Muğla Konuşması: Uğur Mumcu ve Bugün
Şükran Güldal Mumcu
İzmir Milletvekili TBMM Başkanvekili
29 OCAK 2011 Cumartesi
Şükran Güldal Mumcu
İzmir Milletvekili TBMM Başkanvekili
29 OCAK 2011 Cumartesi MUĞLA Konuşması
Sevgili Muğlalılar,
Hepinize merhaba,
Öldürülmesinin 18’inci yılında, Uğur Mumcu’yu unutmayıp, ülkemizin gerçeklerini ve sorunlarını O’nun kaleminden sizlerle paylaşma fırsatı yarattığınız için teşekkür ederim.
Sizler, doğasıyla, tarihiyle, özenle korunan mimarisiyle, kültürüyle, insanıyla o kadar güzel bir coğrafya’da yaşıyorsunuz ki, “Tanrı Muğla’yı yaratırken bütün işini gücünü bırakıp, tamamen Muğla’ya ve çevresine yoğunlaşmış” desek yeridir.
Şeyh Bedrettin’in, Yunus Nadi ailesinin doğal hemşerisisiniz. Bir cezadan, bir sürgünden beklenmedik şekilde çok güzel bir sonuç çıkmış; “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Şakir Kabağaçlı’nın hemşerisi olmuşsunuz. Gönüllü tercihleriyle ülkemizin yüz aklarından büyük mimar Nail Çakırhan’ın, sonra İlhan Selçuk’ların, Oktay Akbal’ların, Cengiz Bektaş’ların da hemşerisi olmuşsunuz. Konukseverliğinizle siz onları, tercihleriyle onlar sizi zenginleştirmiş.
Muğla ve yöresindeki mimari dokunun korunması yönündeki çabalarıyla sayın Belediye Başkanımızı ve Muğla halkı kutlamayı ve teşekkürü hak ediyor.
1000 kilometreyi aşan sahilinizin yanı sıra, muhteşem bir tarih zenginliğine sahipsiniz. Sahildeki ilçelerinizin her biri, ülkemiz turizminin adeta birer küçük başkenti.
Bu güzelliklere rağmen sorunlar yok mu? Elbette var. Bunların bir kısmı genel… Bir kısmı Muğla’ya özgü görünse de yine genel sorunların bir parçası.
Örneğin, tarımınız zengin bir potansiyele sahip. Arıcılığınız, dolayısıyla balınız bütün Türkiye’ye ün salmış. Ama ürününüzü ne kadar değerlendirilebiliniyor?
Krom yataklarınız var. Kağıt fabrikanız var. En çok da linyitiniz var. Buna bağlı olarak, Yatağan ve Gökova’da termik santralleriniz de var. Ama bunların yarattığı sorunlar ne kadar çözülebildi?
Uğur Mumcu, Gökova termik santrali kurulurken, buraya gelmiş, incelemeler yapmış, santralin kurulmasına karşı çıkan yazılar yazmıştı. 1985’te Cumhuriyet’te yayınlanın “GÖKOVA” başlıklı yazısında, enerji santrallerinin yarattığı çevre sorunlarına ve buralarda çevrilmek istenen rant oyunlarına şöyle dikkat çekiyordu.
“(…) Yapılan araştırmalar, termik santralden çıkacak ‘SO2’ formülü ile bilinen artıkların doğaya zarar verdiği sonucuna ulaşmıştır. Alınacak önlemlerin zehirlenmeyi önlemesi de olanaksızdır.
Kemerköy’de yapılması düşünülen termik santral, Yatağan ve kurulmakta olan Yeniköy santralleri yanında üçüncü santral olarak devreye girecektir. Bu üç kuruluştan çıkacak zehirli gazların çevreyi kısa sürede kirleteceği de bellidir.
Bu kirliliğin en sakıncalı sonuçlarından biri bacadan çıkacak ‘SO2’ gazının yöredeki nem durumu, yağış ve sis ile birlikte ‘asit yağmuruna’ dönüşmesi olasılığıdır. Bu asit yağışının çevredeki iğne yapraklı ormanları yok etmesi kaçınılmazdır.
(…) ‘SO2’ gazı yalnızca ağaçlara değil, insanlara da zarar vermektedir. Bu gaz, belli yoğunlukta solunum hastalıklarına ve ölümlere yol açmaktadır.
Bütün bunlara karşı bacaların yüksek yapılacağı, bu yüzden zehirli gazın atmosfere karışarak emileceği yolundaki savlar da hiç tutarlı değildir. Çevrenin topografik özellikleri zehirli gazın atmosfer tarafından emilmesine engeldir. Teknik veriler, santralın bu yörede kurulması ile Gökova Körfezi’nin insanı, ağacı ve balığı ile zehirleneceğini göstermektedir.
(…) Bunca olaya karşın yine de yörede santral yapımı için dire¬ni¬lirse o zaman sorulur:
– Yüklenici Polonya firması ‘Elektrim’, kendi ülkesinde benzer bir yörede termik santral kurulabiliyor mu?
(…) Bu soruya yanıt alındıktan sonra bir başka soru daha sorulur:
– Termik santral ile hangi ünlü holding yakından ilgilidir?
Bu soruya da yanıt verilirse bir üçüncü soru daha sorarız. Termik santralın bu yörede kurulmasına karar verildiği günlerdeki DPT müsteşarı, bugün hangi holdingtedir? Aynı günlerin TEK Genel Müdürü bugün hangi yabancı firmanın temsilciliğinde çalışmaktadır?
Enerji açığının kapatılması için hiç kuşkusuz yeni yeni santrallerin kurulması gerekir. Ancak enerji açığı doğanın ve insanın yok olması karşılığında mı kapatılacaktır?
(…) Nedir bu inat?”
Burada karşımıza bir ülke gerçeği olarak çevre ve turizm sorunları çıkıyor.
Çevreyi önemsemeyen bir ülke çağdaş değildir. Günümüzde de HES’ler, Hidroelektrik Santraller çevreye kıymaktadırlar. Başta Karadeniz bölgesindekiler olmak üzere küçük derelerin üzerine, dereyi borular içine hapsederek kurulmak istenen ve sayılarının dört bini bulacağı söylenen hidroelektrik santraller planlanmakta, bir tek derenin üzerinde 14-15 küçük barajın kurulmasından söz edilmektedir. Doğaldır ki, derelerin, çayların sularını boruların içine aldığımız zaman, bitki ve hayvan varlığı yok olmakta, doğal denge alt üst olmaktadır. Fırtına vadisi ve deresini başına gelenler, çevreye verdiği zararın yanı sıra doğa sporları turizmi açısından da hepimizi ürkütmelidir. Bunların bir kısmını Cumhuriyet Halk Partisi, yaptığı başvurular ve yürüttüğü hukuki mücadele ile durdurmuştur; ama kalanlar için, bu santralleri yapmak isteyenlerin inadı da eksilmeden sürmektedir. Sinop’ta da nükleer santralin yanı sıra bir termik santral kurulması planlanmaktadır.
Başta CHP ve yöre halkı olmak üzere çevre sorunlarına duyarlı olanların direnmeleri, enerji yatırımlarına karşı çıkmak, gelişmenin, ilerlemenin önünü kesmek olarak niteleniyor. Hem kendileri doğayı katlediyorlar, insanın geleceğini yok ediyorlar, sonra da yavuz hırsız misali bizi suçlamaya kalkıyorlar..
Elbette enerjiye ihtiyaç vardır. Ama bu ihtiyaç doğanın ve insanın geleceğinin yok edilmesi pahasına karşılanamaz. Enerji ihtiyacı, çevre ve insanla uyumlu olarak da pek ala karşılanabilir. Bunun çözüm yolları da vardır.
Muğla, aynı zamanda balıyla ünlü. Dolayısıyla arıcılık gelişmiş. Oysa çevre kirliliği arıcılığı da kaçınılmaz olarak olumsuz etkiler. Çevre kirlenince önce kuşlar, sonra arılar yok olur. Ünlü fizikçi Einstein, arılar yok olursa, insanların da ancak dört yıl yaşayabileceğini söylüyor. Ülkemizde bu konuda yapılmış araştırma, yani bilgi yok. Kuş ve arı varlığımızı bilmiyoruz. Veya kuş ve arı yokluğumuzun neresinde olduğumuzu bilmiyoruz. Bursa’da yollarda ölü kuşlar bulunmuş; ama nedeni anlaşılamamıştı. Dünyanın birçok başka yerlerinde de gökten ölü kuş yağıyor. Bu kuş ölümlerinin de nedeni tam açıklanmış değil. Ülkemizin ve dünyamızın aslında büyük bir çevre felaketine doğru hızla gittiği söylenebilir.
Öte yandan zirai ilaçlama konusu var. Zirai ilaçlamanın hem arıların yaşamını, hem de onların beslendiği bitkisel yaşamı olumsuz etkilediğini bilmek içinse ziraat mühendisi olmaya gerek yok.
Muğla’da ekonominin çarkı, çok önemli ölçüde turizme dayalı olarak dönüyor. Ancak termik santrallerin yarattığı çevre kirliliği ve çevre sorunları karşısındaki duyarsızlık turizmi de olumsuz etkiliyor.
Turizm konusunda bir başka sorun da, dünya turizmi ile rekabet adı altında yürütülen “her şey dahil” anlayışı. Oysa turizm “otel ile kumsal” veya daha da dar olan “otel ile havuz” alanına sıkışmış bir faaliyet değil. Yat turizmi var, doğa turizmi var, spor turizmi var… Ayrıca kent esnafının da turizmden haklı beklentileri var. Ama gelen turist oteline bir girip bir de çıktığı için, yani sokağa çıkmadığı, bütün ihtiyaçlarını otelde karşıladığı için, bu tür bir turizmin, yerele, kente, kentin esnafına da hemen hemen hiçbir katkısı olmuyor.
Muğla’da da işsizlik var. Turizm yatırımlarının bu bölgede de işsizlik sorununa çözüm olarak görülmesi doğaldır. Ama turizm yatırımlarını yönlendiren iktidarların, çevre duyarlılığını gözeten yatırımların önünü açmaları gerekir. İnsanları, betonlaşmış turizm anlayışına mahkum etmemeleri gerekir. Çevreye duyarlı turizm yatırımı olursa işsizlik olacak, betonlaşmış turizm olursa işsizlik olmayacakmış gibi bir yanlış kanının oluşmasına ve yaygınlaşmasına izin verilmemelidir.
Turizm sektörü bindiği dalı kesmemeli, hem doğaya hem uluslararası rekabete uygun koşullarda, bu işe emek verenlerle birlikte ve bilinçli bir şekilde hareket etmelidir.
Doğanın kar hırsı yoktur ama, kendisine saygı duymayan ve vahşice davranana da acımaz!..
Değerli Muğlalılar,
Şimdi gelelim, doğanın ev sahipliği yapmak için hiç tereddüt etmeden bağrını açtığı insanın, maruz kaldığı yönetsel felaketin bir başka boyutuna…
Hepinizin bildiği gibi, son günlerin en çok tartışılan konusu Hizbullah mensuplarının tahliyesi. Sorun, tutukluluk ve hükümlülük kavramlarının karıştırılması, birbirinin yerine kullanılması. Evrensel ve çağdaş demokratik hukuka göre, tutukluluk, şüphelinin kaçması veya serbest bırakıldıktan sonra delilleri yok etmesi veya karartması ihtimaline karşı geliştirilmiş bir tedbirdir, ceza değildir. Ve Avrupa İnsan Hakları Hukukuna göre de tutukluluğun azami süresi, birinci derece mahkemelerin vereceği karara kadarki süre olup, o da en çok altı yıldır. Birinci derece mahkemenin kararından sonra, sanık artık sanık olmaktan, şüpheli olmaktan çıkıp hükümlü olmuştur, çünkü hukuk deyimiyle hüküm giymiştir. Tahliye edilen Hizbullah örgütü mensupları hakkında da 200’e yakın insanın ölümünde doğrudan veya dolaylı rol aldıkları yönünde karar verilmiştir. Yani onlar artık hükümlüdür. Sadece, avukatlarının Yargıtay’a yaptıkları temyiz başvurusu söz konusudur. Bu başvurudan sonra geçen süre tutukluluktan sayılmamalıdır.
Nitekim, Ankara’daki özel yetkili mahkeme olan 11. Ağır Ceza Mahkemesi, benzer bir tahliye talebi üzerine verdiği kararda ilginç ve önemli bir yorum yaparak, “usul hukukuna göre tutuklular hakkında her otuz günde bir tutukluluğun devamına gerek olup olmadığına karar verilmesi gerektiğini; oysa tahliye talebinde bulunan şahıs için birinci derece mahkemenin kararından bu yana otuz günde bir böyle bir ara kararın verilmediğini; öyleyse talep sahibinin tutuklu sayılamayacağını” belirtmiş ve talebi reddetmiştir.
Öte yandan Anayasamızın 90’ıncı maddesine göre, Türkiye’nin iç hukukuyla Avrupa İnsan Hakları Hukukunun çeliştiği hallerde, Avrupa Hukuku esastır. .
Öyleyse Yargıtay böyle bir kararı nasıl verebilmiştir?
Ceza Usul Kanunundaki söz konusu değişikliğin, tam da Hizbullah örgütü üyesi mahkumların on yılının dolduğu gün yürürlüğe girmesi ve bu mahkumların, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına aykırı bir yorumla serbest bırakılması, ilginçtir. Bu sanıkların kaçacağını, imza vermeyeceklerini konuyla ilgisi olmayanların bile düşünebildiği bir ortamda, imza vermedikleri görülünce verilmiş olan tahliye kararının iptal edilmesi de ilginçtir.
Adaletin tecelli ettiği doruk, vicdandır. Vicdan sızlamışsa adalet de tecelli etmemiş demektir. Bu nedenle yargıçlar, elbette ulusal, uluslararası yasalara, tüzüklere, yönetmeliklere göre, ama en nihayet “vicdani kanaatlerine” göre karar verirler.
Vicdanlar, hele hukuk yoluyla sızlamışsa adalet yoktur; adalet yoksa demokrasi yok demektir. Çünkü günümüzde gerçek demokrasilerin en önemli ölçütü, kuvvetler ayrılığıdır; yargı, yasama ve yürütme denilen bu kuvvetler arasındaki denge ve denetimdir. Bu üç kuvvet arasında hem bir denge olacaktır, hem de bu kuvvetler birbirini denetleyecektir.
Bu denetim mekanizması olmazsa ortaya diktatörlük çıkar; uğruna yüzyıllar boyunca kanlı mücadeleler verilen demokrasiden geriye kala kala demokrasinin külleri kalır. Oysa demokrasi mücadelesi, tek kişilik otoritelerin yıkılması için verilmişti.
Denetim ve denge mekanizmasının işlemediği, işletilmediği ülkelerde, demokrasi yozlaştığı gibi yasa yasa olmaktan, hukuk hukuk olmaktan çıkmakta, adalet ise yok olmaktadır. Günümüz Türkiye’sinin manzarası budur. AKP iktidarının uygulamalarının başka türlü anlatılması mümkün değildir.
Bakın Uğur 7 Ekim 1974 tarihli Yeni Ortam gazetesindeki yazısında bu noktayı nasıl açıklıyor:
“Yargıçlık, dünyanın en saygıdeğer mesleklerinden biridir. Haklı haksız, suçlu suçsuz, yargıcın vicdan duygularının dirhemleriyle adalet terazisinde tartılır. Yargıya karşı güvenin azalıp yok olduğu toplumlarda demokratik düzenin geleceği de şüpheye düşmüş demektir.”
Anımsayınız; geçtiğimiz aylarda Yargıtay’ın önündeki adalet tanrıçası heykeli saldırıya uğramış ve heykelin elindeki terazi kırılmıştı. Anayasa Mahkemesinin yeni binasının önüne yapılan adalet tanrıçası heykelinin de kapalı olması gereken gözlerini açıp, açık olan bacaklarını örttüler.
Burada Uğur’un şu sözlerini sizlerle paylaşmak itiyorum:
“Hukuku egemen güçlerin bir baskı aracı yapmak isteyen iktidarlar, her ülkede hukukçuların vicdanlarına ipotek koymak istemişlerdir. Böyle dönemlerde, hukukun yerini yasa dışı yargılar ve korkular almıştır.”
Ergenekon Davasında bir yargıcın kendisine baskı yapıldığını açıklayarak görevinden istifa ettiğini; tahliye kararı veren yargıçlarının başka mahkemelere tayin edildiğini de anımsayın. Vicdanlara ipotek koymaya çalışmanın tipik örnekleridir bunlar.
Özellikle Güneydoğu’daki vahşi cinayetlerle hatırlanan bir örgütün adı olan “Hizbullah” sözcüğünün Türkçe karşılığı “Allah’ın Partisi”dir. Caniler topluluğunun “Allah’ın partisi” adını alması ne yaman çelişkidir!..
Uğur, PKK’nın sadece İslamcılarla değil, örneğin Ermeni terör örgütleri ile de ilişkiye geçebileceğini de, Cumhuriyet’te 22 Şubat 1985 günü yayınlanan ASALA VE PKK başlıklı yazısında kısaca şöyle anlatır:
“Orly katliamı davasında Ermeni teröristlerin avukatı “ASALA ile Fransız hükümetinin temasları olduğunu” söylemiş.
(…) Ne ilginçtir, bakın, Orly Davası’nda ASALA’nın avukatlığını yapan avukat Verges, aynı zamanda “Lyon kasabı” olarak bilinen Nazi savaş suçlusu Klaus Barbie’nin de avukatıdır. (…) Barbie, Güney Amerika ülkelerinde CIA güdümündeki “anti gerilla” örgütlerini yönetmişti.
Ne ilginç, ASALA örgütü, CIA emrindeki bu eski SS subayının avukatını arayıp buluyor ve savunmayı bu avukata veriyor! Rastlantı mıdır acaba? Bilinmez ki...
Bu konular üzerinde düşünürken ASALA’nın yayımladığı “ASALA Interview” adlı broşürü okuyoruz. Broşürün 15’inci sayfasında “Joint ASALA Kürdish Workers Party Press Conference” başlıklı bölümde PKK adlı ayrımcı Kürt terörist örgütü ile ASALA’nın birlikte düzenledikleri basın toplantısının tutanağını okuyoruz.
İşte PKK-ASALA işbirliği, hem de kendi ağızlarından.
Londra’da Collet’s Kitabevinde serbestçe satılan bir başka broşür “Interview With Mihran Mihranian” başlığını taşıyor. Bu broşürün 40’ıncı sayfasında da Kürt-Ermeni işbirliği ile ilgili açıklamalar yer alıyor.
(…) Terör çokuluslu ve karmaşık bir olaydır. Bu çokuluslu ve karmaşık olay, binbir türlü nedene bağlı olarak gündeme geliyor. Bu yüzden Türkiye’de teröre karşı olan insanların hiçbir siyasal ve ideolojik önyargıya saplanmadan yaşanan somut gerçekleri görmeleri gerekir.
Gerçeği yadsıyarak “devrimcilik” yapılmaz. Eğer Türkiye’de teröristlerin kullandıkları silahların “NATO ülkelerinde üretilip, sosyalist Bulgaristan aracılığı ile Türkiye’ye sokulduğu” kanıtlanmışsa bu gerçeklere göz kapatarak “sosyalist” de olunmaz. CIA’nın yoksul ülkelerdeki kanlı darbelerdeki parmak izleri görmezlikten gelinerek Batı türü demokrasi de savunulamaz.
Bu gerçekleri sergilemek ne “anti komünizm”dir, ne de “an¬¬ti Sovyetizm”... Yalnızca yurtseverliktir. Yurtseverlik bilinci de öyle alınıp satılamaz; insanların vicdanlarında ve yüreklerinde oluşur.
Ermeni ve Kürt terörizmi, iki kanlı örgütü, PKK ve ASALA’yı bir araya getirmişken, bir Türk aydınının, Türk devrimcinin görevi, bu terörü destekleyen, dolaylı ya da dolaysız biçimde bu örgütlere arka çıkan bütün kişi ve kuruluşlara karşı açık savaşa girmektir. Bu hem insanlık hem de yurttaşlık görevidir.
Terörün acısını ülke olarak biz biliriz, biz!...
Nice yürekli aydınımızı, nice yiğit sendika liderini, nice bıyığı terlememiş gencimizi, nice seçkin diplomatımızı bu uğursuz teröre kurban veren bir ülkenin yazarı ve çizeri olarak görevimiz, teröre karşı demokrasi, uygarlık ve insanlık savaşı vermektir.”
Bildiğiniz gibi, ASALA örgütü yıllarca diplomatlarımıza karşı acımasız saldırılar düzenlemiş, bir çok diplomatımız şehit olmuştur. Ne ilginç rastlantıdır ki, Fransa’nın desteklediği ASALA terör örgütü, Paris-Orly Havaalanı baskınından sonra PKK ile işbirliğine girmiş ve desteğini PKK’ya vererek terör sahnesinden çekilip ortadan kaybolmuştur. Bir başka anlatımla, yeni dünya düzenini kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek isteyen çok uluslu güçler, besledikleri terörün kendi yaşam alanlarına yöneldiğini gördükleri anda, terör örgütlerini dost düşman demeyip teslim almak istedikleri ülke üzerinde birleştirmekte hiç gecikmezler.
PKK, iddia ettiği Marksist niteliği itibariyle en başta din unsuru ile çelişki halindedir; bu nedenle başlangıçta sadece dinle çatışmamaya, karşı karşıya gelmemeye bakmıştır. Ama gerekirse dinci siyasetle de işbirliği yapabileceğini Uğur Mumcu 21 Şubat 1992 tarihli Milliyet’te yayınlanan “Kürt İslamcılığı” başlıklı yazısında şöyle açıklamaktadır:
“Diyarbakır’da 2000’e Doğru dergisinin temsilcisi Halit Gün¬gen’in dergi bürosunda kimliği bilinmeyen kişilerce öldürül¬mesi, ardından da kitapçı M. Sabri Kızılkan’ın Tatvan’da kurşun¬lanmış cesedinin bulunması, Cizre’de Sait Türk ve Mesut Do¬ruk adlı yurttaşların öldürülmeleri, Güneydoğu’da terörün da¬ha da artacağını gösteriyor.
2000’e Doğru’nun son sayısında Hizbullah örgütünün Diyar¬¬bakır’daki Çevik Kuvvet Merkezi’nde eğitildiğini ileri süren bir yazı yayınlanmıştı.
Cizre’deki cinayetlerin PKK-Hizbullah çatışması olduğu ileri sürülüyor.
Hizbullah bilindiği gibi 1982 yılında Bekaa Vadisi’nde kuru¬lan “Şii” kökenli ve İran yanlısı bir terör örgütüdür. PKK da yine bilindiği gibi “Marksist-Leninist” ideolojik görüşleri benimse¬diğini ileri süren ve aynı “Bekaa Vadisi”nde karargah kuran ay¬rımcı bir Kürt terör örgütüdür.
Bu iki örgütün birbiriyle bağdaşması olanaksız gibi görülüyor¬sa da 1990 yılının başında PKK ile Hizbullah arasında yakın¬laş¬malar da olduğu biliniyor.
(…) Bu yakınlaşmanın doğurduğu sonuçlardan biri, Tahran rejiminin PKK örgütüne Kuzey İran’da yerleşmelerine izin verme¬si olmuştu.
Bu gibi örgütler, zaman zaman uzlaşır ve zaman zaman da ça¬tışırlar.
Örneğin, PKK lideri Öcalan ile Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani’nin ortak imzaları ile yayınlanan 1 Mayıs 1988 günkü ortak bildiride Türkiye’ye karşı devrimci silahlı mü¬cadele kararı duyurulurken, Talabani, son zamanlarda, MİT ara¬cılığı ile kurulan diplomasi ile PKK’dan uzaklaşmıştır.
Gerek Talabani ve gerekse PKK’nın çeşitli Ermeni örgütleri ile işbirliği yaptıkları, Amerikalı öğretim üyesi Michael Gun¬ter’¬in, The Kurds in Turkey adlı kitabında The Armenian Ra¬por¬ter dergisinin 16 Temmuz 1983, 12 Ocak 1984, 17 Ocak 1985 sayılarına dayanılarak anlatılıyor.
Bugün böyle bir ilişki söz konusu olmayabilir. Bugün Kürt-Er¬meni terör örgütleri arasında bu ilişkinin olmaması bu ilişkinin kurulmadığı anlamına gelmez. 1984 yılında ASALA ve PKK ara¬sında bu ilişkiler kurulmuştur. Bunu yadsımaya olanak yoktur.
Çeşitli terör örgütleri arasında taktik ve stratejik işbirlikleri ile lojistik ve eylemsel yardımlaşmalar yapılır.
Hizbullah-PKK dayanışması ve ileri sürüldüğü gibi bir çatış¬ma varsa bu çatışmayı da bu bağlamda değerlendirmek doğru olur.
(…) Kürt sorunu, dün olduğu gibi bugün de Türkler ve Kürtler ile sınırlı bir olay ve sorun değildir. Bu sorunda Ortadoğu hükü¬metleri ile Batılı hükümetler ve bu hükümetlerin çıkarları ve si¬yasetleri rol oynuyor.”
Görüldüğü gibi, ASALA, PKK ve Hizbullah birbirleriyle işbirliği içine girmişlerdir. Hizbullah örgütünün Türkiye devleti tarafından PKK’ya karşı kurulduğu, ancak daha sonra bu örgütlerin Türkiye’ye karşı işbirliği yaptığı anlaşılmaktadır.
Bu noktayı daha iyi açıklayabilmek için, Uğur’un 26 Eylül 1992’de Cumhuriyet gazetesinde HİZBULKONTRA başlığıyla yayınlanan yazısını okumak istiyorum.
“Son günlerde Güneydoğu’da işlenen cinayetlerin arkasında kimler var? Bir sava göre ‘Hizbullah’...
Bu savın sahipleri, Hizbullah örgütünün devlet tarafından des¬teklendiğini, bu cinayetlerin ‘Kontrgerilla’ örgütünce planlandı¬ğını, ‘Hizbullah’ adlı İslamcı örgütün bu amaçla kullanıldığını da ileri sürüp, bu örgüte ‘Hizbulkontra’ adını takıyorlar.
‘Hizbullah’ Şii kökenli bir terör örgütüdür. Sözcük anlamıy¬la ‘Allah’ın Partisi’ demektir.
‘Hizbullah’, 1973 yılında İran’ın Kum kentinde Muham¬med Gaffari tarafından kuruldu. Gaffari, Şah rejimi tarafından tutuklandı ve cezaevinde öldürüldü. Örgüt, Humeyni’nin iktidara gelmesinden sonra Muhammed Gaffari’nin oğlu Hadi Gaf¬fari tarafından yaşatıldı. ‘Hizbullah’, İran’da İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra kısa sürede 75 silahlı militana sahip bir örgüt haline geldi.
Aynı amaçlı bir başka örgüt ‘Amal’ örgütüdür. Şii liderlerden İmam Musa Sadr’ın 1975 yılında Güney Lübnan’da kurdu¬ğu ‘Amal’ örgütü, 1978 yılında Musa Sadr’ın Libya’da öldürülmesinden sonra ikiye ayrılmış, ‘Amal’ örgütü Nebih Berri tarafından temsil edilirken, Hüseyin Musavi liderliğindeki ‘İslami Amal’ Bekaa Vadisi’nde örgütlenmeye başlamıştı.
İktidara geldikten sonra komşu İslam ülkelerine ‘devrim ihraç’ etmek isteyen Tahran rejimi, bir yandan büyük çaplı bir propaganda çalışmasına girişirken, bir yandan da İran İslam Cumhuriyeti’nin emrindeki ‘Hizbullah’ eliyle Ortadoğu ülkeleri ile Avrupa ve Türkiye’de Şah yanlılarına karşı eylemler düzenlemeye başlamıştı. İran rejimi, ilk aşamada Irak’a ve daha sonra Türkiye’ye de devrim ihraç etmek istiyordu. Asıl amacı da Irak ve İran’daki Kürtleri denetimi altında tutmaktı.
Hizbullah, Türkiye’deki Kürtleri etkilemeye çalışıyordu.
Tahran’da ‘Vezaret-i İrşadı İslami’ tarafından hazırlanan ‘Kür¬¬distan, Emperyalizm ve Bağımlı Gruplar’ başlıklı kitap Türk¬çe olarak yayımlandı.
Hizbullah ve öteki Şii örgütleri, Türkiye’de de örgütlendiler. Güneydoğu’daki ‘Hizbullah’ adlı örgüt, bu Şii örgütlerinin Türkiye’deki uzantısıdır. Güneydoğu’daki Hizbullah, İslamcı Kürt¬¬’lerden oluşur, ‘Hiz¬bullah’ ve ‘Amal’ örgütleri ile aynı yolu izler, aynı yöntemleri kullanır.
PKK ise Marksist-Leninist ideolojiye dayandığını ileri sürer. İslamcılıkla Marksist-Leninistlik nasıl bağdaşır? Tabii ki bağdaşmaz.
(…) 1988 yılından sonra Tahran rejiminin PKK’ya Kuzey İran’da kamp yerleri vermesi üzerine PKK lideri Abdullah Öcalan, İran İslam Devrimi’ni öven demeçler vermeye başladı:
– Çünkü İran devrimi İslam’ı, ilerici temelde kullanmış veya değerlendirmiştir, devrimci ve antiemperyalist özünü ortaya çıkarabilmiş ve büyük etkinlik sağlamıştır. (Serxwebun, Kasım 1990, s. 19)
(…) Marksist-Leninist olduğunu ileri süren PKK’nın din silahına el atması ters tepki yaratmış ve PKK’nın bu yeni stratejisi herhalde “Hizbullah” örgütünü ve İslamcı Kürtleri harekete geçirmiştir.
‘Kürt Hizbullahı’ özellikle son bir yıldır PKK’ya karşı saldırılar düzenliyor. Bu saldırılar devlet içindeki örgütler, örneğin “Kontrgerilla” olarak bilinen eski adı ‘Özel Harp Dairesi’ tarafından destekleniyor mu? Bunu, bugün için bilmeye ve yazılı belgeye dayanarak kanıtlamaya olanak yoktur.
Bazı devlet görevlileri ile bu tür örgütler arasında hiye¬rar¬şik düzen içinde ve emir komuta ile değil, 12 Eylül öncesinde ka¬nıtlandığı gibi bireysel ilişkiler de kurulabilir.
12 Eylül öncesinde kurulan bu ilişkilerin bir kısmı yazılı belgelere dayanılarak kanıtlanmış ve ilişkiler bu köşede yayımlanmıştı. Ancak bu ilişkilerin devletin hangi tepe noktasına kadar ulaştığı ise bir türlü anlaşılamamıştı.
Bugün, hükümetin başta Musa Anter cinayeti olmak üzere bölgede işlenen bütün cinayetleri tek tek aydınlatması gerekir. Bu cinayetler aydınlanmaz ve bu saldırılar da böyle sürüp gider¬se, devlet –haklı ya da haksız, yanlış ya da doğru– bu tür suç¬lamalardan kurtulamaz.”
Bu gerçekler ortadayken, Hizbullah örgütü mensubu canilerin Yargıtay’ca serbest bırakılmaları, sonra tahliye kararının iptali, demin söylediğim gibi gariptir ve bana köy ağası ile uşağı arasında geçen “biz bu haltı niye yedik” fıkrasını hatırlatmaktadır.
Uğur Mumcu’nun HİZBULKONTRA başlıklı yazısındaki saptamalara benzer şekilde, Ergenekon sanığı emekli general Arif Doğan “JİTEM’i de ben kurdum, Hizbullahı da…” diyor. Sanki adam hüdai nabit… Her şeyi tek başına yapmış gibi sunuluyor. Öyle ki, bu sanık mahkum edilirse JİTEM derdi de, Hizbullah derdi de bitecek; korkarım biz de gerçek sorumluların kim olduğunu bir daha hiç öğrenemeyeceğiz…
Uğur Mumcu’nun,
“- Bu saldırılar devlet içindeki örgütler, örneğin Kontrgerilla olarak bilinen eski adıyla Özel Harp dairesi tarafından destekleniyor mu?” sorusuna, 1993’ün Batman Valisi Salih Şarman’ın 2006 yılında basına yaptığı açıklamalar büyük ölçüde yanıt vermektedir. Şarman, valiliği döneminde 800 kişilik Karma Özel Harekat Birliği adı altında bir özel orduyu, dönemin başbakanı Tansu Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in onayıyla kurduğunu anlatmaktadır. Eski Batman Valisi Şarman, bu özel ordu için 2.7 milyon dolarlık ödeneğin Yüksek Planlama Kurulu kararıyla Başbakanlıktan geldiğini ve Toplu Konut İdaresi, Örtülü Ödenek gibi kaynaklardan sağlandığını da kaydetmektedir. Özel ordunun ihtiyaç duyduğu silahların önce Çin’den, daha sonra Bulgaristan’daki bir devlet kuruluşundan sağlandığını, ABD ve Almanya’dan da teknik cihazlar alındığını, Şarman’ın açıklamalarından öğrenmek mümkündür. Eski Batman Valisi, getirilen tüm silahların demirbaş kayıtlarının Jandarma’da olduğunu söylese de, bu silahların yurda girdikten sonra kimlere ne şekilde dağıtıldığı bilinmemektedir.
Eski Batman Valisi’nin sözünü ettiği dönem, Batman’da Hizbullah’ın işlediği iddia edilen birçok faili meçhul cinayetin gerçekleştiği ve Başbakan Çillerin de bunu “bir iç hesaplaşma” olarak açıkladığı dönemdir.
Erzurum Valisi Oğuz Berberoğlu da Kasım 1993’te basına yaptığı açıklamada “muhtemel olaylara karşı, özellikle köylere yönelik silah dağıtımına başlandığını” belirterek, “her köye 10 adet kalaşnikof marka silah verilmekte olduğunu ve silah verilen insanların askeri birliklerde silah konusunda eğitileceklerini” bildirmiştir.
Bu valileri sorgulayan kimse çıkmadığına göre, devletin valileri resmen Hizbullah mıdır acaba?
Böyle bir Türkiye gerçeği var karşımızda ne yazık ki.
Uğur, 27 Eylül 1992 tarihli ve DİPSİZ KUYU başlıklı yazısında da Türkiye’de ve Ortadoğu’da işlenen cinayetleri özetle şöyle irdeliyor:
“Ortadoğu, emperyalizmin kol gezdiği, terör örgütleri ile çe¬şitli istihbarat örgütlerinin kanlı ve kirli oyunlar oynadığı karanlık bir dipsiz kuyudur.
Bu karanlık ve dipsiz kuyuda cinayetler birbirini izler. Halk deyişi ile Ortadoğu’da ‘kimin eli kimin cebindedir’ bilinmez. Kim, kimi, neden öldürüyor? Bu soruların yanıtlarını anında bulmanın olanağı da yoktur. Olaylar yıllar sonra aydınlanır. O da bir kısmı!
Örneğin 1972 yılında ‘Şivan’ kod adıyla bilinen, Molla Mus¬tafa Barzani’nin yanında savaşan ve Kürt gençlerine emrindeki kampta gerilla dersleri veren Dr. Sait Kızıltoprak ve ‘Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi’ lideri Sait Elçi’yi kimler öldürmüştü? Bu sorunun yanıtını geçen pazar günü alçakça pusuya dü¬şürülerek öldürülen Musa Anter, 1990 yılında yayımlanan ‘Ha¬tı¬ralarım’ adlı kitabında vermişti.
– ... Sait Elçi, Nusaybin’in Tahut köyünden Muhamede Bege adında bir genci yanına alarak Irak’ın Zaxo kasabasına gidiyor. Zaxo kurtarılmış bölge idi. Barzani’nin mümessili Osman Qazi idaresindeydi. Osman aynı zamanda Şivan’ın çok yakın arkadaşıydı. Sait Elçi’nin Şivan hakkında yazdığı tüm yazılar da onun eline geçiyordu... Meğer Osman, bu yazıları Bar-zani’ye iletmiyor, Şivan’a veriyormuş. İşte bu Osman Qazi’nin yanında iki Sait bir araya geliyor. Sait Elçi, Barzani’nin yanına git¬mek istediğini söylüyor. Şivan ‘Olur, seni götürürüm, ama birkaç gün, gel benim kampımı gör’ diyor. Şivan, Sait Elçi’nin Barzani’ye gidip kendi aleyhinde bulunacağından kuşkulanıyor. Osman Qazi hadiseyi bildiği için Elçi’nin Şivan ile gitmesini istemiyor, ama Elçi gitmek istediğini söylüyor. Birlikte arabaya binip yola koyuluyorlar. Yolda aralarında sert bir tartışma çıkıyor. Nihayet Şivan bir yerde Elçi ve Muhemede Bege’yi arabadan indirerek kurşuna diziyor ve orada gömüyor. (Anter, Hatıralar, s. 214-215)
Anter’in anılarından, Dr. Sait Kızıltoprak’ın da Barzani tarafından kurşuna dizdirildiğini öğreniyoruz.
(…) Bugün de işlenen bu cinayetler, tek nedene, tek örgüte, tek devlete bağlanarak ve “komplo teorileri” ile iyice içinden çı¬kılmaz hale sokularak açıklanmaz.
Gizli istihbarat örgütleri, terör örgütlerini ‘taşeron’ olarak da kullanabilirler. Güneydoğu’daki ‘Kürt Hizbullahı’ ve bu örgütçe işlendikleri ileri sürülen cinayetler belki de böyle açıklanabilir.
Bu kanlı karmaşa içinde ve bu karanlık ve dipsiz kuyuda ki¬min, kimi, niçin öldürdüğünü anlamak kolay değildir. Soyut ve ge¬nel suçlamalar da katillerin izlerini büsbütün kaybettirmelerine yol açar. Bu ortamda ve bu koşullarda yapılması gereken iş, devletin, eldeki somut ipuçlarını değerlendirerek cinayetleri bir an önce aydınlatmasıdır.
Bu aşamada yapılmaması gereken iş de “komplo teorileri” üretip etnik kinlerle Kürd’ü Türk’e, Türk’ü Kürd’e düşman etmek ve tırmandırılan terör ile yeni yeni siyasal kan davaları yaratmaktır.”
Türkiye’de işlenen siyasi cinayetler konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üç komisyon kuruldu. 1993 yılında Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu; doğrudan faili meçhul siyasi cinayetlerle ilgili olmasa da 1996 yılında Susurluk Komisyonu; 1997 yılında Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu.
Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Raporu’nda da Hizbulkontra konusuna yer verilmiştir. Ancak komisyon, çalışmaları sırasında başta kendi üyelerinden bazıları olmak üzere çok çeşitli kesimlerin engellemeleriyle karşılaşmış; en faal üyelerden Komisyon Başkanı, Doğru Yol Partisi mensubu Sadık Avundukluoğlu ile CHP’li Mustafa Yılmaz bir daha milletvekili olamamış; Komisyon Raportörü Akman Akyürek, Susurluk kazasına çok benzeyen son derece kuşkulu bir trafik kazasında ölmüş; Komisyon Raporu ise bir türlü Meclis Genel Kurulunda görüşülüp onaylanamadığı için kadük olmuştur.
Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu ise daha şanslı idi. Hazırladığı rapor Meclis Genel Kurulunda görüşülüp kabul edildi. Komisyon, bu raporda
1) Soruşturmayı savsaklayan ve görev kusuru olan DGM eski Başsavcısı Nusret Demiral ile eski Savcısı Ülkü Coşkun,
2) Uğur Mumcu’yu koruma konusunda gerekli önlemleri almayan Ankara Valisi ve her kademede görev yapan diğer ilgililer,
3) 18 Şubat 1993 tarihinde TRT’de yayınlanan Perde Arkası programına katılıp görüş belirterek soruşturmanın gizliliğini ihlal eden kamu görevlileri,
4) Tanık Ayhan Aydın’ı, 20 Eylül 1993 tarihinde yayınlanan Ateş Hattı programına götürerek soruşturmanın gizliliğini ihlal eden güvenlik görevlileri,
5) Tutanakta tahrifat yapan ve imha tutanaklarını tanzim eden İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde görevli polislerle diğer ilgili ve görevliler hakkında inceleme, araştırma ve gerekli soruşturtmanın yapılmasını istemiş; zamanın Meclis Başkanı Hikmet Çetin raporu hemen Başbakanlığa sevk etmiş, Başbakan Mesut Yılmaz da bu taleplerin gereği için zamanın İçişleri Bakanı Saadettin Tantan’a talimat vermişti. Biz de aile olarak İçişleri Bakanlığına söz konusu Rapor’un gereğinin yerine getirilmesi için ayrıca dilekçe verdik.
Bütün bunların sonunda 2000 yılında, “Umut” operasyonu gerçekleştirildi. Bu operasyon ile Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin failleri olduğu ileri sürülen kişiler yakalandı. Uğur Mumcu Cinayeti faili olarak da üç kişiden ikisi yakalanmış ve yapılan yargılama sonucunda mahkum edilmiş ise de, asıl fail olduğu söylenen üçüncü sanık Cihan kod adlı Oğuz Demir hala firardadır.
Mahkumiyet alıp daha sonra aftan yararlanarak salıverilenlerden Muzaffer Dağdeviren ise İstanbul Vatan Caddesi’nde MİT binasının birkaç yüz metre ötesinde kafasına kurşun sıkılarak öldürülmüştür. Bu cinayetin de failleri meçhuldür.
Şimdi…
12 Eylül 2010 referandumunda 12 Eylül 1980 askeri darbesini yapanlarla hesaplaşacağı iddiasıyla mangalda kül bırakmayan, faili meçhul cinayet kurbanları için sahte göz yaşları döken AKP iktidarı, faili meçhul cinayetler, JİTEM ve benzeri konuların incelenmesi için Cumhuriyet Halk Partisinin verdiği beş önergenin beşini de reddetmiştir. Demek oluyor ki AKP, bu ülkede işlenen siyasi cinayetlerin perde arkasını araştırmaya, iddia ettiği gibi 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile hesaplaşmaya hiç de niyetli değildir; grup toplantılarında sergilenen göz yaşları da samimi olmayıp timsah göz yaşlarıdır…
Zaten ne demişler: Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar!!!...
Hele siyasi iktidar sahiplerinin göz yaşları, anlaşılıyor ki hepten yalan!!...
Şimdi gelelim bir ana-oğul öyküsüne…
Uğur’un annesi rahmetli Nadire Hanım çok güzel yemek pişirir, tatlı yapardı. Uğur 12-13 yaşlarında iken, akşam yemeğinde konukların da olacağı bir gün Nadire Hanım tatlı olarak lokma dökmüş. Öğleden sonra da dışarı çıkmış. Bu arada da Uğur okuldan eve gelmiş. Bakmış, mutfakta bir tencere dolusu lokma tatlısı… Çağırmış mahalledeki bütün çocukları, bir güzel lokma ziyafeti çekmiş...
Akşam, sofra kurulmuş, yemekler yenmiş, sıra tatlıya gelmiş; Nadire Hanım tencerenin kapağını açmış ki bir tek dahi tatlı yok!.. Sormuş Uğur’a:
“- Oğlum n’oldu bu lokmalara?...”
Uğur cevap vermiş:
“- Mahalledeki arkadaşlarla birlikte yedik!...”
Konuklar dahil başlamışlar gülmeye…
Uğur, 12 Mart 1971 darbe döneminde tutuklanıp bir yıl hapis yatmıştı. O sırada annesi, kardeşleri hep bu öyküyü anlatır, hem güler hem hüzünlenirlermiş.
Uğur böylesine diğergam, elindekini, olmayanla gönül rahatlığıyla paylaşabilen bir insandı. Yetişkin yaşlarında da hep eşit paylaşımdan yana oldu. Hep yardım etti. Sadece dostlarına, yakınlarına değil, başkalarına, tanımadıklarına da… Haksızlığa uğrayan herkese… Genel olarak ilgilendiği, üzerine gittiği konular da zaten herkesin, yani toplumun sorunlarıydı.
Uğur, “Ben bağımsız, özgür ve devrimci bir yazarım. Devrimcilik bilinç ister, devrimcilik karar ister, devrimcilik yürek ister. Milletin makus talihi, devrimcilerin güçlü elleriyle düzeltilmiştir. Demokrasilerde, demokrasiye inanmış olanlar, bir toplumda bir kişiye yapılan haksızlığın bütün topluma yapıldığına inanırlar” diyordu.
Paylaşma, merhamet, vicdan, komşusu açken tok yatmamak, onun temel değerleriydi. Uğur, işte bunun için solcuydu, bu nedenle sosyal devletten, emekten yanaydı. Ama Uğur için sosyal devlet, elbette bugünkü gibi insanları önce aç, işsiz, muhtaç hale getirip, sonra ramazan çadırlarıyla, kömür, bulgur torbalarıyla, susuz evlere çamaşır makineleri, elektriksiz evlere buzdolaplarıyla minnettar bırakarak sömürme ve oy avcılığı değildi. O, sosyal devlet, gelişmiş toplum derken, istihdam yaratmadan, iş olanağı yaratmadan, üretime değil, dışarıdan borsa oyunları için gelen ve her an dışarı kaçacak sıcak paraya dayalı, şişirilmiş, yapay, sanal bir büyümeyi kast etmiyordu.
Uğur, içeride eşitlikçi, paylaşımcı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olabilmek için dışarıya karşı da tam bağımsız olmak gerektiğini biliyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinin tam ve gerçek bir savunucusuydu.
1970 yılının Şeref Defteri başlıklı 10 Kasım yazısında, bakınız ne diyor:
“Anıtkabir'in bir salonuna konulan altın yaldızlı bir defter, devlet büyükleri, siyasal parti sözcüleri, yabancı devlet adamları tarafından imzalanır. Önemli günlerde, iktidardaki ve muhalefetteki politikacılarımız bu deftere Atatürk'ün izinde olduklarını tekrarlayan cümleler yazarlar. Yönetici beylerimiz her 10 Kasımda Atatürk'ün manevi huzuruna gelerek saygı duruşu yaparlar. Bunlar, Damat Feritler, Anzavurlar, Çerkez Ethemler, Saidi Nursiler, Derviş Vahdetilerdir. Atatürk'ün yıktığı ne kadar satılmış din sömürücüsü ve yabancı uşağı varsa, hepsi birer birer dirilip demokrasinin vazgeçilmez kişileri olmuşlardır.
(…) Osmanlı Devleti’ni çökerten ve tarihin bataklıklarına sürükleyen nedenler, bugün birer birer canlanmıştır. Devlet yine ipoteklidir. Yabancı sermaye yine sömürü ağlarını örmüştür; Türk halkını yabancıların vesayetine sokmak isteyenler yine büyük koltuklardadır; irtica yine iktidar koltuklarına kadar uzanmıştır.
Bütün bu koşullar ortadayken, Atatürk'ün izinde olduğumuzu söyleyecek ve O'nun ilkelerine bağlılıktan söz edeceğiz!.. Bütün bu davranışlara hangi yüce mahkemenin tutanağında, hangi tarih sayfasında ve utanmazlığın hangi sözlüğünde yer bulunur!?...
Türk demokrasisinin tomurcukları, işte böylesine bir bataklığın içinde yeşermektedir...
Atatürk, tam bağımsız Türkiye için mi savaşmıştı?. Bakınız şimdi bağımsızlığımız hangi yabancı şirketin hisse senetlerinde, hangi Amerikan subayının apoletlerinde ve hangi devletin başkanının vesayetinde!..
Atatürk laiklik için mi çalışmıştı?.. Bakınız laiklik şimdi kimlerin elinde!.. Cami minberinden iktidar sözcülüğü yapan imam, irtica gezilerine çıkmış müftü, din taciri milletvekili, şimdi iktidarın oy depoları!
Atatürk halkçılık mı demişti?.. Bakınız Türk halkının alın terini kimler sömürüyor!.. Köy alıp satan ağalar, milyonlar vuran aracılar ve bu aracıların Başkentteki temsilcileri!..
Atatürk milliyetçilik mi demişti?.. Bakınız, yabancı uşakları, ortaçağ kalıntısı ümmetçiler hep birlikte milliyetçiliğe sahip çıkıyorlar.
Bütün bunları söyleyenler, yazanlarsa çevrelerinde her türlü baskıyla karşı karşıyalar. Subaysanız, memursanız, devrimci öğretmenseniz, öğrenciyseniz, üniversitede profesör, doçent ve asistansanız, çevrenizdeki bütün açık ve kapalı güçler sizlerle savaşmak için kutsal ittifaklar kurmuşlardır. Namussuzlar, bütün namuslu aydınlardan, işçiden ve köylüden, aydınlık düşüncelerin hesabını sormaya kalkıyorlar!..”
Uğur, Mustafa Kemal Atatürk’ün “biz, hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altına almak için toptan bizi mahvetmek is¬teyen emperyalizme karşı ve bizi yut¬mak isteyen kapitalizme karşı millet¬çe savaşmayı uygun gören bir öğretiyi izleyen insanlarız” sözlerini yazılarında bu nedenle sık sık kullanırdı; bu sözler onun adeta sloganıydı.
“Tam bağımsızlık” derken, elbette dış dünyadan tamamen kopuk, içine kapalı bir Türkiye değildi söylemek istediği. Elbette her ülkeyle gerektiği gibi, gerektiği kadar ilişki kurulacaktı, ama öncelik ve büyük pay bizim olacaktı, hele kendi zenginliklerimiz söz konusu ise ulusal çıkarlar daima ön planda bulundurulacaktı.
Uğur, bu anlayışla emperyalizme karşı idi. Tabi, çok iyi bildiği bir başka şey de, bugün bazı çevrelerin çarpıtarak dayatmak istediklerinin aksine, emperyalizme karşı olmanın kafatasçı bağnaz milliyetçilikle hiçbir ilgisinin olmadığıydı.
Özel sektörü de bu çerçevede değerlendiriyordu. Ona göre özel sektör de, özel sermaye de ulusal olmalıydı; çünkü özel sermaye ulusal olamazsa, ülke de bağımsız olmazdı. Özel sektörün tamamen karşısında değildi ama, emek-sermaye ilişkileri söz konusu olduğunda elbette tamamen emekten yana idi, elbette insanın insanı sömürmesine kesinlikle karşı idi.
Uğur’un her alanda tam bağımsızlık tutkusu, bana, Lozan Konferansı sırasında İngiltere baş temsilcisi Lord Curzon’un, İsmet İnönü’ye söylediklerini anımsatır. Curzon’un sözlerini İsmet Paşa sonraki yıllarda şöyle aktarmıştır:
“Bir defa Lord Curzon ile bir gece toplantısında bulundum. Amerikan murahhası Mr. Chail de vardı. Lord Curzon bana dedi ki:
- Konferansta bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiçbir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiçbir dediğimizi, makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın, kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki; ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var, bir de - Amerikan murahhasını göstererek- bu yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz hepsi cebimdedir. İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.”
İsmet İnönü, Atatürk’ten aldığı talimat ve yetkiye dayanarak, Lord Curzon’a şöyle cevap verir:
“- Şimdi meseleleri halledelim. Para istemek için gelirsem cebinizdeki kartları o zaman gösterirsiniz.”
Ne yazık ki, o gün Curzon’un cebine konan kartlar, aynen Curzon’un dediği gibi, para istendikçe çıkarılıp çıkarılıp Türkiye’nin önüne konmuştur, konmaktadır gerçekten. Çünkü Batı’da intikam duygusu çok yüksektir. Sabırla kartları önümüze koymaya devam etmektedirler.
Bu nedenledir ki, bankalarımızın neredeyse yarısı, limanlarımız, madenlerimiz, ormanlarımız, hatta tarlalarımız yabancıların eline geçmiştir. Son dönemde yabancılara sunma işlemi daha da hızlanmıştır. Bütün bunları gözden kaçırmak için de, İslamiyet’i siyasal çıkar için kullanan iktidarlar Türkiye’nin varlıklarını uluslararası sermayeye sunmakta; Curzon’un Kurtuluş Savaşımızı ve ekonomik bağımsızlık özlemimizi hiçe sayan öngörülerini, emir telakki edip adeta bir memur sadakatiyle yerine getirmektedirler. Bu, AKP iktidarı döneminde doruk noktasına ulaşmıştır. Amerika tarafından biçilen “ılımlı İslam” modeli, Türkiye’yi laiklikten uzaklaştırıp, İslam dininin siyasete alet edilmesinin önünü sınır tanımaksızın açmaktadır. Oysa, din siyasete alet edildiği zaman, dine atfedilen hoşgörü yok olmakta, din bir araç olarak kullanılmakta, Sivas’ta olduğu gibi din adına kendi dindaşlarını yakmaktan bile çekinmeyen kitleler ortaya çıkmaktadır. .
Yine bu nedenledir ki, hükümetin, Meclis’in, basının ve nihayet yargının, - iktidar partisinin de ötesinde- başbakan demek olduğu bir diktatörlüktür artık Türkiye’nin rejimi.
Buna karşılık yolsuzluklar, kamu ihalelerinde yandaş firma, arkadaş firması, imam-hatipten sınıf arkadaşı kayırmalar, başbakan tarafından;
“- Hamdolsun kendi sermaye sınıfımızı örgütleyebildik” diye açıklanabilmektedir.
Kurtuluş Savaşından sabırla intikam alma ve yine sabırla toplumu İslam toplumuna doğru değiştirme ve dönüştürme hedefi nedeniyledir ki, bir yandan İzmirlileri, Egelileri kandırmak için www.korkmahemşerim.com adlı internet siteleri kurulurken, öte yandan Dördüncü Murat’ı hatırlatan içki yasakları getirilmekte, lisede kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimden fazla yaklaşması yasaklanmakta; başbakan, beğenmediği heykellerin yıkılmasını emretmekte; bireylerin nasıl yaşayacağı, nasıl davranacağı siyasi iktidar tarafından belirlenmek istenmektedir.
Bütün bu anlattıklarım, özellikle kişisel çıkarlarıyla özdeşleştirdikleri yabancıların çıkarlarını yurt ve ulus çıkarlarına tercih eden siyasiler, bana Uğur’un 37 yıl önce 1974 yılında Yeni Ortam gazetesinde yayınlanan “QUİSLİNG KİMDİR” başlıklı yazısını anımsattı. Şimdi size bu yazıdan birkaç bölüm okuyacağım:
“Quisling, bir Norveç Başbakanı’nın adıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’le işbirliği yaparak ülkesini bir müstemleke valisi gibi yönetmek isteyen bu iş¬birlikçi politikacı, savaş sonunda idama mahkum olmuştur. Siyasal bilimde, ülkesini yabancılarla iş¬birliği yaparak yöneten siyaset adamlarına Quisling denilmektedir. Quisling, açıkça, ülkesine ve halkına hıyanet eden devlet adamlarının ortak adı¬dır.
(…) Türk tarihine bakarsak, Quislingler’in İkinci Dün¬ya Savaşı’ndan önce de yaşadıklarını görürüz. Ulu¬sal Kurtuluş Savaşı’¬mızda, işgal orduları ile işbir¬liği yapmış olan Sultan Vahdettinler, Damat Feritler, Anzavurlar ve Ali Kemaller de, yakın tarihimizin iha¬net örnekleridir. Bunlar, kendi siyasal çıkarları ile müstevlilerin siyasi emellerini birleştiren ihanet simge¬leridir.
Yoksul ülkeler, uluslararası sermayenin tekeli altındadır. Bu ülkelerde egemen sınıflar, yabancı ser¬maye ve bu sermayenin sahibi güçlü devletlerle işbir¬liği yapmak zorundadırlar. Emperyalizm, bu ekono¬mik ve siyasal ilişkilere verilen addır.
Emperyalizmin savaş öğretileri, yoksul ülke¬lerdeki ulusçu uyanışlar ve reform isteklerini de:
- Dolaylı saldırı... kabul etmekte ve bu akım¬ların önlenmesi için yeni yollar önermektedir. Yok¬sul ülkelerin, ‘tankla, topla, tüfekle’ değil, ekonomik olanaklarla sarılıp kuşatılmasına:
- Yeni emperyalizm... denilmektedir. Bu yeni emperyalizm, ekonomik ve siyasal çıkarlarını savun¬durabilmek için, ülkede siyaset adamlar tutmaktadır. Bunlara da:
- Yeni Quislingler... adı takılmaktadır.
Quisling kimdir? Quislingler kimlerdir?..
Emekçi halk yığınlarının istemlerini bastırabilmek için kanlı faşist diktalar kuranlardır. Ülkesini yabancı güçlerin açık pazarı yapabilmek için yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yabancıların te¬keline sokanlar¬dır. Halkını yabancı sermayenin ipoteği altına almak için anlaşmalar imzalayanlar, yabancılarca hazırlanan ya¬saları olduğu gibi kabul edip, bunları değiştirmek isteyenlere karşı koyanlardır.
Kimdir Quisling? 1945 yılında Norveç’te, kurşuna dizilip ölmüş müdür? Ölmüş ve unutulmuş mu¬dur?
Hayır! Bir savaş anında, ordunun yakıtını kesen yabancı petrol şir¬ketlerini savunmak için dirilmiştir iş¬birlikçi başbakan. Ülkesinde kiralanan yabancı üslerde başka devletlerin bayraklarını dalgalandırmak için diril¬miştir bu hain politikacı. Halkın ulusçu uyanışlarla bilinçlenip haklarına sahip çıkma¬sını önlemek için dirilmiştir Quisling.
Quisling, bugün, bütün yoksul ülkelerde, boy¬nundaki idam hükmünü atıp yerine bir kravat takarak, yine eski görevine başlamıştır. Öyleyse hep birlikte soralım yine:
- Quisling kimdir Türkiye’de? Kim acaba?..”
Evet. Ülkemizin manzarayı umumiyesini anlatmaya devam edelim.
Dünya nüfusunun da, Türkiye nüfusunun da yarısı kadındır. Bu iki cins el ele vermeden insanlığın yaratması, üretmesi, gelişmesi, ilerlemesi mümkün değildir. Kadınların yok sayıldığı bir toplum, yaratma, üretme, gelişme, ilerleme açısından vücudunun yarısı bulunmayan bir insana benzetilebilir. Yani üretmesi, gelişmesi, ilerlemesi imkansız olacaktır.
Oysa ülkemiz, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinden 80 yıl sonra, kadınlarının yüzde onu okuma yazma bilmeyen; yüzde otuzu işgücü dışında evde oturan… Okul denince imam hatipten, hatta Kuran kursundan başka seçeneği olmayan… “Karnından sıpa, sırtından sopa” eksik edilmeyen, töre, namus, kıskançlık cinayetlerinde tavuk gibi boğazlanan, hem ensest tecavüze uğrayıp hem canına kıymaya zorlanan bir ülkedir. Her ne kadar “karnından sıpa, sırtından sopa” deyimi sözlüklerden çıkarılmış ise de, zihinlerden çıkarıldığı şüphelidir.
Belleklerimizde sanıyorum hala tazeliğini korumaktadır. Demirel’in, “imam hatiplerden mezun olanlar neden polis, subay, savcı, hakim, kaymakam olmasın” diyerek imam hatip mezunlarının önünü açan ilk siyasetçi olduğunu unutmamak gerekir. Böylece imam hatip okullarından polis, subay, savcı, hakim, kaymakam yetişmekte; kadınların imamlığı imkansız iken, kız çocuklar bile imam hatip okullarına gönderilmekte, imam hatipler meslek okulu olmaktan bilerek çıkarılmakta, din hizmetleri ise din eğitimi almamış sıradan ortaokul, lise mezunlarına kalmaktadır.
Uğur, bu konuyu Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü dolayısıyla yıllar önce yaptığı bir konuşmada şöyle izah etmişti:
“1928 yılında, anayasadan devletin İslamcı devlet olduğunu belirten maddesi kaldırıldı. 1930’da da okullardan, 1939’da köy okullarından din dersleri kaldırıldı.
Bunlar niçin yapıldı? Laiklik için yapıldı. Çünkü dünyada ya olayları teokratik açıdan göreceksiniz, böyle bir eğitim anlayışı olacak; ya da laik anlayış olacak. Karma ekonomi gibi hem İslamcı hem laik anlayış olmaz. Ya laiklik, ya İslamcılık… Eğitim bu.
Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları laisizmi benimsediler. Köy Enstitüleri olayını bu süreç içinde değerlendirmek gerekir. (…)
Köy enstitüleri üretim içinde eğitim, eğitim içinde üretim ilkesini benimsemişti. Ve köy çocuklarını Atatürk devrimlerinin ve Kemalizm’in toplumsal yapısını kurmakla görevlendirmişlerdi.
Ancak şimdi ne oluyor? Şimdi aynı köy çocukları, kapanan Köy Enstitüleri yerine imam hatip okullarına gidiyorlar. Gidiyorlar da ne oluyor?
1983 rakamlarına göre Diyanet İşleri Başkanlığında 46 bin personel var. Bu 46 bin personelin 23 bini ilkokul mezunudur. Peki o zaman bu ilahiyat fakülteleri ne işe yarıyor? Bu İslam enstitüleri ne işe yarıyor? Bu imam hatip okulları ne işe yarıyor?
Ne işe mi yarıyor? Bunlar imam, hatip olmuyorlar; hukuk fakültelerine gidip yargıç ve savcı oluyorlar. Siyasal Bilgiler Fakültesine gidip kaymakam oluyorlar. Yapılan bir araştırma, kaymakam yetiştiren bölümün öğrencilerinin yüzde 41’inin ilahiyat kökenli olduğunu kanıtlıyor. Hukuk fakültesi okuyup da daha önce imam hatip mezunu olanlara burs veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız yargıç ve savcı oluyorlar.
2000 yılına doğru baktığımızda, vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak. … 21. yüzyıla girerken şunu görüyoruz ki, Türkiye’de bugüne kadar sonuç almış en güçlü örgüt Kuvvayı Milliye örgütüdür; Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır. Kuvvayı Milliye, toplumun en önemli sivil örgütlenme modelidir.
İkincisi 40’lı yıllara rastlayan Köy Enstitüleridir. İkisi de sivil toplumun vazgeçilmez kurumlarıdır. İdeolojide Kuvvayı Milliye, tam bağımsızlık ilkesi… Eğitimde köy enstitüleri… İki hedef bu…”
Günümüze geldiğimizde bu iki hedef ortadan kalkmış, değiştirme ve dönüştürme politikası gereği, Kuvayı Milliye ve bağımsızlık ilkesi, yerini karşılıklı bağımlılık ilkesine, Köy Enstitüleri ise yerini imam hatiplere bırakmıştır. Ama karşılıklı bağımlılık ilkesi de &uu
