Kolejliler Röportaj

19/05/2009
Siyasete girme kararını almanızda neler etkili oldu? Toplumda özellikle kadınların siyasete girmesine pek sıcak bakılmıyor. Maalesef ülkemizde kadınların siyasetten olabildiğince uzak durması teşvik ediliyor. Özellikle de kadınların siyasete katılması gerekliliğini düşününce adımımı attım. Çünkü farklı kesimlerdeki insanların siyasete olan uzaklığının artık bitmesi gerektiğini düşünüyorum. Aslında kadın olarak altını çizdim ama kadın ya da erkek fark etmez, siyasete uzak durulmaması gerektiği kanısındayım. Çünkü siyaseti toplumsal bir sorumluluk olarak görüyorum. Bir kadın Parlamenter olarak kadınların siyasete katkısının ve Meclis’te temsil durumuyla ilgili neler söylemek istersiniz? Şu anda Parlamentoda kadın milletvekili oranı yüzde 10. Bu oranın düşüklüğü, kadın haklarını savunmanın da bu ölçüde yetersiz olması anlamına gelmemeli. Kadının sesinin Meclis’e yansımasını sadece kadın parlamenterlere bırakılamaz. Kadın haklarına sahip çıkmak, sadece kadının sorunu değildir. Erkekler de buna sahip çıkmalı. Bildiğiniz gibi dünyanın nüfusu kadın ve erkek olarak eşittir. Yani doğada böyle bir eşitlik var. Kadın ve erkek dünyada eşit temsil ediliyorken, bir ülkeyi yönetecek olan parlamento içinde de kadın ve erkek yüzde 50- yüzde 50 temsil edilmeli. Bir de elbette, kadın parlamenterlerin bulunduğu siyasi parti önemli. Kadının parlamentoda bulunması kadının haklarını savunacağı anlamına her zaman gelmiyor; bulunduğu siyasi partinin kadına bakış açısının ne olduğu önem kazanıyor. Esas amacımız hayatın her yerinde kadın ve erkeği yan yana ve oransal olarak eşit görebilmek. Bu nedenle kotaya da sıcak bakmıyorum. Parlamentoda kadın siyasetçi olarak görev yapmak nasıl bir duygu? Türkiye kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan ilk ülkelerden birisi. Avrupa’nın pek çok ülkesinde bu hak yokken, Türkiye’de bu hak, daha 1930’larda yasalarla güvence altına alınmıştı. Ancak, her dönem kadın siyasetçi oranı düşük kalmıştır. Bunun çeşitli toplumsal ve ekonomik sebepleri var. Erkek egemen bir Parlamento’da kadın siyasetçi olarak görev yapmanın hem olumsuzlukları hem de olumlu yönleri var. Bir kere kadın olduğunuz için ilk başta saygı görüyorsunuz. Aslında, toplumumuzun genel ahlaki değerleri açısından kadına önem verilir; korunur, kollanır ve saygı duyulur. Bunu TBMM çatısı altında görmek mümkün. Bu konuda çok büyük sıkıntılarımız yok. Sayın Mumcu, TBMM Başkanvekili olarak pek çok Genel Kurul çalışmasını yönettiniz. Zorlandığınız oldu mu hiç? Milletvekillerinin siz oturum yönetirken üsluplarında bir değişiklik oluyor mu? Hem Meral Akşener, hem de benim yönettiğim oturumlarda da -eğer üslup farkından kastınız daha düzgün bir ifade, daha az kavga ise- önemli bir farklılık olmadı. Erkeklerin yönettiği oturumlarla kadınların yönettiği oturumlar kıyaslanırsa, kavga oranlarının düştüğünü sanmıyorum. Gerginlik ortamı olunca, yöneten kadınmış erkekmiş kimsenin umurunda olmuyor. Tartışmaları izlerken, öfke eşiği düşük bir toplumda yaşadığımızı düşündüm. Yani çabuk öfkeleniyoruz. Karşımızdakini sabırla dinleme anlayışımız pek gelişmemiş. Demokrasiye tam manasıyla ulaşmadığımızı düşündüm bir ara. Çünkü demokrasi demek herkesi dinlemek demek. Neyi istiyor, ne söylüyor? Ve bunun karşılığında ben ne cevap verebilirim ama tabi hakaret etmeden, bağırmadan. Sesini çok fazla yükseltmeden, ne söyleyecekse onu tam manasıyla söylemeli ve layıkıyla da tartışılabilmeli. Bu bazı durumlarda gerçekleşiyor, bazı konular da ise birden bire öfkemiz patlayabiliyor. Zamanla bunları da aşacağımızı düşünüyorum. En zor en kritik konular bile birbirimize tabak, çanak, bardak fırlatmadan, birbirimize yumruk atmadan, hakaret etmeden tartışabilirsek eğer, ancak o zaman uygar ve çağdaş bir toplum ve gerçek bir demokrasiye kavuşmuştuk diyebiliriz. Sayın Mumcu, bağlayıcı grup kararları milletvekillerinin kararlarını nasıl etkiliyor? Siz bağlayıcı grup kararı alınmasını doğru buluyor musunuz? Parlamentoda partilerin bağlayıcı grup kararı almaları demokrasiyi tartışmalı hale getiriyor. Parti disiplini ve ortak hareket etme bilinci bazı konularda elbette gerekli. Ama bağlayıcı grup kararı alınması, milletvekillerinin düşüncelerine en baştan ipotek konulması gibi geliyor bana. Bakın, 1 Mart tezkeresini hatırlayalım. O zaman oylama yapılırken iktidar partisi bağlayıcı grup kararı almamıştı ve muhalefetle birlikte çok sayıda iktidar partisi milletvekili de tezkereye hayır oyu vermiş; tezkere reddedilmişti. Demokrasi böyle işler. Siz milletvekilini özgür iradesiyle bırakırsanız Parlamento’dan farklı kararlar çıkabileceğini görürsünüz. 1 Mart Tezkere görüşmeleri bunun en güzel örneğidir. “Siyasete girmeseydim” dediğiniz bir an oldu mu? Amaçlarınızın ve hedeflerinizin ne kadarını gerçekleştirebildiniz? Siyasete girdiğim için hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Farklı görüşe sahip insanların siyasette etkin olması gerektiğini düşünüyorum. Siyaset, insanların hedeflerini gerçekleştirebilmeleri için bir araç. İnsanlar bu aracı iyi kullanabilmeli. Ben siyaseti Türkiye’nin daha çağdaş bir ülke olması için yapıyorum, bu yüzden siyasetin içindeyim. Bir kadın siyasetçi olarak, ülkemizdeki kadınların önündeki en büyük ve aşılması gereken sorun olarak neyi görüyorsunuz? Ülkemizdeki feodal yapının bir an önce toplumsal dinamiklerle yıkılması gerekiyor. Kadınlarımızın büyük çoğunluğu hala feodal yapının altında eziliyor. Bunun yanı sıra, kadınların ekonomik olarak özgürlükleri konusunda da sıkıntılarımız var. Günümüzdeki kadınların toplumsal kazanımları ve çalışma yaşamındaki etkinlikleri azaltılmaya çalışılıyor. Öyle bir aşamaya geldik ki yargıçlarımız bile ‘kadınların sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin’ dedi. Bakış açısı böyle. Bu çağda bile, kadınlar bu gözle görülür durumda. En yakın tarihte bile kadını, erkekler var diye yemek masasında yanına oturtmayıp onu dışlayarak tek başına ayrı bir masada bırakan kareler gördük. Şimdi, yemek sofrasında bile yanına oturtmadığı kadının yönetsel bir yere gelmesini, karar mekanizmasında yer almasını, böyle bir toplum ister mi? Onu baskılıyor. Başbakanın da 3 çocuk sözü bu durumu özetliyor ve destekliyor aslında. Kadının sadece doğurganlığına ve analık güdüsüne vurgu yapılıyor. Günümüzde çalışma hayatında bu yaklaşımın sistematik olarak hayata geçirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Maalesef çoğu işyerinde kreşler kapatılıyor. Yargıç, anlayışı dile getiriyor, Başbakan 3 çocuk söylemiyle bunu pekiştiriyor, patronlar da bu anlayışı uyguluyorlar. Uğur Mumcu hayatta olsaydı siyasete girmenizle ilgili olarak ne düşünürdü? O zaman siyasete girer miydim bilemiyorum.
Konuşmalar listesine geri dön