Sinop Konuşması: ATATÜRK VE KADIN

19/11/2010

Şükran Güldal Mumcu
İzmir Milletvekili TBMM Başkanvekili
13 Kasım OCAK 2011 Cumartesi Sinop Konuşması
                                              ATATÜRK VE KADIN


Sevgili Sinoplular,

Adalet, hürriyet, eşitlik, bağımsızlık, hep “dişi” kavramlar olarak düşünülmüş ve öyle resmedilmiştir. 
Adalet, bir “tanrı” değil bir “tanrıça”, yani “eril” değil “dişil” olarak resmedilir. Hukukun, adaletin simgesi, gözleri bağlı, elinde her iki kefesi dengede bir terazi bulunan bir kadındır.
New York’taki Amerikan Özgürlük Anıtı, elindeki meş’aleyi dimdik havaya kaldırmış bir kadın heykelidir.
Fransızların 15’inci yüzyılda İngiltere’nin işgaline karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesinin sembol ismi, ulusal kahraman, esir düştüğü İngiltere’de, sivil siyasilerin itirazlarına rağmen, bir Hıristiyan şeriat mahkemesi olan Engizisyon mahkemesince verilen mahkumiyet kararı gereğince yakılarak idam edilen Jeanne d’Arc, bir kadındır.
Gerçi emperyalizmin, sömürünün, savaşın simgesi haline gelen Amerika Birleşik Devletleri’nin son üç dışişleri bakanı Madeline Albright, Condolezza Rice, Hillary Clinton; Filistinlilere karşı en sert İsrail başbakanlarından biri olan Golda Maier, kadındı.
Bir süre önce öldürülen, bizim demokrat, modern, özgürlükçü bildiğimiz, ama siyaseten güçlü bir muhalefet sergileyeceğini hissettiği anda öz kardeşinin ölümüne göz yumduğu, hatta bizzat bu yönde talimat verdiği iddia edilen Pakistan başbakanı Benazir Butto bir kadındı.
Bunlara rağmen, bütün dünyada, karikatürlerde, resimlerde, heykellerde demokrasinin, adaletin, hukukun, eşitliğin, özgürlüğün simgesi hep kadındır. Kadın, esas olarak, bu yüksek insanlık değerlerinin, ideallerinin simgesi olarak kabul edilegelmiştir.
Ama neredeyse insanlık tarihi boyunca bu kadar yüksek değerlerle özdeş görülen kadının hakları da, yine neredeyse insanlık tarihi boyunca hep tartışma konusu olmuştur.
Oysa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ilk maddesi  “tüm insanların özgür, onur ve haklar bakımından eşit” olması, ikinci maddesi de cinsiyet ayırımına karşı önlem alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Tarih boyunca Türk toplumunda kadının konumu da ilginç bir seyir izlemiştir. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesinden önceki dönemde, kadının toplumsal konumu erkeğinkine yakındır. Kadından saygı ile söz edilir. Ailede kız çocuğun dünyaya gelişi mutsuz ve üzüntü verici bir olay sayılmaz, aksine, sevinç kaynağı olarak kabul edilir. Çocuklar üzerinde babanın olduğu kadar annenin de hakları olduğu savunulur.
İslâmiyet’in kabulünün ilk zamanlarında da Türk kadınının öğretmen, hatip, şair ve hatta asker olarak görev yaptığı görülmektedir. Ünlü seyyah İbni Batuta 14. yüzyıldan Anadolu’yu gezip gördükten sonra, kadınların yüzlerini örtmediklerini ve evlenmeden önce eşlerini tanıma hakkına sahip olduklarını anlatmaktadır.
Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinde dahi kadınlar daha özgürdür. Kanuni zamanında çamaşırhane işleten, ticaret yapan  kadınlar hakkında fermanlar vardır. Kadınlar köle ticareti bile yapmış, evden eve mal satmıştır. Ünlü Fransız gezgin Madam Montegü 18.yüzyılda İstanbul’dan yazdığı mektuplarda “Türkleri kılıç gücü ile yenemeyeceğini anlayan Bizans artıkları, onları manevi yönden yenmek için aralarına fanatik dinciliği sokmuşlardır” demektedir.
Arap ve Bizans kültürünün Türk kadını üzerindeki etkisinin olumsuz olduğu açıktır. Osmanlı İmparatorluğunun geç dönemlerinde Kuran ve İslâm felsefesi, kadının durumunu büyük ölçüde geriletecek biçimde yorumlanmıştır. Padişah IV. Mustafa, kadınların asla sokağa çıkamayacakları emrini veriştir.
M.Ö. 3000’den itibaren Anadolu’da yaşamış olan Asurlular, Hititler ve Sümerler gibi çeşitli toplumlarda görülen ve ilke olarak eski Türklerin de benimsediği tekeşliliğin yerini Osmanlılar döneminde Kanuni’den sonra yasal çokeşlilik almış, erkek, ayrıca dilediği zaman tek taraflı bir irade ile eşini boşayabilme hakkına sahip olmuştur. Müslümanlığın katı Sünni Arap yorumunda, kız çocuklarına değer verilmemesi, Müslümanlığı kabullenen Türk toplumunda da etkisini göstermiş, kadın, erkeğe göre pasif bir konuma itilmiştir. Osmanlı Devlet politikası, Türk kadınını peçe altına, kafes arkasına mahkum etmiş, kadın, eğitimden de yoksun bırakılmıştır. Ailede erkeğin hukuksal ve sosyal üstünlüğü kadını iyice güçsüzleştirmiştir. Kız çocukların, erkek çocuklara göre, mirastan yarım pay alması hükmü getirilmiştir. Mahkemede kadın şahidin ifadesi, erkek şahidin ifadesinden değersiz kabul edilmiştir. Ücretli çalışma hayatı Kadınlara kapalı tutulmuştur.
Türk kadınının durumu Tanzimat’la bir nebze hareketlenmiştir. Bu kıpırdanmalar bazı aydınlardan gelmiştir. Özellikle, edebi eserlerdeki kadın tiplerinde Osmanlı toplumunun kadın anlayışına bir başkaldırı vardır. Halide Edib’in, yaşamı boyunca kadınların haklarının savunulması için verdiği çaba ve bu çabayı haklı gören erkek aydınların katkıları ile kadınların eğitimi konusunda önemli adımlar atılmıştır.
Teokratik Osmanlı toplumunun kadınsız kamusal toplum yapısından, kadınlı toplum yapısına geçiş, Atatürk ilke ve devrimleri sayesinde mümkün olmuştur.
Bir Osmanlı erkeği, hele ömrünün neredeyse yarısı savaşlarda geçmiş bir asker olarak Atatürk, kuşkusuz feminist değildir. Ama Atatürk, bazı çevrelerin ileri sürdüğü üzere, Türk kadınının konumu ile ilgili reformları, Latife Hanımın uyarı, öneri ve hatırlamalarıyla akıl etmiş de değildir. 
Atatürk, kadın hakları üzerine düşünüp notlar almaya, Bitlis-Muş cephesinde Ruslara karşı savaşırken, çadırında başlamıştır. Tuttuğu günlüğün 22 Kasım 1916 Çarşamba gününe ait bölümünde şunları yazılıdır: “Erkan-ı harp reisiyle tesettürün kaldırılması ve toplum hayatımızın ıslahı hakkında…1) Muktedir ve hayata vakıf ana yetiştirmek, 2) kadınlara özgürlüğünü vermek…”
Mustafa Kemal kadın cinsinin değerini anlamak için uyarıya, hatırlatmaya ihtiyaç duymadığı gibi, sadece bir erkek olarak da hareket etmemiştir.  O, kadın konusuna esas olarak bir önder, bir devrimci olarak bakmıştır. 
Atatürk, 21 Mart 1923’te Konya’da kadınlarımızın Kurtuluş Savaşımızdaki büyük emekleri için duyduğu minneti şu sözlerle ifade etmektedir: “Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, ürünleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlara ilave olarak sırtında veya kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar; hep o ulvi, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur.”
Atatürk`ün kadın haklarına bakışı, ne sadece bir kadın erkek eşitliğinden ne de bu minnetten ibarettir. Atatürk kadın haklarına, toplumun bir yarısının sorunu gibi değil, toplumun tümünü kapsayan bir sorun olarak, bir bütünlük içinde, toplumsal bir bilinçle, tarih bilinci ile bakmıştır. Atatürk için kadın sorunu, elbette bir uygarlık, bir çağdaşlık, bir demokrasi sorunudur. Ama Atatürk ayrıca, kadınları geri bırakılmış bir toplumun, kanatlarından biri değil, kanatlarının ikisi de kırık bir toplum olacağını düşünmektedir.
1923 Martındaki “Kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar” sözleri, Atatürk’ün, kadınlara sadece kendi çocuklarının değil bütün bir milletin anası olarak baktığını göstermektedir. Aydınlanmış, çağdaş, uygar kadınları olan bir toplumun erkeklerinin de aydın, çağdaş ve uygar olacağını düşünmüştür.
Bunun için elbette önce eşitsizlikler kaldırılacaktır. Atatürk’ün bu yöndeki düşünceleri ve sözleri şöyledir: “… bir toplum, aynı gayeye bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse ilerlemesi teknik ve bilimsel olarak olanaksızdır. Mümkün müdür ki bir camianın yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin!.. ... bizi analarımızın adam etmesi lazım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bu, bugünkü seviyemize, bugünkü gereklere ve temel ihtiyaçlara yetmez. Başka zihniyette, başka olgunlukta adamlara muhtacız. Bunları yetiştirecek olan, bundan sonraki validelerdir.”

“Bundan sonraki valideler...”
Yani Cumhuriyetin anaları…
Atatürk kadın sorununu, bir hak ve görev bütünlüğü içine oturtmaktadır: “Başka zihniyette, başka olgunlukta” yeni insanları, Cumhuriyetin insanını yetiştirmek, Türk kadınının görevidir.
Bu nasıl yapılacak? Kadını eve kapatarak mı?!..
“Hayır!!..” demektedir Atatürk; “Kadın ev işleri çerçevesi içine kapatılamaz. Siyasal ve toplumsal bütün haklara ve olanaklara sahip olacak, meslek sahibi olacak. Bunlar da kadınların haklarıdır…”
Ama bu haklar, sadece insan hakları oldukları için değil; Cumhuriyetin yeni insanının yetiştirilmesi, anaların bu haklara sahip olmalarına bağlı olduğu için de gerekli ve zorunludur. Yani Cumhuriyetin kadın hakları anlayışı, sadece genel bir insan hakları anlayışı değildir.
 Türk kadınına Türk ordusu saflarında resmen ve üniformalı olarak yer veren ilk general olarak Atatürk, “Kadın meselesinde cesur olalım. Kuruntuyu bırakalım, açılsınlar, zihinlerini ciddi ilimler ve fenlerle süsleyelim” derken, kadının hem kişiliğini kazanmasını, hem topluma katkısını, hem de eğitilmesini istemektedir.
 Atatürk, düşünmeyen ve konuşmayan değil, aslında düşünen ve konuşan, ama ev görevleri içine hapsedilmiş kadınları topluma kazandırmak istemiştir.
Ancak o günün kadını, o günlerin koşulları gereği bu bakışa karşılık verecek toplumsal güçte değildir. Atatürk de, bir önder, bir devrimci olarak, olmayan bu gücü yaratır!
Atatürk kadın hakları konusunda yeniliklere el attığı zaman, karşısında tam ve koyu bir taassubun bulunduğunu ve kadına verilecek haklar için en sert tepkileri gösterecek bir kitlenin var olduğunu bilmektedir. 1920’nin 23 Nisan’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi Kurulmuştur. Artık yeni bir çağ başlamaktadır. Fakat Meclisin büyük kısmı, sarıklı sarıksız Osmanlı kafası taşımaktadır. Bunları Atatürk’ün düşündüklerine yöneltmek, çelikten bir kafesi kırmak gibi bir şeydir.
1921 yılının başında, TBMM hükümetinin o günkü Milli Eğitim Bakanı, 400 medrese açtırmakta ve ‘İslam Dinine uymuyor’ diye okullarda resim dersini kaldırtmaktadır. Halbuki o tarihe Anadolu’da yedi bin medrese vardır. 
Kadınların doktora görünmesi bile mecliste tartışmalara yol açmıştır. Modernliğin kadının ahlakını bozacağı ileri sürülmektedir. 1925’te Mecliste bile kadının yüzünün tamamen kapanması ve evde oturması önerilmektedir.
Tanzimat döneminde yapılan, fakat o günün mevcut aile yapısını, vurgulamaktan ileri gitmeyen Aile Yasası’nın yerine Cumhuriyetten sonra da bir grup milletvekili bir aile yasası teklifi hazırlar. Ama 1924 yılında yapılan bu taslak da -Aile reisi erkektir. Akıl ve din yönünden noksan ve güçsüz olan kadının karakterine bu uygundur. Kadın okula gidemez. Akıl yönünden noksan oldukları için öğrendikleri bir işe yaramaz. Kadın çalışırsa hem kendi, hem de etrafındakilerin ahlakı bozulur. Kadının erkek işleri yapması toplum için hastalıktır. Erkeklerin çok eşli olması, hem kadın, hem erkek için iyidir- gibi eski gelenekleri olduğu gibi tekrarlamaktadır.
Bütün bunlara rağmen, önce şeriat kanunlarından kurtulmak için yüzyıllar boyunca bir çok deneyimden geçmiş İsviçre’den Yurttaşlık Yasası alınır. Ama çoğunluğu, kadınları toplum yaşamına sokmak istemeyen erkeklerden oluşan bu ilk Cumhuriyet Meclisinde yasayı kabul ettirmek hiç de kolay olmamıştır. 1909 yılına kadar bir milletvekilini 50.000 erkek seçiyordu. Fakat o tarihte erkekler savaşlarda öldüğü için erkek sayısı azalmıştır. Bu yüzden sayı 20.000 kişiye indirilmiş, ama kadınların da seçmen olması akıllara gelmemiştir. 1923’te kadınların da nüfus sayımlarında sayılması önerilince, Mecliste sözcüğün tam anlamıyla kıyamet kopar. Şeriata göre kadınların seçme hakkı olamaz, denmektedir. Aynı konu 1924’de tekrar Meclise gelir ve yine alkışlarla reddedilir. O zamanın İstanbul valisi bile kadınların görevinin evde oturup çocuk doğurmak olduğunu söylemektedir. Yurttaşlık Yasası 1926 yılında bütün bunlara rağmen kabul edilmiştir.
Atatürk’ün, kadınların toplumsal konumlarının hızla iyileştirilmesinde çok önemli bir işlevi olan Harf Devrimine ancak üç yılda ikna edebildiği insan, başka devrimlerde Atatürk’le birlikte hareket etmekte, daha Kıyafet Devrimi’nin yapılmadığı günlerde Lozan’a giderken eşini başı açık olarak yanında götürmekte hiç tereddüt etmemiş, yakın silah arkadaşı, Cumhuriyet’in ilk Başbakanı İsmet İnönü’dür.
Daha da ilginç, belki de hazin olan ise, Atatürk’ün gerek Türk kadınına gerekse bütün dünyaya modern Türk kadının simgesi olarak göstermek üzere evlendiği, Avrupa’da okumuş, birkaç yabancı dil bilen Latife hanımın seçkinci görüşüdür.
 The Saturday Evening Post dergisinin yazarı F. Marcosson, 1923 yazısında Atatürk’le görüşmek üzere geldiği Ankara’da Latife Hanım’la da konuşmuş, kadın sorunları üzerinde de durmuşlar ve yazar özellikle bu konuda sorular sormuştur. Devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün, aralarında dünya görüşü ayrılıkları da bulunduğu anlaşılan eşi Latife Hanım’ın bu sorulara cevabı şudur:
“- Cahil köylülerin sırtına oy hakkını yüklemek saçma olur. Uzun vadede, kadınlar için, kadınlarca yönetilen ayrı okullarımız olmalı. Bunun yavaş bir süreç olması da kaçınılmaz.”

Cumhuriyet’in bütün siyasi, iktisadi, askeri kurumlarını olduğu gibi, toplumsal kurumlarını, yapısını da oluşturacak olan büyük önder, büyük devrimci, bu işe işte bu koşullar altında ve kıyafetinden, okuma-yazmasından, medeni ve siyasal haklarına kadar “kadın”dan başlamıştır.
Atatürk’ün 1923 yılında söylediği şu sözler, O’nun Türk kadını hakkındaki kanısının ne derece gerçekçi olduğunu ortaya koyar:
“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının yegâne sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizliktir.... Yaşamak demek faaliyet demektir. … bir toplumun bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse o toplum felçlidir”.
Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün ilk işlerinden biri Medeni Kanun’dur. Lozan’da, Patrikhane’nin Türkiye’den çıkması talebimize, İtilaf Devletleri temsilcileri gayri Müslim azınlığın en başta evlilik olmak üzere pek çok resmi işleminin Kilise tarafından yapıldığı gerekçesiyle itiraz etmiş, İsmet Paşa bu itiraza, bir Medeni Kanun hazırlığı içinde olduğumuzu, bu kanunla ayırım gözetmeksizin Müslüman, Hıristiyan, Musevi bütün yurttaşların medeni işlerinin laik devletin kurum ve organlarınca yerine getirileceği cevabını vermiştir. 
Atatürk, hukuk alanında da Türk kadını için yeni düzenlemeler getirmiştir. 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu ile daha önce yürürlükte olan İslâm Medeni Kanunu (Mecelle) Hükümleri ortadan kaldırılmış, Türk kadınına şu haklar sağlanmıştır:
— Erkeklerin çok kadınla evliliği yasaklanmıştır.
— Tek eşlilik hükmü getirilmiştir.
— Boşanma konusunda karar yetkisi mahkemelere verilmiş, boşanmada kadın, erkekle eşit haklara sahip olmuştur.
— Evlilik işlemlerinin resmi kayıtlar dahilinde, evlendirme memurlarınca yapılması öngörülmüştür.
— Daha önce kendi adına dahi hukuki işlem yapamaz kabul edildiği için, bir başkası adına veli veya vasi olarak hiç hukuki işlem yapamayan Kadının vasiliği ve veliliği yasal güvencelere alınmıştır. Kadın mirasta eşit haklara kavuşmuştur.
— Kadınlara, erkeklerle aynı işlerde çalışma ve eşit ücret alma hakkı tanınmıştır.
Atatürk reformlarının en önemlisini, eğitim konusundaki yenilikler oluşturur. Atatürk, “…Zaman ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe; hayatın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat yetiştirmenin güçleşeceğini biliyoruz. Anaların bugün evlatlarına vereceği terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri taşıyan evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili OLMAYA mecburdurlar” diyerek, okuma yazma bilmeyen kadın oranının % 90.19 olduğu 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimi merkezileştirmiş, böylece, kızlarımıza ilkokul ile birlikte, ortaokul, lise ve hatta yüksek öğrenime katılabilme fırsatını sağlamıştır.
Bir konuşmasında, “..siyasi ve sosyal hakların kadın tarafından kullanılmasının, beşeriyetin saadeti ve prestiji açısından gerekli olduğuna eminim” diyen Atatürk, 1930 yılında yerel yönetimlere, 1934 yılında yasama organlarına, kadınların da seçmesini ve seçilmesini sağlamıştır.
Türk kadınının çağdaş seviyeye erişmesinde katkısı olan başka devrimler de vardır. Bunların en başında Atatürk’ün Laiklik Devrimi yer alır. Laiklik ve Türk Medeni Kanunu sayesinde şeriat kanunlarından kurtarılan Türk kadınına, çağdaş bir görünüm ve çok önemli haklar kazandırılmıştır. Diğer bir devrim, Harf Devrimidir. Bu devrim okuma yazma öğrenmeyi kolaylaştırarak, bütün toplumun, ama en çok da o sırada % 90’ı okuma yazma bilmeyen kadınların işine yaramıştır.
Türk toplumu, tarih boyunca, babaerkil aile yapısını benimseyememiştir. İşte Atatürk, milletin geçmişinde ve özünde var olan, fakat özlem halinde kalmış bir hakkı, bir duyguyu devlet varlığına yansıtan devrimci olmuştur. “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” diyerek, yaptıklarının gerekçesini az, öz ve çok güzel bir şekilde ifade etmiştir.
31 Temmuz 1932’de Türkiye güzeli Keriman Halis’in, Belçika’da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk Türk kadınına şöyle seslenir:
“… Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: …  asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınız … gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır.”

Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk’ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir. Örneğin, İtalya’da kadınlar ancak 1948 yılında seçimlere girebilmişler, Japon kadınları ise seçim haklarını ancak 1950 yılında alabilmiştir. Medeni Kanun’larını aldığımız İsviçre’de ise, kadınlar haklarını 1971 yılına kadar alamamıştır. Çağdaşlaşmada örnek aldığımız İsveç ve Danimarka gibi ülkelerde de durum farklı değilken, Türk kadınına 1935 yılında seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bu kanunun kabulünden sonra Atatürk Türk ulusuna ve dünyaya şöyle seslenir:
“Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni konumunu hakkıyla elde etmiş, iş hayatının her safhasında başarılar göstermiştir. Siyasi hayatta, belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu salahiyet ve liyakatle kullanacaktır.”
Atatürk hayatta iken yapılan son seçim olan, 1935 yılı seçimlerinde ilk kez seçilme hakkını da kullanan Türk kadını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne on sekiz kadın milletvekili ile girmiştir. Bu on sekiz Türk kadının yüce meclisin çalışmalarına ne ölçüde katkıda bulundukları ve kararlarında ne denli etkili oldukları meclis tutanaklarında görülebilir. Ayrıca kişisel tutumları da övünç nedeni ve geleceğe olan inançları kuvvetlendirici niteliktedir. Atatürk, “BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, “İnsan Hakları Sözleşmesi” gibi düzenlemeler daha insanlık tarihinin ufkunda bile görünmemişken Türk Kadınına haklarını vererek, sadece çağı ve o anda değişeni değil, aynı zamanda gelecek zamanı da ulusuna göstermiştir. Bağımsızlık mücadelesi yapan ülkeler nasıl Atatürk’ü örnek bir lider saymışlarsa, kadın hakları uğruna uğraş ve savaş verenler de, onu bir devrimci olarak aynı şekilde örnek almışlardır. Çünkü bütün insanlık tarihi boyunca, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir lider kadın hakları konusunda Atatürk kadar önsezili ve öngörülü olmamış, onun kadar mücadele vermemiştir.
Atatürk, hele o günün koşullarında en hassas konular arasında bulunan, hatta belki birincisi olan kadının örtünmesi konusunda da düşüncelerini yine o şartlarda olabilecek en fazla açıklıkla ifade etmiştir.
31 Ocak 1923 tarihinde İzmir Eski Gümrük binasında halk ile yaptığı konuşmada şunları söylemektedir: “Kasaba ve şehirlerde yabancıların dikkati en çok örtünme şekli üzerinde toplanıyor. Buna bakanlar kadınlarımızın hiçbir şey görmediklerini sanıyor. Bununla beraber din gereği olan örtünme, kısaca belirtmek gerekirse, denebilir ki; kadınların sıkıntı çekmesine yol açmayacak ve adaba aykırı olmayacak şekilde basit olmalıdır. Örtünme sekli kadını hayatından, varlığından tecrit edecek bir şekilde olmamalıdır.”
Atatürk, 1 Eylül 1925’te İkdam Gazetesi’nde yayınlanan bir açıklamasında şunları söylemektedir:
“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştemal veya buna benzer bir şeylerle yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası nedir? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır.”
“Gezilerim sırasında köylerde değil özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok sıkı ve özenle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu durumun kendileri için mutlaka işkence ve ıstırap nedeni olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar! Bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Çok namuslu ve dikkatli olduğumuzun gereğidir. Fakat saygıdeğer arkadaşlar, kadınlarımız da bizim kadar anlayışlı ve düşünceli insanlardır. Onlara ahlakla ilgili kutsal kavramları aşılamak, millî ahlakımızı anlatmak ve onların beynini ışıkla, temizlikle donatmak esası üzerinde bulunduktan sonra fazla bencilliğe gerek kalmaz. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler. Ve gözleriyle dünyayı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en azından kurbanlık koyun olmak…tan kurtaramaz..” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II. Cilt, s. 211.)
Bütün bu düşünceleri, birer temel ilke olarak 1923’ten itibaren ortaya koyan Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği Cumhuriyet’in yaptığı düzenlemelerin hemen tamamı, önünde sonunda kadının toplum içindeki konumunun değişmesi, iyileşmesi, yükselmesi yönünde özel bir öneme sahiptir.
Cumhuriyet’in ilanı, Halifeliğin kaldırılması, Harf Devrimi, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Kıyafet Devrimi, Tevhid’i Tedrisat Kanunu, Medeni Kanun, kız çocukların eğitim ve öğreniminin teşviki, karma eğitim, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, Laiklik…
Bunlar, doğrudan olmasa da dolaylı olarak kadının konumunun yükselmesine çok önemli katkılar sağlamış adımlardır. Doğrudan kadınlara yönelik düzenlemeleri de ana başlıklarla şöyle sıralayabiliriz:
• 1921: O zamanki adı Darülfünun olan İstanbul Üniversitesi’nde karma öğretime geçilmiştir.
• 1930: Kadın ve çocukların korunmasına ilişkin ilk düzenleme Umumi Hıfzısıhha Kanunu ile yapılmıştır.
• 1930: Doğum izni düzenlenmiştir.
• 10 Haziran 1933: Kız çocuklarına mesleki eğitim vermek amacıyla Kız Teknik Öğretim Müdürlüğü kurulmuştur.
• 8 Haziran 1936: İş Kanunu yürürlüğe girmiş, kadınların çalışma hayatına düzenleme getirilmiştir.
• 1937: Kadınların yeraltında ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması 1935 tarihli 45 sayılı ILO sözleşmesi ile yasaklanmıştır.
Bunların hepsini, geniş anlamda Cumhuriyet olarak, hatta çok daha yerinde olacağını tahmin ettiğim bir yorumla “ATATÜRK” olarak özetlemek mümkündür.
Elbette bunların arkasından yasa, hukuk konusu olmayan, ama bunların sağladığı rahatlığın bir yansıması sayılabilecek günlük yaşam pratikleri de gündeme gelmiştir.
Kız öğrenciler 19 Mayıs törenlerinde kısa şort veya eteklerle gösteriler yapmaktadır; kadın artık sokağa çıkmıştır; lokantaya gitmiştir; sinemaya, tiyatroya gitmiştir; evin dışında erkekle yan yanadır; çalışmaya başlamıştır; öğretmendir, mühendistir, doktordur, yazardır, profesördür, sanatçıdır…
Ve artık başı açıktır.  Eteklidir, pantolonludur…
O günlere dair fotoğrafları hatırlayınız. Zarif bir kadınla dans eden, vals yapan Atatürk… Çevresinde bir sürü kadınla aynı masada yemek yiyip, içki içen Atatürk.  Çok çeşitli mekanlarda kadınlar tarafından kuşatılmış Atatürk.  Hepsinin başı açık…
Atatürk’ün olmadığı ortamlarda da bu böyle. Atatürk’ün yanındaki tek tek kadınlar da böyle. Afet İnan, Sabiha Gökçen… Ankara ve diğer büyük kentler dışında da böyle.

Özetle dünden bugüne bakarsak, 1924’te % 90 olan okuma yazma bilmeyen kadın oranı, bugün % 10-15 civarındadır. Okuma-yazma oranı Türkiye’nin doğusu ile batısı arasında farklılıklar gösterir. Ülkemizin doğusundaki kırsal yörelerde bu oran daha yüksektir. Bu bölgelerde kız çocuklarını ilkokula dahi göndermeyen ailelerin bulunduğu söylenmektedir.
İlk okulu bitirenlerin yarıya yakınını kızlarımız oluşturmakta, bu oran ortaokuldan yüksek öğrenime  kadar % 30’lar düzeyinde sabitleşmektedir.
Parlamentoda bugüne kadar seksen dolayında kadın görev yapmıştır. Bu rakam kadın oranına göre çok yetersizdir. Kadınların milletvekili adayı gösterildiği ilk parlamento seçimleri olan 1937 de Meclis’e giren 18 kadın üye, o günün Meclisinin % 4.5’idir. 73 yıl sonra bugünkü mecliste ise sadece 49’u, yani ancak % 8.9’u kadındır.
Kadın haklarının kullanılmasında, kentlerde ve kırsal bölgelerdeki kadınlarımız arasında farklılıklar vardır. Kent kadını, nispeten ekonomik bağımsızlığını kazanmış durumdadır. Kırsal bölge kadını ise, bu bağımsızlıktan yoksundur. 100 kadından 73’ü ücretsiz tarım ve ev işçisi olarak yaşamakta, bu durum kadını erkeğe bağımlı kılmaktadır. Günümüzde çalışabilen kadınlar, toplam kadın nüfusun ancak yüzde 27’si kadardır.
Yapılan sosyolojik araştırmalarda Türk kadınının, toplumda kendi rolü üzerindeki düşünceleri ilginçtir. Kendisini erkeklerle eşit düzeyde gören kadın sayısı, görmeyenlere eşittir. Erkeklerle kendilerini eşit gören kadınlar, bu düşüncelerini aile dışında eğitim, çalışma hayatı gibi etkenlerle kazanmışlardır. Eşitlikçi olan kadınlar çoğunlukla genç ve evli olmayan kadınlardır. Geniş aile yapısında olanlar geleneksel kadın rolünü, çekirdek aile yapısında olanlar ise eşitlikçiliği savunmaktadır.
Yine gelir düzeyi normal ve normalin üzerinde olan, ekonomik bağımsızlığına sahip kadınlar kendisini erkeklerle eşit kabul etmektedir.
Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur ki, bugün fırsat eşitliği tanındığında Türk kadını üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktur. Günümüz Türk kadını ileriyi görmektedir. Kendi ayakları üzerinde yürüme çabası içerisindedir. Kadınlarımız ekonomik yönden, tüketici rolünden yavaş ta olsa sıyrılma çabasındır. Türkiye’nin doğusundan batısına her yerde kadınımızın iş hayatında, bilim alanında, sanatın her dalında, edebiyatta, basında hiç de küçümsenecek başarıları artık çok doğal sayılmaktadır.
Amerika’da bile daha üç  beş yıl önce, aday olduğunda Hillary Clinton’un bir kadın olarak ABD Başkanı olup olamayacağı tartışılırken, Türkiye ilk kadın başbakanını seçme sınavını geçeli neredeyse yirmi yıl olmuştur.
Bugün, Türk kadını, hukuken her türlü siyasal ve sosyal hakka sahiptir. Bu haklar yasal güvence altına alınmıştır.
Bugün Türk kadınının üzerinde durması gereken asıl sorun, toplum yapısındaki kadın ve erkek imajıdır. Dr. Erdal Atabek’in bir kitabına kapak yaptığı “Kışkırtılmış Erkeklik-Bastırılmış Kadınlık” sözleri, Türk insanının sosyo-psikolojik yapısını çok açık bir şekilde sergilemektedir. Türk toplumunun kültür yapısında bu olgunun yüz yıllarca hüküm sürdüğünü ve hala sürmekte olduğunu belirten Atabek, ortaya iki önemli soru atmaktadır:
“... sırası geldiğinde kadınlarımıza bütün yolların açık olduğunu söylemek neyi açıklar ki? Ellerine ayaklarına, duygularına, düşüncelerine görünmez zincirler vurulmuş insanın önünde açık bir yol bulunması neye yarar?”
Dr. Atabek, “kuşkusuz aynı sorunlar erkekler için de var ama, kadınların sadece kadın olmasından kaynaklanan ek sorunları da var” demektedir.

Ancak…
Bütün bu mücadelelerden, kazanılan başarılardan ve bugün ulaşılan noktadan sonra, “kadın” denince hala bir bütün olarak Cumhuriyet’in, özelde laikliğin çeşitli kılıklara, bu arada türbana bürünmüş bir karşı devrim atağı karşısında olduğunu görüyoruz.
Örtü sadece kafanın dışını değil, içini de, düşünceleri, daha açığı özgür düşünceyi de kapatmakta, adeta tutsak etmektedir. İnsanlık özgür düşünce için uzun mücadeleler vermiş, büyük acılar ve sıkıntılar yaşamış ve Batı’da Rönesans’la başarıya ulaşmıştır. Rönesans’ın Batı’da yaptığını, Türkiye’de de Cumhuriyet devrimleri ve Atatürk gerçekleştirmiştir.
Bir başka ifadeyle yüzlerce yıllık geçmişi olan bir insanlık deneyimidir. Bugün, 21’inci yüzyılın başında kadınların kafalarının dışını ve içini örtmeye uğraşmak, onca mücadele hiç verilmemişçesine, Rönesans öncesine, Ortaçağ karanlığına yeniden dönmekle eş anlamlıdır. Ortaçağın din baskısını, beş yüz yıl sonra hortlatıp meşrulaştırma çabasıdır.
Oysa nehirleri tersine akıtmak olanaksızdır.
Kadınların başlarının dışıyla birlikte içinin, yani özgür düşüncenin yeniden bohçalara sarılması, bir özgürlük sorunu hiç olmadığı gibi bir inanç sorunu da değildir. Çünkü inanç, hele dinsel inanç, Tanrı anlayışı, kutsallık anlayışı, bir metrekarelik bir çaput parçasına indirgenmesi olanaksız dev bir düşünce sistemidir. Dinsel inancı bu bir metrekarelik bez parçasına indirgemek, dine, din inancına saygı değil, tam tersine çok yüceltilir gibi görünen din inancını küçümsemektir, ona saygısızlıktır.
Dinsel inancı bir çaput parçasına indirgeyerek yapılan saygısızlığın pratikteki anlamı ise, apaçık dinin siyasete alet edilmesidir. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Bardakoğlu’nun, son açıklamasında, başında bulunduğu kurumun bir fetva kurumu olmadığını, siyaset kurumunun, yapacağı işler açısından Diyanet’in görüşünü almak istemesinin laikliğe aykırılık ve önemli bir yanlış olduğu söylerken vurgulamak istediği de kanaatimizce budur.
Türbanın bir özgürlük olmadığı, ayrıca dinsel inancın da bir bez parçasından ibaret olmadığı kabul edildiğinde, “başı açık kadınların kapalıların hakkını veya özgürlüğünü savunmaları” gerektiği yolundaki “siyasi fetva”yı onaylamanın imkansızlığı da görülecektir. Çünkü bu bir özgürlük değil, tam tersine bir baskı, hatta şiddet aracıdır. Öyleyse kadın başının örtülmesini, hem de başı açık kadın olarak savunmak, hem bir tutarsızlıktır hem de açıkça baskının savunulmasıdır.
Benim kanaatime göre ise, türbanın özgürlük olduğu iddiası, eski Refah Partisi milletvekili Hasan Mezarcı’nın yine özgürlük olduğunu iddia ederek ve “takmak zorunda değilim” diyerek Meclis genel kuruluna beline doladığı kravatıyla gelmesinden daha anlamlı, daha mantıklı değildir. Mezarcı’nın son durumunu, yani İsa Peygamber olduğu iddiasıyla geldiği son durumu ise hepimiz biliyoruz.
Ayrıca, zaten “üç çocuk” baskısına paralel yürütülen baş örtmenin savunulması talebini, yakın gelecekte örneğin dört kadınla evlenme serbestisi talebinin izlemeyeceğini kimse garanti edemez. 
Üniversitelerde türban serbestliği konusundaki tartışmalarda ise konuya tersinden yaklaşılması gerektiği kanısındayım. Yani aşağıda imim hatip liselerine kız öğrenci alınırken, bu öğrencilerin başlarını örtmesi bir zorunluluk iken üniversite boyutu tartışılmamalıdır.
Öyleyse, üniversite öncesi yaşlarda kız çocuğunun reşit olmadığı, kendi adına kendi başına karar veremeyeceği, bunun ancak 18 yaşından sonra, üniversite çağında mümkün olabileceği, yani ancak bu yaştaki insanın özgür tercih yapabileceği, daha öncesindeki tercihlerinin ise özgür olmayacağı dikkate alınmalıdır. Bu noktadan hareketle de, kadınlar imamlık da yapmadığına göre her şeyden önce kız çocukların imam hatiplere gönderilmemesi gerekir. 18 yaşına kadar hiçbir kız çocuğunun başını örtmemesi sağlanmalıdır. O noktadan sonra kendi özgür iradesiyle başını örtmeye karar veren varsa, üniversitede türban özgürlüğü de ancak bu noktada ele alınabilir.

Kısaca, artık bir Atatürk’ümüz yoktur; tersine bol miktarda Atatürk karşıtı vardır. Ama kadınlar olarak biz de, artık 1924’lerin kadınları değiliz. Atatürk’ümüz yoksa, yani “iş başa düşüyorsa, “biz” varız.
Çünkü, Kurtuluş Savaşı’nın sonucu Cumhuriyet Türkiye’sidir. Cumhuriyet Türkiye’sinin özü, özgür, bağımsız, modern Türk toplumudur.  Özgür, bağımsız, modern Türk toplumunun temeli ve sonucu ise, gerçekten özgür, kimlikli, kişilikli Türk kadınıdır.
Cumhuriyet devrimi, tam bağımsızlık, özgürlük, adalet, eşitlik, sömürülmeme, anti emperyalizm, laiklik takılarıyla süslü, başı ve alnı açık çağdaş Nene Hatunların, Satı Kadınların, Türk kadınının devrimidir.
Cumhuriyet’in tehlikeye düşmesinden ne zaman korkulur?
Cumhuriyet kadını, cumhuriyetten ve devrimden uzaklaşmış, kopmuşsa…
Hayır!..
Cumhuriyet “kadın devrimi” ise; tehlikeye düştüğünde, saldırıya uğradığında onu koruyacak olan, kurtardığı, özgürleştirdiği kadınlardır.
Hepinizi bu inançla, bu güvenle ve saygıyla, sevgiyle, teşekkürlerimle selamlıyorum.
 

Konuşmalar listesine geri dön