birliktelikler yerine etnik ve dinsel birliktelikleri teşvik etmektedir. Bir etnik grubun veya dinsel grubun diğer etnik gruplara veya dinsel gruplara düşmanlığı şeklinde gelişen çatışmalar çoğu kez savaşlara ve hatta soykırıma dönüşebilir. Bu savaşlarda sivil halk yıkıma uğrarken en büyük acıları çeken kadınlar ve çocuklardır. Kadınların siyasette etkin bir rol alması, bu tür çatışmaların olma ihtimalini azaltabilir, terörden çıkar sağlayan güç odaklarının karşısına analığın yapısında olan barışı ve gelecek umudunu koyabilir.

O halde ne yapmalıyız;

Cumhuriyet Türkiye’sinin, Mustafa Kemal’in kadına açtığı aydınlık ufku uygulamada da hayata geçirmeliyiz. 

Kadına eşit fırsat ve muameleyi devlet politikası haline getirmeliyiz.

Eğitimde, çalışma hayatında, siyasette ve toplumsal yaşamın her alanında kadını özel olarak desteklemeli, zayıf kalanın, geride bırakılanın desteklenmesi anlamına gelen pozitif ayırımcılık uygulamalıyız.

Memura ve sözleşmeliye siyaset yasağını kaldırmalıyız.

Sosyal devleti güçlendirmeliyiz.

Çocuklara, yaşlılara, hastalara bakım olanakları sağlamalı, bu sosyal sorumlulukları kadının ve ailenin üzerine yüklememeliyiz. 

Kadına karşı şiddete son verilmesi için tüm toplumu uyandıracak bir kültürel dönüşüm sağlamalı, ama en çok da kadını güçlendirmeliyiz ki kadın kendisi bu şiddete son verecek güçte olabilsin!

Kadının toplumdaki konumunu ve böylece tüm toplumu daha ileri götürmek için, kadının laik Türkiye Cumhuriyeti’nde kazandığı demokratik hakların, titizlikle korunması ve geliştirilmesi gerekir. Bu konuda en büyük görev de Cumhuriyetin kazanımlarının yıpratılmasından en büyük zararı görecek olan kadınlara düşmektedir.

Kadınlarımızın yönetimde, siyasette ve karar verme odaklarında daha yüksek oranlarda temsil edilmelerinin sağlanması için gerekli adımların atılmasının, kadını toplumun eşit ve özgür bireyi yapan Atatürk devrimlerini yaşatacağına, kadını tekrar ikinci sınıf vatandaşlığa mahkum etmek isteyenlere asla izin vermeyeceğine, kadını eşit haklar ve fırsatlar açısından daha da ilerleteceğine inanıyorum.

Atatürk’ün kurucusu olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin, seçme ve seçilme hakkını elde eden bir Türk kadını olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili olmamın bu açıdan özel bir anlam taşıdığı düşüncesi ile tüm katılımcılara sevgi ve saygılarımı sunarken, Türk Kadınına Seçme ve Seçilme hakkının verilişinin 73’ncü yılını kutluyorum.

 

 

Mülkiye'nin Yıldönümü Konuşması

4 Aralık 2007

Değerli konuklar,

Ben Mülkiye’ye 1970 yılı sonbaharında girdim.  Darbe öncesi günlerdi…..Sık sık boykot çağrıları yapılırdı.  Derslere girilmezdi.  Sonra 12 Mart darbesi geldi. Anayasa dersini numaralarının tek ya da çift oluşuna göre, ya Muammer Aksoy Hoca’dan ya da Mümtaz Soysal’dan alırdık. Ben çift numaralı öğrenciydim;  Anayasaya Giriş dersini Mümtaz Soysal’dan alırdım.  …Eskiden bu amfide dersler yapılırdı. Hocanın bu amfide yapılan dersine gitmek üzere sınıfa yönelmiştik. Kapıda bir kız arkadaş boykot olduğunu derslere girmememizi söylüyordu.  Oysa biz Mümtaz Hocanın tutuklanacağını ve  Mümtaz Hocanın derse girmemizi istediğini duymuştuk.  Biz derse girdik.  Mümtaz Hoca  bu amfide dersini anlatmaya başladı, aradan 10-15 dakika geçtikten sonra sivil giyimli iki kişi geldi, Mümtaz Hocayı aldılar, biz de dersten onunla birlikte çıktık,  Merdivenlerin başında Hocanın arabaya konulup götürülmesini kalabalık bir grup olarak alkışlarla protesto ettik.  Bu benim üniversiteye yeni girmiş bir genç olarak  demokrasi karşıtı güç odakları ile ilk kez karşılaşmam oldu… hem demokrasi karşıtlarıyla hem de daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye  uğruna verilen mücadeleyle ilk karşılaşmam…..

Aradan 37 yıl geçti…. Şimdi burada bu kürsüde o genç öğrencinin heyecanını yeniden yaşıyorum… Ama şimdiki aklımla… Daha bilinçli ve daha kararlı olarak….

Değerli konuklar,

12 Mart darbesinde pek çok Hocamız daha tutuklandı… 12 Eylül’de pek çok hocamız 1402’lik oldu. Her iki darbe Türkiye’nin bu günkü dinci iktidarının yollarına güller döktü. Mülkiyenin aydınlık ve ilerici yapısını yok etmek için çok uğraştılar.  Ama Mülkiye bu yapısını hep korudu.  Nitelikli öğrenciler yetiştirdi.  Kuşkusuz her kurumda olduğu gibi Mülkiye’nin kendi içinde ve yetiştirdiği öğrenciler içerisinde de Mülkiyelilik ruhuna uygun davranmayanlar da oldu.

Bu kişilerden birini, Mehmet Ağar’ı, Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin ardından Mülkiyeliler Birliği onur kuruluna seçilmemden sonra, Mülkiyelilik ruhuna uygun davranmadığı için, hem de kendisinin İçişleri Bakanlığı sırasında Mülkiyeliler Birliği üyeliğinden ihraç etmek de benim onur kurulu üyeliğim sırasında gerçekleşti.

Değerli Mülkiyeliler,

Sizlere öğrencilik yıllarıma ait eğlenceli olaylar anlatamıyorum.  Biz darbe dönemi öğrencileriydik… Yurt baskınlarını gördük, tutuklanan hocalarımız,  dövülen, işkence gören arkadaşlarımız oldu.  Ama kantinimiz olmadı… İnek bayramımız da olmadı…Yurttaki yemekhanemiz de baskın sonrasında  kapatıldı…

Bizler Babanın kahvesinde ve çevredeki pastanelerde buluşurduk…  Bugün Mülkiye’de gençler sosyal açıdan daha rahat  bir ortamdalar….

Sevgili Dekanımızın Mülkiye’nin bugünündeki katkısı inkar edilemez….

Değerli Dostlar,

Bir ülkenin aydını o ülkenin toprağının dokusuyla, kokusuyla ve duygusuyla özdeşleşmeden o ülkenin değerlerini oluşturup aktaramaz; evrensel bağlarını kurup, toplumları ışıtamaz.

Toplumsal sorumluluk taşımak aydın olmanın birincil koşulu olduğu kadar, doğruları söylemekten kaçınmamak da belirleyici özelliklerinden biridir.

Baskıya boyun eğmeyen, gelen geçen yönetimlere maşalık etmeyen insanlardır çağlarına ve toplumlarına yakışanlar.

Bu topraklarda yıllarca emek için, barış için, demokrasi için, laiklik için, aydınlık için, özgürlük için ve bağımsızlık için yılmadan emek veren aydınlanmacılar; cahilliğin kör karanlığından çıkıp, baskılara boyun eğen ve gelen geçen yönetimlere maşalık yapanlarca baskı gördüler, yok edildiler.

Mülkiyeliler, acıları aşabilen, yok edişler ve yıkıntılar üstüne var edişin gücüyle güzellikler inşa edebilen bu toprakların güçlü temsilcileridir. Böyle bir Mülkiye’nin varlığı, bizim umudumuzu, inancımızı ve direncimizi arttırıyor.

Hepinize teşekkür ederim.

 

Sivil Toplum Kuruluşlarıyla Toplantı Konuşması

1 Aralık 2007

Değerli Konuklar,

1926 yılında Medeni Kanunun kabul edilmesi, 1930 yılında belediye seçimlerinde oy kullanma ve belediye meclislerine seçilme hakkının kadınlara verilmesi, 5 Aralık 1934’de ise milletvekili seçme ve seçilme hakkının kadınlara da tanınması, Cumhuriyet Türkiye’sinde kadının eşitliği yolundaki ilerlemenin köşe taşlarıdır.

Unutmamak gerekir ki, Türk kadınlarının siyasal haklara kavuştuğu 1934 yılında, İtalya’da, Fransa’da, Yunanistan’da kadınların bu hakları yoktu. Bugün şeri rejimle yönetilen pek çok ülkede kadınların bu hakları yoktur. Başka ülkelerde kadınların uzun ve zorlu mücadelelerle elde ettikleri medeni ve siyasi haklar, Cumhuriyet Türkiye’sinde birkaç yılda Türk kadınına sağlanmıştır. Bu bakımdan Atatürk Türkiye'sinin ve Cumhuriyetin aydınlığından en çok yararlananların kadınlar olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Ne yazık ki, “kâğıt üzerinde” var olan hakların yaşama geçirilmesi, yani gerçek demokratikleşme yeterli ölçüde olamamıştır.

2007 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde kadın milletvekili oranı hala yalnızca %10 dolayındadır.

Bu eşitsizliğin arkasında, kadına toplumsal yaşamın her alanında ayrımcılık uygulanması ve başta çalışma yaşamı olmak üzere toplumsal yaşam alanlarının kadına ait ve erkeğe ait olarak ayrışması bulunmaktadır. 

Bu ayrımcılık ve kadının eşitsiz konumu,  yalnız kadının değil erkeğin de, yani toplumun tümünün geri kalmasına yol açmaktadır. Atatürk’ün 30 Ağustos 1925 tarihinde yaptığı Kastamonu konuşmasında dediği gibi: “Bir sosyal toplum, bir Millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelmiştir. Kabil midir ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini ihmal edelim de kitlenin tümü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincir ile bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok, ilerleme adımları dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmalıdır. Böyle olursa inkılap başarılı olur. Memnuniyetle görüyoruz ki bugünkü tutumumuz gerçek icaba yaklaşmaktadır. Herhalde daha cesur olmak lüzumu açıktır.”

80 yıl sonra bu sözlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz.   Kimi Avrupa’dan kimi Amerika’dan beslenerek Mustafa Kemal’e saldıran,  hoca efendilik kisvesi altında, kadını kanun önünde ve toplumsal yaşamda yeniden ikinci sınıf yapmak isteyen çıkar ve ihanet şebekelerine karşı, Atatürk neredeyse bir asır öncesinden sesleniyor: Kadın erkek eşitliği olmazsa, toplumların yükselmesi, ilerlemesi mümkün değildir.

Bilirsiniz, Atatürk konuşmalarında “Efendiler” diye hitap ederdi.  Ama özel olarak da belirtirdi, “Efendiler derken hem ‘bey efendileri’ hem de ‘hanım efendileri’ kastediyorum” diye….  Atatürk hitapta bile eşitliğe özen gösterirdi…

Biz o günlerden bugüne, karısına haremim diyenlerin,  kadına sofrada bile eşit yer vermeyenlerin devleti yönettiği günlere geldik…

Bu kötüye gidişin durdurulmasında kadının siyasette aktif olmasının, karar verici merkezlerde, siyaseti yönlendirme ve oluşturmada erkeklerle eşit biçimde temsil edilmesinin belirleyici rolü olacaktır.  Ama,  söylemek istediğim kadının herhangi bir siyasette aktif olması değil, bağımsız, laik, demokratik cumhuriyeti savunan bir siyasi tavır içerisinde aktif olmasıdır. 

Bu tavrın karşısında ise dünyayı çokuluslu şirketlerin çıkarlarına göre biçimlendirmeyi ve bu çıkarlar için sömürü, baskı ve zulmü dünyada egemen kılmayı amaçlayan bir başka siyasal tavır vardır.

Küreselleşme denen bu siyasal süreç ulus devleti zayıflatırken, ulusal ve sınıfsal birliktelikler yerine etnik ve dinsel birliktelikleri teşvik etmektedir.  Bir etnik grubun veya dinsel grubun diğer etnik gruplara veya dinsel gruplara düşmanlığı şeklinde gelişen  çatışmalar çoğu kez savaşlara ve hatta soykırıma dönüşebilir.   Bu savaşlarda sivil halk yıkıma uğrarken en büyük acıları çeken kadınlar ve çocuklardır.  Kadınların siyasette etkin bir rol alması,  bu tür çatışmaların olma ihtimalini azaltabilir, terörden çıkar sağlayan güç odaklarının karşısına  analığın yapısında olan barışı ve gelecek umudunu koyabilir.

Gelecek günlerin barış ve sevgi dolu olması dileğiyle kadının eşitlik mücadelesine eşsiz katkılarda bulunan siz değerli kuruluş temsilcilerine çalışmalarınızda başarılar diliyorum.  

 

Uludağ Üniversitesi "Uğur Mumcu Salonu" Açılış Konuşması

30 Kasım 2007

 

Sayın Rektör, Değerli Öğretim Üyeleri, Değerli Katılımcılar

Tarihteki pek çok büyük düşünür ve pek çok sosyal hareket, insanlığın sorunlarına çare bulmaya çalışırken, içinde bulundukları ulusal sınırları aşan küresel çözümler de aramışlardır. 

Kurtuluş Savaşımız da böyle evrensel bir amaçla, emperyalizme karşı tüm mazlum milletlerin kurtuluşu utkusu etrafında şekillenmiş; Mustafa Kemal’in düşünceleri ve mücadelesi, dünyadaki tüm sömürülen halklara örnek olmuştur.

Ancak ne acıdır ki,  mazlum milletlerin bu küresel çözüm arayışlarının karşısına, günümüzde,  dünyayı çokuluslu şirketlerin çıkarlarına göre biçimlendirmeyi ve bu çıkarlar için sömürü, baskı ve zulmü dünyada egemen kılmayı amaçlayan bir başka küreselleşmenin kara bayrağı açılmıştır. Bu bayrağı açanlar, uluslar arasında karşılıklı bağımlılık dönemine girildiğini iddia ederek, ulusal bağımsızlık fikrini mazlum milletlerin zihinlerden silmeye çalışmaktadırlar.

İşte Uğur Mumcu, güç odaklarının zihinlerden silmeye çalıştıkları bağımsızlık fikrini yaşamı pahasına savunan, utkusu ve karakteri  bağımsızlık olan bir gazeteciydi.

Değerli Katılımcılar           

Ulusal bağımsızlığı savunmak,  ulusal egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasını, demokrasiyi ve laik cumhuriyeti savunmak demektir. 

Ulusal bağımsızlığı savunmak, Türkiye Cumhuriyetinin bütün yurttaşlarının din, mezhep, dil, etnik köken ayrımı gözetmeksizin eşitliği temeline dayanarak, tüm ulusun birliğini savunmak demektir. 

Ulusal bağımsızlığı savunmak, emeği savunmak demektir. İşçinin, memurun, emeklinin insanca yaşamasını savunmak demektir. Devletin vatandaşlarına iş sağlamayı görev kabul etmesi demektir. Köylünün alın terinin değerlenmesi,  esnaf ve zanaatkarın ekmeğini kazanabilmesi, küçük ve orta boy işletmelere destek olunması için  ekonomik politikalar benimsenmesi demektir. Herkese parasız sağlık ve eğitim hizmeti, sosyal güvenlik ve diğer sosyal hizmetlerin sağlanması demektir,  sosyal devleti savunmak demektir.

Ulusal bağımsızlığı savunmak, ülke ekonomisinin yağmalanmasına engel olmak, devletin çok büyüdüğü aldatmacası altında kamusal varlıkların ulus ötesi tekellere devrine karşı çıkmak demektir.

Ulusal bağımsızlığı savunmak Mustafa Kemali yaşatmak demektir. Çağ atlama safsatası altında 19. yüzyıl vahşi kapitalizmine geri dönmek isteyenlere, devletin düzenini din temelleri üzerine oturtmak isteyenlere, Kemalizmi etkisiz kılmak için numaralı cumhuriyetler uyduranlara,  halkı etnik temellerde bölerek ülkeyi yeni Sevrin eşiğine getirmek isteyenlere karşı tavizsiz ve amansız bir mücadele vermek demektir. Amerikan ve batı rüzgarını arkasına alarak Kemalizme savaş açan hoca efendilere aman vermemek demektir.  Uğur Mumcunun hayatı pahasına yaptığı da budur.

Değerli katılımcılar, 

Ulusal bağımsızlık iktisadi bağımsızlık temeline dayanır ancak siyasi sosyal ve kültürel alanlarla da bütünlenir.

Ülkeler veya toplumsal kesimler üzerinde, başka ülkelerin veya kesimlerin kurduğu egemenlik, yalnızca zora değil, hatta ondan daha çok, egemenlerin toplumlara benimsettikleri görüşlere ve değerlere dayanır.

Bu egemenlik kurulduğu zaman, mazlum milletlerin farklı düşünce ve değerlere dayalı alternatif bir toplum arayışı geriler ve hatta ortadan kalkar.

Dünyayı yöneten ülkelerin küresel hakimiyeti, sermaye gücü ve  devlet gücünün yanı sıra geliştirip pazarladıkları düşün ve değer sisteminin gücüne dayanır.

Onun için her gün yeniden bizlere küresel pazarlarda ulus ötesi tekellerin egemenliğinin, özelleştirmenin, devletin gereksiz büyüdüğünün, serbest ticaretin, sermaye hareketlerinin serbestleşmesinin, özel sağlık, özel eğitim, özel sigorta sistemlerinin nasıl ekonomide verimliliği artıracağı, hizmet kalitesini yükselteceği anlatılarak zihinlerimiz baskılanır.

Onun için Kemalizmin ulusumuzun bilincinden silinmesi için kampanyalar açılır.

Onun için bağımsızlık, özgürlük, halkın egemenliği, dayanışma, kardeşlik, insanlara ve gelecek nesillere karşı sorumluluk gibi değerler yerine acımasızlık,  baskıcılık, çıkarcılık, maddecilik ve vahşi rekabet sistematik bir şekilde yükselen  değerler olarak sunulur…

Köktendincilik, mezhepçilik, ırkçı ve etnik milliyetçilik ve faşizm hortlatılır....

Ulusal ve toplumsal uyanışların sahipleri,  her gün yeniden ve farklı biçimlerle, bizleri uyuştururcasına önümüze sürülen bu görüşlere karşı, kendi düşünce ve değerler sistemini geliştirip yılmadan savunamazlarsa, toplum kendi geleceğini yaratamaz. 

Değerli Katılımcılar,

Çağlar boyunca insanlar gerçekleri öğrenmek, bilgi sahibi olmak için birçok zorluklara göğüs gerdiler. Bilgi ve aydınlanma ateşini tanrılardan çalıp insanlara veren prometeus çağlar öncesinde korkunç cezaya çarptırıldı. Ama insanlar bu engellere karşın insanoğlunu bilgilendirme ve aydınlatma savaşından bir gün olsun geri durmadılar.

Uğur da insanların bilme ve aydınlanma hakkını savunan ve bütün öğrendiklerini sizlerle paylaşan gerçek bir bilgi takipçisiydi.

İnsanların bildiklerini, tanık olduklarını, birbirlerine aktardıklarında, ancak şeffaf bir toplum yapısının ve gerçek demokrasinin yerleşeceğine; acıdan ve zulümden ve baskıdan uzak günlerin gelebileceğine inanıyordu.

Uğur’un 1975 yılında yazdığı şu satırları sizlere aktarmak istiyorum.

“susmayı kendi kabuğunun içine çekilmeyi bir yaşam biçimi, bir kişilik simgesi olarak benimseyen insanlar vardır. Özgürlükleri ve silahları konuşmamaktır. Her adaletsizlik onların eylemsizliğinden güç alır biraz da. Her dönemde ezenden, yönetenden ve güçlüden yana olmayı hüner sayanlar vardır. Bütün baskı yöntemleri, bu gibi insanları birer kerpeten, birer maşa, devrimcilerin boynuna dolanan bir ip gibi kullanır. Sonra, bu baskı yönetimini yıkan güce araçlık ederler aynı insanlar, baskıya boyun eğmeyen, gelen geçen yönetimlere maşalık etmeyen, içinde insanlık onurunu bir değişmez hazine gibi saklayan insanlardır, çağlarına ve toplumlarına yakışanlar.

... Ellerini kana bulayanlar, içlerindeki korkuların mezar taşlarıyla yaşayanlar, aynı adaletsizliğin ve aynı suçun ortaklarıdır hep birlikte. Gözlerin açıksa göreceksin. Kulağın sağır değilse duyacaksın. Ellerin kesik değilse uzanacaksın !”

Sayın Rektör, Uludağ Üniversitesinin değerli mensupları,

Uğur Mumcunun anısına açılan bu Konferans Salonunda, gözleri görenlerin, kulakları duyanların gerçekleri tartışacakları,   insanoğlunu bilgilendirme ve aydınlatma savaşından  geri durmayacaklarına inanıyorum. Başta Sayın Rektör Prof.Dr.Mustafa YURTKURAN ve Eğitim Fakültesi Dekanı Sayın Prof.Dr.Mustafa CEMİLOĞLU olmak üzere, Uğur Mumcu Konferans Salonunun açılmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyor, sizleri sevgi ve saygılarımla selamlıyorum

 

TBMM Kürsü İlk Gün Konuşması

16 Ekim 2007

Sayın Milletvekilleri,

Oturuma geçmeden önce sizlerle bazı düşüncelerimi ve duygularımı paylaşmak istiyorum.

10 Ağustos 2007 tarihinde, oylarınızla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekilliğine seçilmiş olmamdan dolayı, ulusumuzun Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siz değerli temsilcilerine teşekkürlerimi sunarım. 

Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Atatürk “önce Meclis” diyerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulmasını sağlamış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi olarak, mazlum milletlere ilham kaynağı olan bağımsızlık savaşımızı buradan yönetmiştir.

Bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanvekili olarak başkanlık ettiğim bu ilk oturumunda, Mustafa Kemal Atatürk’ün yaktığı bağımsızlık meşalesinin aydınlığını yüreğimde duyuyorum.  Özgürlüğü ve eşit yaşam hakkı elinden alınmak istenen bir ulusun yoktan var ettiği demokratik, laik sosyal bir hukuk devletinde yaşamanın kıvancıyla, bana Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir üyesi olma onurunu veren milletimize en derin şükranlarımı sunuyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, saltanata ve hilafete son veren, egemenliği kayıtsız şartsız millete tanıyan demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında, ulusumuzu çağdaş yaşam biçimine kavuşturan devrim yasalarının kabul edilmesinde, geniş halk kesimlerine ulaşan sosyal politikaların hayata geçirilmesinde temel bir rol oynamıştır.

Tarihi boyunca üstlendiği onurlu görevini başarıyla yerine getiren Türkiye Büyük Millet Meclisinin, geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de bu görevini yerine getireceği inancındayım.

  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onurlu tarihinde Türk kadınının medeni ve siyasi haklarına kavuşturulması önemli bir yer işgal eder.  Öyle ki Atatürk Türkiye’sinin aydınlığından en çok yararlananlar kadınlar olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk 30Ağustos1925 tarihinde Kastamonu konuşmasında şöyle diyordu: “Bir sosyal toplum, bir Millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelmiştir. Kabil midir ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini ihmal edelim de kitlenin tümü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincir ile bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok,  ilerleme adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmalıdır. Böyle olursa inkılap başarılı olur. Memnuniyetle görüyoruz ki bugünkü tutumumuz gerçek icaba yaklaşmaktadır. Herhalde daha cesur olmak lüzumu açıktır.”

Sayın Milletvekilleri,  

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, kadını toplumun eşit ve özgür bireyi yapan Atatürk devrimlerini yaşatacağına, kadını tekrar ikinci sınıf vatandaşlığa mahkum etmek isteyenlere asla izin vermeyeceğine ve kadını eşit haklar ve fırsatlar açısından daha da ilerleteceğine inanıyorum. Bu makamda bulunuşumun bu açıdan da özel bir anlam taşıdığını belirtmek istiyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Son günlerde terör, bir kez daha gencecik insanlarımızın yaşam haklarını elinden aldı. Yaşam hakkı kutsaldır ve terör bir insanlık suçudur. Terörün uluslar arası ve ulusal bağlantıları vardır; etnik kimliği, dini, ideolojiyi kullanır. Tehdit, baskı, korku yaratarak toplumları sindirmeye çalışır.Hangi nedenle olursa olsun terör olaylarının yanında olmak, bu insanlık suçuna ortak olmak demektir. Terörün ana amacı, ülkelerin vatandaşlarını ve ulusları birbirlerine düşman etmektir. Terörün arkasındaki çıkar çevreleri, bu düşmanlıktan hem siyasi hem ekonomik kazanç sağlarlar.

 

Değerli Milletvekilleri, bir konunun altını özellikle çizmek istiyorum.

Atatürk “Savaş zorunlu ve yaşamsal olmalıdır. Ulusun yaşamı tehlikeyle karşılaşmadıkça savaş bir cinayettir” demişti. Kan üstünden rant sağlayan terörün, ulusları savaş bataklığına sürüklemesine hep birlikte karşı çıkmalıyız.

Ülkemizde terör acısını ocağında ya da yüreğinde hissetmeyen neredeyse hiç kimse kalmadı. Yaşam hakkı elinden alınan her değer, arkasında acılı ana-babalar, eşler, çocuklar, kardeşler bıraktı. Bugüne kadar terör nedeni ile yitirdiğimiz tüm vatandaşlarımızın yakınlarına başsağlığı diliyor ve derin acılarını paylaşıyorum.

Sayın Milletvekilleri,

Türkiye Büyük Millet Meclisine başkanlık ettiğim oturumlarda, Meclis çalışmalarını ülkemizin ve ulusumuzun çıkarları doğrultusunda, kürsü masuniyeti çerçevesinde,  tam bir tarafsızlık içinde yöneteceğim. Bu tarafsız yönetimin dayanaklarının, Cumhuriyetin temel değerleri, Atatürk devrimleri, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkeleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde uygulamalarla yerleşmiş gelenek ve kurallar olacağını belirtir, yüce heyetinize saygılarımı sunarım.

 



Anasayfa   l   Biografi   l   Haber Arşivi   l   Köşe Yazıları   l  Röportajlar   l   Konuşmalar   l   Linkler  l  Bölge ve Adaylar