Kadın ve Siyaset
27/03/2010
Sevgili Sivaslılar,
Cumhuriyetimiz, ilk adımı Samsun’da atmışsa, Erzurum ve Sivas kongreleriyle de koşmaya başlamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi de bu koşudaki yerini, Sivas Kongresini ilk kurultayı kabul ederek almıştır.
Sizlerle, Cumhuriyet Halk Partisinin devrimcilik, halkçılık, cumhuriyetçilik, devletçilik, laiklik, milliyetçilik ilkelerinin temellerinin atıldığı ve ilk büyük kurultayı olarak kabul edilen Sivas Kongresi’nin yapıldığı bu güzel ve tarihi kentte buluşmaktan mutluyum.
Sivas’ın, ülkemizin en eski, en zengin tarihe sahip kentlerimizin başında geldiğini biliyorum. Buralarda ilk yerleşmelerin Milattan Önce 5000’lere kadar uzandığı söyleniyor. Perslerden, Romalılardan, Selçukluya, Osmanlıya kadar kimler gelip geçmemiş ki… Eretna Beyliği, Kadı Burhaneddin, Danişmendoğulları Beyliği.... Derken Osmanlı’nın da en büyük eyaletlerinden biri olmuş. Çok doğal olarak, bütün bu uygarlıkların izleri, adeta bir açık hava müzesi haline getirmiş Sivas’ı. Medreseleriyle, camileriyle, köşkleriyle, konaklarıyla, hanlarıyla…
Çok büyük bir halk kültürü zenginliğine de sahipsiniz. Pir Sultan’dan Aşık Veysel’e, Kul Mustafa’ya, Ruhsati’ye kadar… Sazınızla sözünüzle…
Balıklı Kaplıcanız, Çermikleriniz, dağlarınız, yaylalarınız var. Zengin bir turizm potansiyeline sahipsiniz. Merkezde vagon fabrikanız, Divriği’de demiriniz, termik santraliniz, linyit işletmeniz var.
27 bin öğrenci kapasiteli büyük bir üniversiteniz var: Cumhuriyet Üniversitesi… Ama öğretim üyesi sayısı pek yeterli görünmüyor.
Okullaşma oranı yüzde 60, 70’lerde, okuma yazma oranı yüzde 90’larda.
Ama işsizlik ciddi bir sorun olarak dikkat çekiyor. Yıllar içinde dışarıya göç veren bir kent haline gelmiş Sivas. Öğrencisizlik yüzünden kapalı tutulan köy okulları, harita üzerinde resmen var göründüğü halde içinde kimsenin yaşamadığı köyleriniz bulunduğunu öğrendim.
Kısaca 650 bin nüfuslu bir il olarak, daha fazla ilgiye, daha fazla yatırıma, daha fazla sanayi tesisine ihtiyacınız var.
1950’ye kadar, özellikle erken Cumhuriyet, yani Atatürk döneminde Cumhuriyet idealinin, devrimlerinin başkenti olarak görülüp, çeşitli yatırımlarla ödüllendirilen, türlü siyasi, kültürel, sosyal faaliyetlerle özellikle öne çıkarılan Sivas’ın 1950’lerden sonra doğru dürüst yatırım almadığı, adeta bilerek ihmal edildiği de çok açık. Hatta, bırakınız yeni yatırımı, mevcut yatırımlar da başka kentlere taşınmış. Örneğin Cer Atölyesi dediğiniz fabrika Turgut Özal döneminde Malatya’ya, Askeri Dikimevi 1 yıl önce İstanbul’a nakledilmiş. Özellikle son AKP iktidarı döneminin bu noktada çarpıcı bir özelliği var. AKP Sivas’a bu uygulamayı, kendisine en çok oy desteği veren kentlerden biri olduğu halde reva görmüş. Sizi işsiz ve aşsız bırakmış.
Neden? Sakın bir intikam alma söz konusu olmasın?!.. Sivas Atatürk döneminde neden adeta ödüllendirilmişti? Atatürk’e, Sivas Kongresine büyük bir içtenlik ve coşkuyla ev sahipliği yaptığı, bu nedenle de Cumhuriyet’in doğduğu kent olarak görüldüğü için… Değil mi?..
Kanaatimce aynı gerekçe, 1950’den sonra Sivas’ın bilerek ihmal edilmesi, hatta elindekilerin alınması için de geçerlidir. Değil mi ki 90 yıl önce Atatürk’ü bağrınıza basıp üç ay ağırladınız, ne kadar oy alırlarsa alsınlar 90 yıl önceki büyük konuğunuzu ve büyük ev sahipliğinizi unutmuyorlar.
Bunu unutmadıklarını, 1993’e kadar bir güzelim türkü olarak bildiğimiz, sonra bir ağıta dönüşen Madımak vahşetiyle gösterdiler. Pir Sultan Abdal Şenlikleri için kente gelen sanatçı, ozan ve halk oyuncularından 37’si Madımak oteline saldıran gözü dönmüş, insanlıktan nasibi olmayan, Cumhuriyet, laiklik ve Alevi düşmanı faşist kökdendinciler tarafından diri diri yakıldı. Yüreğimiz hala yanık.
Düşünenlerin, düşünerek üretenlerin, sanatçıların öldürülmemesi, hiç değilse öldürülenlerin unutulmaması benim 17 yıldır en büyük dileğim. Bu nedenle, “Allah” adını anarak 37 canın diri diri yakıldığı o yerin, bu vahşeti unutturmak istercesine lokanta, park değil, onların hiç unutulmamasını sağlayacak bir müze haline getirilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü Cumhuriyetin aydınlanmasının ana rahmi diyebileceğimiz bu güzelim kent, bu gerici vahşetle anılmayı hak etmemiştir. Cumhuriyetle, Atatürk’le Alevilik arasında doğrudan bir paralellik kuran eylemcilerin asıl amacı da zaten Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti yakıp yıkmaktı. Madımak’ı yakanlar bunu açıkça “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” diye ifade etmekten çekinmemişlerdi. Öyleyse orası bu vahşeti gerçekleştirenler için sonsuza kadar bir ayna işlevi görmelidir.
Bu vahşeti gerçekleştiren ve arkasında duranlar bilmeliler ki, Cumhuriyeti yıkmaya güçleri hiçbir zaman yetmeyecektir. Cumhuriyetin temellerinin atıldığı bu güzel, bu cesur ve kahraman şehir, bu vahşeti hiçbir zaman kabul etmeyecek, bunun sorgulamasını yapmaya devam edecektir. Bu vahşet, hiçbir zaman gerçekleştirenlerin yanına kar kalmayacaktır. Bu nedenle, bu otelin bulunduğu yer lokanta olamamıştı; park da olmayacaktır. Vahşetin izlerini tarihten silemeyeceklerdir. Müze yapılmalıdır; çünkü tarihin belleğine kayıt düşülmesi gerekir. Unutmamalıyız ve unutturmamalıyız. Bu vahşetleri tekrar yaşamak istemiyorsak, belleğimizi taze tutmalıyız. Sivaslılar olarak sizden şahsen, müze yapılması fikrine sahip çıkmaya devam etmenizi ve bu talebinizin arkasında sonuna kadar durmanızı bekliyorum. Bu konuda bana düşen ne varsa ben de hep sizin yanınızda olacağım.
Evet onlar unutmuyorlar. Ama biz de yaşadıklarımızı sorgulamayı ve sorumluluklarımızı unutmuyoruz. Onlar yıkmak istiyorlar. Biz ise yaşatmak... Onlar işsiz ve aşsız bırakıyorlar, biz insanlığın ve çağdaşlığın bir gereği olarak Sivas için iş ve aş projeleri üretiyoruz. Ve sizlerden burada temelleri atılan Cumhuriyet Halk Partisine bu projeleri gerçekleştirmesi için desteğinizi bekliyoruz.
Atatürk Cumhuriyetinin, devrimlerinin en belirgin özelliklerinden biri, kadın erkek eşitliğine verdiği önemdir. Hangi toplum kesimine mensup olursa olsun hakları kısıtlı, hatta hiç olmayan kadınları hak sahibi yapmasıdır. Kadının toplumda eşit söz sahibi birey haline gelmesini de bu devrimlerin en büyüklerinden olan laiklikle sağlamıştır.
Atatürk;
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözüyle “cumhuriyetçilik” ilkesini;
Din ve dünya işlerini ayırarak “laikliği”;
Bir toplumu padişah köleliğinden kurtarıp, çağdaş bir devletin çağdaş yurttaşı haline getirerek “devrimciliği”;
Bir ümmetten, bir ulus yaratarak “milliyetçiliği”;
Hiçbir sermaye birikiminin olmadığı bir ortamda, yoktan var edilen bir ülkenin bağımsız bir ekonomi ile kalkınabilmesi için “devletçiliği”;
Bazı sınıf ve zümrelerin ekonomik ve toplumsal imtiyazlarını kaldırıp halkın yönetimde söz sahibi olmasını sağlayarak “halkçılığı” gerçekleştirmiştir. Bütün bu ilkelerin gerçekleşmesi sürecinde Atatürk’ü Ankara’ya gidinceye kadar üç ay ağırlayan, Cumhuriyet Halk Partisinin ilk kongresi olan o büyük toplantının yapıldığı, Cumhuriyet’in kurulduğu kent olması, Sivas’ı öncü kentlerden biri haline getirmektedir.
Sizlerin de çok iyi bildiği gibi Sivas Kongresi, Mustafa Kemal'in Amasya Genelgesi'ni açıkladıktan sonra yaptığı bir çağrı üzerine, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra işgale uğrayan Türk topraklarını kurtarmak ve Türk ulusunun bağımsızlığını sağlamak için çareler aramak amacıyla seçilmiş ulus temsilcilerinin bir araya gelmesiyle Sivas'ta, 4 Eylül 1919 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşmiştir.
Görüşmeler sonucunda: 1) Milli sınırlar içinde vatanın bir bütün olduğu ve ayrılamayacağı, 2) Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, milletin birlik olarak kendisini savunacağı ve direneceği, 3) İstanbul Hükümeti, dışarıdan gelecek bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve kararın alındığı, 4) Kuvayı Milliye'yi tek kuvvet olarak tanımanın ve milli iradeyi hakim kılmanın esas olduğu, 5) Manda ve himayenin kabul olunamayacağı, 6) Aynı gaye ile milli vicdandan doğan cemiyetlerin " Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti " adı altında birleştirildiği, 7) Milletimizin çağdaş gayelerin büyüklüğüne inandığı; teknik, sınai ve iktisadi durumumuzu ve ihtiyacımızı değerlendireceği, 8) Kutsal maksadı ve genel örgütü idare için bir Heyet-i Temsiliye seçildiği, kabul ve ilan edilmiştir.
Sivas Kongresi'nde alınan kararlar, daha önce gerçekleştirilen Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek tüm ulusu kapsayacak hale getirmiş ve yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşuna temel olmuştur.
Toplumun her kesiminde kadın erkek eşitliğine yürekten inanan Mustafa Kemal Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı için kendisine öncü bir kent olarak seçtiği Sivas’ta, onun kadın devriminin bugünkü durumunu tartışmanın çok anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Dünya nüfusunun yarısı erkekse yarısı da kadındır. Türkiye’de de bu böyledir. Sayılarda ve doğada gördüğümüz bu eşitliğin, yönetime, siyasete de yansıması gerekir. Bakınız, Büyük Önder Atatürk 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada neler söylüyor:
“Bir sosyal topluluk, bir millet kadın ve erkek denilen iki tür insandan oluşur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını geliştirelim, diğerine müsamaha edelim de kitlenin bütünü ilerletilebilmiş olsun!.. Mümkün müdür ki, bir insan topluluğunun yarısı toprağa bağlı kalırken diğer bölümü gök yüzüne yükselebilsin!.. Şüphe yok, gelişmenin adımları … iki cins tarafından beraberce, arkadaşça atılmalı, gelişme ve yenilik alanında birlikte, kesin bir tavır alınmalıdır. Ancak böyle olursa devrim başarılı olacaktır.”
Atatürk’ün bu tertemiz anlayışı bu şekilde uygulanıp gelişebilseydi, “fazla söze ne hacet…” deyip konuşmayı burada bitirebilirdik.
Oysa bütün dünyada insanlık, erkeğiyle kadınıyla büyük sorunlar yaşıyor. Ekonomik kriz nedeniyle yaşıyor… İnsanın insanı sömürmesi nedeniyle yaşıyor… Savaşlar dolayısıyla yaşıyor… Gericilik nedeniyle yaşıyor… Gelenek baskısıyla, din baskısıyla yaşıyor…
Dünyada İslami rejime sahip ülkelerde yaşayan kadınlar, ülkemize öykünürken, bu hakları çoktan elde etmiş Türkiye Cumhuriyeti kadınlarının ise, daha seçme seçilme hakkına bile sahip olmayan kadınlara özenmeleri gerçekten acıdır.
Gelenek ve din baskısı Ortadoğu ve Uzak Asya’da kadınları toplumsal yaşamdan koparıp evin dört duvarına mahkum etmekte. Ülkemizde de AKP iktidarı, kadınların özgürlüğünü türbana indirgeyip, onların dört duvar arasına sıkışıp kaldığı gerçeğini gözden kaçırmaya çalışmaktadır.
Bu noktada, çok rahatsız edici bir iki yüzlülüğe dikkatinizi çekmek istiyorum. Biliyorsunuz, AKP iktidarı, bir özgür tercih, bir hak olarak türbanın kamusal alana girmesi için ülkenin temel değerlerini alt üst etmeye uğraşmaktadır. Ama “en az üç çocuk… kadının yeri evidir” dayatması da aynı iktidar sahiplerine ait. Dışarı çıkmasını türban şartına bağlayarak kadını aşağılıyorlar; özgürlüğü ve inancı türbana indirgeyerek özgürlük kavramının içini boşaltıyor, inanca saygısızlık yapıyorlar.
Türban dayatmasının demokrasiyle bir ilişkisinin bulunmadığı gerçeği sadece bizim Anayasa Mahkememiz ve Danıştayımızca değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Fransa başta olmak üzere başka ülke mahkemeleri tarafından da kabul edilmiştir. Bu mahkemeler, türbanlarına izin verilmediği için kendilerine başvuranlara, bu tür yasakların amacının onların özgürlüğünü kısıtlamak olmadığını belirtmektedir.
Yargıtay 4. Hukuk ve 8’inci Ceza Dairelerinin, Danıştay 8’inci Dairesinin aldığı kararlarda, türbanın yüksek öğretim kurumlarında serbest sayılan kıyafet kapsamında düşünülemeyeceği, türbanın demokratik bir hak olarak kabul edilemeyeceği, laiklik ilkesine karşı zaman zaman başkaldırı simgesi olarak kullanılan türbanın kamusal alanda yasaklanmasının hukuka aykırı olmadığı belirtilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1993’ten itibaren aldığı bütün kararların gerekçelerinde hep aynı noktalara işaret etmekte, Dinsel simgelerin herhangi bir yer ve biçim sınırlaması olmaksızın sergilenmesi, sözü geçen dini uygulamayan ya da başka bir dine mensup öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceğine dikkat çekmekte, türban dahil dinsel simgelerin hepsini yasaklamaktadır.
Hatırlayacağınız gibi zamanın dışişleri bakanı olan bugünkü Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi de, Avrupa mahkemelerinden arka arkaya çıkan bu tür kararlar üzerine, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açtığı türban davasını geri çekmek zorunda kalmıştı.
Bütün bu mahkeme kararları, bize çağdaş uygarlığı hedef gösteren Mustafa Kemal Atatürk’ün ne kadar haklı, ne kadar uygar ve uzak görüşlü olduğunu göstermektedir. Toplumu ortaçağa götürmek isteyenler ise zamanı tersine çeviremeyeceklerdir.
Bu ülkenin başbakanı, kadınlara “en az üç çocuk doğurun” diyerek doğuracağı en az çocuk sayısını dikte etmeye kalkıyor. Ailelerin özgür iradelerine saygısızlık yapıyor. Bu faşizan bir yaklaşımdır. Kadın Milli Eğitim Bakanımız, üst düzey yönetim kadrolarına kadınların başvurmamasına hayret ediyor. Oysa kadını çalışma hayatından dışlama programını kendi iktidarı uygulamaktadır.
Bunu nasıl mı yapmaktadır?!.. Kamu kurumlarında var olan kreşleri kapatarak… Çalışma hayatındaki kadınları çeşitli biçimlerde taciz ederek veya edilmesine göz yumarak… Bundan şikayet edenleri “öyleyse git evinde otur” diye azarlayıp istifaya zorlayarak…
Kadını çalışma hayatından sileceksin; sokağa türbansız, neredeyse yanında bir erkek bekçi olmadan çıkartmayacaksın; doğuracağı çocuk sayısını dikte edeceksin; sonra da özgürlük diye sadece türbanı dayatacaksın!..
Bundan daha büyük bir iki yüzlülük düşünülemez!
Öte yandan aile içi şiddet, ailenin bütün fertlerini ama özellikle kız çocuklarını ve kadınları yoğun biçimde etkiliyor. Kız çocuğuna hamile kaldığı için burnu ve kulağı kesilen kadını anımsayınız. Kız çocuk daha ana karnında şiddete uğruyor. Anne ise bu şiddeti, daha doğrusu erkek çocuk doğurmadığı için aşağılanmayı zaten en baştan hak etmiş olarak kabul ediliyor.
Ama bilimsel gerçeklerin gösterdiği ve sizlerin de bildiği gibi, eğer bir kusur olarak nitelenecekse, erkek çocuğun olmaması, kadının değil erkeğin kusurudur. Kendilerinden kaynaklanmayan sorunların bile sorumluluğu kadınlara yüklenmekte, şiddet kullanmak için her şey bahane edilmektedir.
Türkiye'de aile içi şiddet konusunda ulusal düzeyde ilk kapsamlı bilimsel saha çalışması ancak 2008 yılında yapılabilmiş. Araştırmaya göre, evde şiddet gören kadınların oranı yüzde 42.
Nüfusumuz son sayımlara göre 72 milyon. Bunun yüzde 49 onda 7’si kadın. Yüzde 50 nokta 3’ü erkek. Yani yaklaşık 36 milyon kadının 15 milyonu şiddete maruz kalıyor.
Şiddet gören kadınlar, şiddet görmeyenlere kıyasla intihara 4 kat daha fazla teşebbüs etmiş. Şiddet gören kadınların yarıya yakın bölümü, maruz kaldığı şiddeti görüşme öncesinde kimseye anlatmadığını söylemiş. Yani “saklanan bir sorun” söz konusu.
İşin daha vahim bir yanı da var. Kayseri'de yapılan bir araştırmaya göre, “Şiddet görmenize neden olan faktör nedir” sorusuna verilen yanıtların yüzde 38.6'sında kadınlar kendilerini suçlu görüyor. Kadınların azımsanmayacak bir kesiminde evde şiddete maruz kalmalarını haklı bulan, bunu içselleştiren bir bakış hakim.
Demek ki şiddet toplumda benimsenen bir olgudur. Bunun en güzel örneğini ise Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı vermektedir. Aşkı Memnu dizisini toplumun aile yapısını bozduğu, ahlaka aykırı olduğu için eleştiren kadın bakanımız, en çok izlediği dizinin ise her an birilerinin öldürülüp vahşice dayak yediği Kurtlar Vadisi olduğunu söylemiştir. Bir kadın olarak şiddeti bu kadar olağanlaştırması bir yana, Bakana göre aile yapısını şiddet değil, aşk bozmaktadır; adam öldürmek ve şiddet aile yapısına ve ahlaka aykırı değildir, ama aşk aykırıdır.
Öte yandan, kadının ekonomik bağımlılığına ek olarak feodaliteden ve tutucu toplum yapısından kaynaklanın aile içi şiddetin yanı sıra ensest, yani aile içi cinsel ilişki var. Kan davası var, töre cinayetleri var. Geçtiğimiz aylarda, siyahlar giyip Dicle nehrine atlayarak intihar eden dört kız kardeşin hangi nedenle intihar ettiği tam anlaşılamadı; ama yoğun aile baskısı ve hatta ensest şüphesi var. Batman’da genç kızlar hayatlarının baharında intihar ediyorlar. Bu intiharların da altında benzer nedenler olduğu düşünülüyor.
Böyle bir ortamda aileler, ahlakı bozulur diye kız çocuklarının hiç okutmak istemiyorlar. Baştan beri vurguladığımız üzere, aileleri ve kızları baskı altına almanın bir yolu olarak din olgusu kullanılıyor. Kızlarımızın kafalarını, hem içinden hem dışından kapatıyorlar. Devlet, ailelerin bu anlayışını kırmak yerine, kız çocuklarını, imam olamayacakları biline biline, ahlakları bozulmasın, dinlerini öğrensinler diye, sistemli olarak imam hatip okullarına yönlendirmektedir. Aynı devlet politikası, imam hatiplerin çoğalmasına paralel olarak, Türkiye’nin bir İslam devleti olması yolunda tarikatların da önünü açmıştır.
Toplumu tarikatların ve cemaatlerin, hurafelerin oluşturduğu geleneklerle yönetmek isteyenlerin yol açtığı ve basına yansıyan dehşet verici en son marifet, 17 yaşındaki Adıyamanlı Medine’nin, erkeklerle konuştuğu gerekçesiyle diri diri toprağa gömülüp, üzerine beton atılmasıdır. Ne acı ki, cezayı kesen de Menzil Tarikatı mensubu babasıyla dedesi!!!..
Nasıl oluyor da 30 Ağustos Büyük Zaferi’nden ve saltanatın kaldırılmasından 88, Cumhuriyetin ilanından 87, hilafetin kaldırılmasından ve eğitimin birleştirilmesinden 86, Şapka Kanunundan 85, Medeni Kanunun kabulünden 84, Harf Devriminden 82, Kıyafet Kanunundan 76, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasından 74, laikliğin resmen anayasa hükmü haline gelmesinden 71 yıl sonra töre cinayetleriyle, Medinelerin, nedeni bilinmezlikten gelinen ensest cinayetlerinin acısını yaşıyoruz?
Bütün bu devrimler, kadınlarımız, akraba erkeklerin tecavüzüne uğrasın, hamile kalınca da intihara zorlansın, babaları, dedeleri tarafından diri diri toprağa gömülsün, babalarından, ağabeylerinden, kocalarından dayak yesin diye, başlarını zorla veya hele sözde özgür tercih adına örtsünler, kocalarının ayaklarını yıkasınlar; okumasınlar, iş güç, mal mülk sahibi olmasınlar, atalarının mirasından yasal haklarını almasınlar, hiç bir haklarını kullanmasınlar diye, çağdaş yurttaş olmasınlar diye mi yapılmıştı?
Medeni Kanun, kişisel ve toplumsal yaşamı dinsel yaptırımlarla düzenleyen şeriat yasalarının yerini almamış mıydı? Laiklikten kaynaklanan çağdaş bir yaşamı düzenlemiyor muydu? Bu düzenleme bir buçuk milyarlık İslam dünyasında sadece Türkiye’ye özgü değil miydi?
Öyleyse ne oldu bize??!!..
60 yıldır gelip giden iktidarların hemen hiç birisi bu armağanların korunup güçlendirilmesi için uğraşmadı. Kemirilmesine, altının oyulmasına göz yumdu; hatta kimileri bizzat oydu. Şimdi ise devrimlere açıktan saldırılıyor.
Ekonomimizi, dış politikamızı, siyasetimizi yabancılar yönlendiriyor. Bize dikte edilen yönetim biçimi ılımlı İslam. Şu andaki yöneticilerimiz bu emri almış, ezberlemiş, sosyal yapımızı değiştirmek için adeta cihad açmıştır.
Atatürk'ün tasfiye ettiği din sömürücüleri, başka ülkelerin çıkarlarını kendi ülkesinin çıkarlarından üstün tutanlar, kendilerini demokrasinin vazgeçilmezi ilan etmişlerdir. Bağımsızlığımız çokuluslu şirketlerin, yabancı hükümetlerin, hatta yabancı devlet başkanlarının vesayetindedir. Türk halkının alın terini toprak ağaları, milyonlar vuran aracılar, ihale rantçıları ve bu aracıların Başkentteki temsilcileri sömürmekte, ülke çıkarı hiçbir şekilde gözetilmemektedir.
90 yıl önce “demokrasinin nasibi irticanın elinde oyuncak olmak değildir. … Türk yargıcı Türk devriminin kurduğu uygarlığın bekçisi olmak zorundadır” diyen Cumhuriyet kurucularının koltuklarında, bugün “biz sandıktan çıktık, hükümetiz, bizim dediğimiz olur” diyen bir iktidar var. Bu grup, demokrasiyi irticanın elinde oyuncak etmek amacı doğrultusunda, Cumhuriyet devriminin kurduğu uygarlığın bekçisi olan yargıyı köleleştirmeye çalışmaktadır.
AKP iktidarı bugünlerde, bir filin züccaciye dükkanına girdiği gibi her şeyi kırıp dökerek Anayasayı değiştirmeye çalışıyor. Kendilerine sorarsanız, demokrasiyi geliştirmek içinmiş bütün bunlar!!..
Kadın haklarını gerçek hayatta kısıtladıkça, anayasada daha ileri haklar koyduklarını iddia ederek, göz boyamaya çalışıyorlar.
Demokrasimiz kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanır. Yani yasama, yürütme ve yargı, ayrı kuvvetler olarak dengeli olmalı ve birbirini denetlemelidir. Yürütmeyi hem yasama hem yargı denetlerken, yargı her ikisini de denetler. Bu demokrasinin evrensel ölçütüdür. Demokrasilerde seçilmiş krallara yer yoktur.
Öte yandan…
Hepinizin belleğinde olduğunu sanıyorum. Bu ülkede yıllarca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Süleyman Demirel’in “Tetik çekenle tespih çeken bir olmaz”, “Türkiye’nin bir ucu Belçika, öteki ucu Bangladeş’tir…” şeklinde saptamaları da vardır. Türkiye’nin bugünlere gelmesinde, yaptığı uygulamalarla çok önemli sorumluluğu olan Demirel’in içi, nedense AKP uygulamalarına yanmaktadır.
Dini siyasete alet eden siyasetçilerin, cehalet ve yoksulluk bir araya gelince Bangladeşleşmenin kaçınılmaz olduğunu çok iyi bilmeleri gerekir. Dün olduğu gibi bugün de aynı şey yaşanmakta, toplumun her kesiminde dincilik yapılmakta, çözümlerin halkın elinde olduğu değil, seçilmiş kralların, beylerin elinde olduğuna kitleler inandırılmaktadır. Çünkü vatandaşlık bilincine sahip insanlar, soru sormaya, sorgulamaya, yaşadıkları yoksulluğun Allah’tan değil yönetimden geldiğini anlamaya başladıklarında, toplumları yönetmek, onların anlayışına göre zorlaşır. Kadın ve erkeğin “beyim bilir” saplantısından, kendine olan güvensizlikten kurtulması gerekir.
60 yıldır Türkiye’yi yöneten sağ iktidarlar, dine hep bu nedenle çok önem verdiler. Feodal yapının ortadan kaldırılıp, gerçek anlamda vatandaşlık bilincinin yerleşmesi için çaba sarf etmediler. Eğitime, insanın kendi varlığını geliştirmesini sağlayacak kurum olarak bakmadılar; çağdaş toplum olmanın gereği olan insan haklarına, bireylerin yurttaş olarak haklarına sahip çıkma bilincini geliştirmeye hiç önem vermediler; aksine mahalle baskısıyla, töre tehdidiyle, göz göre göre bugün yaşadığımız dramlara yol açtılar. İşsizlik ve açlık da tüm ağırlığıyla toplumun üzerinde yıkıcılığını sürdürüyor..
Günümüzde kadının eğitimden ve toplum yaşamından uzak kalmasını isteyenler, kız çocuklarının eğitimine öncülük ve önderlik eden Türkan Saylan’dan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinden hoşlanmamıştır. Bu nedenle Dernek baskılara uğramıştır. Bir “nazlı”, hem de maalesef “kadın” yazarımız, bu Derneği, okuttuğu kızları Ergenekoncu genç subaylarla buluşturduğu yalanıyla karalamaya kalkmıştır.
Kadın, erkekleri ve erkekler dahil toplumun bütününü belirleyip, biçimlendirebilecek potansiyel bir güce sahip. Kadın, egemen erkeklerin istediği gibi geleneklerin, törenin, dinin, ayıbın, günahın, kaçın-göçün bir unsuru olarak çocuklarına bakmak üzere evinde oturup, akşam işten gelecek kocasını bekleyerek çalışmaz ise, tek gelir getiren olarak kocası da, Tevfik Fikret’in dizesiyle “Kahrolası hanede evlad-ü ayal var..” prangasına bağlanır, haklarını savunamaz, tepki gösteremez hale gelir.
Kadın, toplumun, insanlığın yarısı. Bu yarıya, yani kadınlara hükmedenler toplumlara da hükmediyor. Birilerinin kadınlara hükmederek toplumları kolayca yönetmelerine, sömürmelerine izin vermemeliyiz. Çünkü biz kadınlar itiraz edersek, o hükmetme ve sömürme de bizim itirazımız ölçüsünde zorlaşacaktır. Toplumları daha iyiye, güzele götürecek şekilde değiştirmek çok önemli ölçüde kadınların elinde. Toplumun tümüne hakim olmak isteyenler, işte bu nedenle kadını cahilliğe, çocuğa, eve, mutfağa, töreye, geleneğe, türbana hapsetmek istiyor.
Buraya gelmeden küçücük bir araştırma yaptım. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu 1920’den bu yana… 90 yıldır… Sivas sadece bir… evet bir tek kadın milletvekili çıkarmış. Beşinci dönemde sayın Sabiha Görkey!!.. Başka yok. O da ta 1935’te kalmış.
Neden yok? En başta, siyaset, erkek olsun kadın olsun, toplumun tümü için uzak durulması gereken, adeta tehlikeli bir alan haline getirilmiş. Etrafını dikenli teller çevirmiş siyasetin. Ayrıca itibarsızlaştırılmış.
Kadınlar bütün bunlara ek olarak, bir de siyasetin sıkıcı ve erkek işi olduğuna inandırılmış. Kırsal kesimde ise bütün bunlara baba, koca, ağa, şeyh, din ve gelenek baskısı da ekleniyor. Kadının, siyasete atılması, ülke sorunları üzerinde konuşması bir yana, dışarı çıkması, hele çalışması bile sorun. Elinin hamuruyla erkek işine karışması istenmiyor. Hatta ne yazık ki siyasete atılmak isteyen kadına bunu sadece erkekler değil, hemcinsleri de söylüyor. Modern ailelerde yetişmiş, iyi eğitim görmüş kentli kadınların büyük bir kısmı bile, evde oturmayı tercih edecek bir anlayışla, çalışmayı da siyaseti de kendisine uzak bulacak şekilde yetiştirilmiş.
Siyaset, toplumun belli bir program, belli bir dünya görüşü, belli bir anlayış, belli bir ideoloji çerçevesinde, belli bir hedefe doğru yönlendirilip, yönetilmesi sanatı olarak tanımlanır. Eğer bu dünya görüşü kadını eve, türbana, çocuk bakımına hapsetmeyi, ağa, şeyh, baba, koca baskısına terk etmeyi esas alıyorsa, meclisteki milletvekillerinin önemli bir bölümünün kadın olması sorunu çözebilir mi?.. Yoksa kadınların yer aldıkları partinin dünya görüşü, kadına bakışı mı önem kazanacaktır?
Evet!.. Kadının yer aldığı siyasi partinin dünya görüşü, kadına bakış açısı gerçekten çok önemli. Eğer üyesi bulunduğu parti, kadının eve, töreye, ağaya bağımlı olmasına, kapanmasına göz yumuyor hatta teşvik ediyorsa…
Kadının çalışma hayatına katılmaması eleştirilince “Daha iyi ya… Demek ekonomi iyi ki kadın da evde oturabiliyor” diyerek, kadının ekonomik bağımsızlığını rahatlıkla göz ardı ediyorsa…
Hem üç çocuk doğurmayı, adeta bir devlet politikası gibi dayatıp, hem de kamu kuruluşlarındaki kreşleri kapatıyorsa…
Özetle kadın haklarını, kadın erkek eşitliğini, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laikliği hoyratça yok sayıyorsa, parlamentolarda kadın vekil bulunmasının, kadının siyasete girmesiyle amaçlanan hedefe ulaşmada ne yararı olabilir?!!..
Kadının siyasete girmesinde temel amaç, demokrasinin gelişmesine katkının, demokrasinin koşulu olmasının yanında, kendisine dayatılan, paylaşımdan uzak erkek egemen dünya görüşünü dönüştürüp, kadını toplumu yönetmede söz sahibi kılmaktır. Bu nedenle siyasetin nasıl ve kime karşı yapıldığı ve üyesi olunan partinin hangi değerleri esas aldığı önem kazanmaktadır. Körü körüne, sadece bir yerlerde bulunmak, sırf siyaset yapmış olmak için siyaset yapılmasının, kadınlara hakları açısından bir faydası olmamaktadır.
Şu anda Meclis’te biri parti grup başkanvekili, ikisi Meclis başkanvekili, ikisi de bakan olmak üzere 49 kadın milletvekili var. Ama Medine yine de babası ve dedesi tarafından diri diri gömülerek öldürüldü. Çünkü bu 49 kadın milletvekilinin 30’u laiklik karşıtı, karşı devrimci, işbirlikçi egemenlerin partisinden… Bu partiden olacaksa, 30 değil 300 kadın milletvekili olsa Medine yaşar mıydı?
Bize seçme seçilme hakkı niye verilmişti? Biz niye yüksek bürokraside, siyasette, çalışma yaşamının önemli noktalarındaki kadın sayısının yetersiz olduğundan yakınıyoruz?
Bu sorunlar olmasın, bu sorunları çözelim diye…
Peki… Meclisin tamamı kadın olsa… Bir abiyi kız kardeşini öldürmemeye nasıl ikna edeceğiz? Bir anneyi, oğlunun kızını öldürmesine mani olması gerektiğine nasıl ikna edeceğiz? Aile içi şiddet, taciz ve enseste nasıl mani olacağız?!!..
Durmadan kanun çıkararak önlenemez bu cinayetler. Kaldı ki kanun zaten var.
Bugün içinde bulunduğumuz durumun başlıca sorumluları, altmış yıldır yönetimde olan sağ iktidarlar, askeri darbeler, devletin kurtarıcı babası rolüne talip olan Demireller, Özallar, Türkeşler, Erbakanlar, Erdoğanlar ve onların kurtarıcılığını kabul edenlerdir. Yani bizler!..
Bir gerçeği hiç birimizin asla unutmaması lazım. Kendimizin dışında kurtarıcı aramamalıyız. Bir başka anlatımla, önce kurtarıcı aramaktan kurtulmalıyız. Demokrasinin, vatandaş olma bilincinin özünde, yönetime sahip çıkma, yani kendi kendini yönetme vardır. Demokrasinin dilbilimsel açıklaması da bilimsel tanımı da “halkın kendi kendini yönetmesi”dir. Kendimiz seçmiş dahi olsak kendimizden başkasını kurtarıcı saymak, vatandaşlık bilinciyle bağdaşmayacağı gibi, kurtarıcılık atfettiğimiz kişilerin üzerimizde padişahlık vesayeti kurmasına da yol açabilir. Buna izin vermemeliyiz. Demokrasi, oluşturduğu kontrol mekanizmalarıyla, kuvvetler ayrılığıyla, bilinçli vatandaşların insan haklarına sahip çıkmasıyla gerçekleşir. İnsan olarak doğada ve toplumda yaşayan her şeyin ve herkesin haklarına sahip çıkmadığımız yerde demokrasiden söz edilemez; demokrasi, dolayısıyla insan hakları ise laiklik olmadan olmaz. Devlete kutsallık kazandırmaya çalışmak demokrasiyi öldürür.
Öyleyse, başlık parası diye babası, dedesi yaşındaki erkeğe kız satmanın kural olduğu, kadınla birlikte erkeğin de ağanın, beyin, şeyhin, kölesi konumunda bulunduğu feodal yapının, ortadan kaldırılması gerekir.
O kızların, kadınların, İmam hatip değil, çağımıza yakışan, gerçek bir eğitim almalarını, bu sayede çalışıp ekonomik bağımsızlık ve söz sahibi olmalarını sağlamak gerekir.
Tüm Türkiye’de insanları ağaya, beye, şeyhe muhtaç olmaktan, korkup onlara karın tokluğuna kölelik etmekten kurtaracak, iyi planlanmış, iyi uygulanacak bir toprak reformu yapmak gerekir.
Ülkemizin var oluşu, kadın erkek birlikte verdikleri özverili çabalarla gerçekleşmiştir. Bugün biz, var oluşumuzun ana amacı olan çağdaş toplum olma bilincini dışlayamayız. Bunun için sorumluluk kadın ve erkek olarak hepimize aittir.
Şunu belirtmekte yarar var. Dünya mal varlığının sadece ve sadece binde biri kadınlara aittir. Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadının, ekonomik gücünün, daha doğrusu güçsüzlüğünün hangi boyutta olduğunu bilmemiz gerekir.
Kadını ekonomik olarak güçsüz bırakacaksın, dayak atacaksın, modern köle muamelesi yapacaksın. Sonra da özgürlüklerden bahsedeceksin…. Sağ iktidarların kadını getirdiği son aşama budur.
Bu nedenle, bu ülkede gerçek demokrasi olması için laikliğin tartışılır olmaktan çıkması, kadının kişiliğine kavuşması, Medinelerin diri diri toprağa gömülmemesi, töre diye öldürülmemesi, şiddete maruz kalmaması için 90 yıl önce olduğu gibi Cumhuriyet Halk Partisinin yine iktidar olmasına ihtiyaç var.
Cumhuriyeti de, Cumhuriyet Halk Partisini de kuran Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni Cumhuriyet Halk Partisi kurmuştur” diyecek kadar yüce gönüllüdür; çünkü örgütü, örgütlü gücü de bir o kadar önemser. CHP halkın örgütlü gücünün partisidir. Toplumun her katmanında ve ülkenin her yerinde CHP örgütlüdür. Bu örgütlülük, kendi içinde çıkabilecek sorunları da çözebilecek güçtedir. Halkın içinden gelmiştir; halka hizmet için vardır. Ve örgütü ayakta tutan en önemli unsur sevgidir, insan sevgisidir, vatan sevgisidir, toprak sevgisidir. Karamsarlığa hiç gerek yoktur. Bu gök kubbenin altında bu topraklar, hele bu şehir neler görmüş, neler geçirmiştir. Her birinin üstesinden gelmeyi bilmiştir. Kendi emeğiyle, kendi dinamiğiyle orta Anadolu’nun parlayan göz bebeği olacaktır. Bu sözümü unutmayın, gücünüze güvenin.
Özellikle kadınlar… Hepinizi siyasete bekliyorum. Siyaset alanından uzak durmayın. Bu çağrım elbette erkeklere de… Ama özellikle kadınlara… Sadece kadının değil, toplumun bütün olarak kurtuluşu da kadının ülke yönetiminde sorunların çözümüyle, yani siyasetle ilgilenmesiyle mümkündür. Çünkü kadının siyasete girip etkin rol oynamaması, toplumun beyninin yarısının ülke yönetiminden uzak kalması demektir.
Cumhuriyetimizin, Cumhuriyet Halk Partisiyle birlikte görkemli aydınlığını yeniden yaşayacağına ve sizlerin buna vereceğiniz gönülden katkıya olan inancımla saygılarımı, sevgilerimi, bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.
